Türkiye’nin Orta Doğu Politikasının Genel Çizgisi Ve Bu Politikada Etkili Olan Faktörler

Türkiye’nin Orta Doğu Politikasının Genel Çizgisi Ve Bu Politikada Etkili Olan Faktörler

Orta Doğu; en batıda Fas’a kadar uzanan Kuzey Afrika toprakları ile güneyde Yemen’i ve doğuda Irak’ı içine alan Arap yarım adasında (1)  1517’de Suriye ve Mısır seferleri ile başlayan Osmanlı egemenliği 1918’e kadar yaklaşık 400 yıl devam etmiştir. Dünya tarihinin en eski yerleşim merkezi, üç semavi din açısından önemi, 19. Yüzyıl ile birlikte fosil enerji kaynaklarının bulunması ile birlikte büyük devletlerin iştahını kabartmıştır. Yahudi toplumunun ana yurtlarından sürgün edilmeleri, içlerinde hep yaşattıkları Kutsal topraklara dönme arzusu ile büyük devletlerin çıkarları birleşince tarihi emellerine ulaşma çabası içine girmişler ve sonunda bunu başarmışlardır. Bu emele kısaca Siyonist faaliyet (2)  ya da Siyonist ülkü diyebiliriz. Siyonist düşünce ile birlikte ortaya çıkan durumun Orta Doğuda mevcut bulunan güç dengesine etkileri, Türkiye’nin Orta Doğuya yönelik politikalarını etkilemiştir.

Orta Doğu’daki sorunları ve Türkiye’nin bölgeye yönelik politikasını anlamak için özellikle İngiltere ve Fransa’nın I. Dünya Savaşı esnasında Türkleri bölgeden çıkarmaya yönelik politikaları ile bağımsız olacaklarını sanan bazı Arap uluslarının bu devletlerle işbirliğine dönük politikalarını yeterince anlamak gerekir. Türkiye’de genel olarak I. Dünya Savaşı esnasında Arapların ihanetinden söz edilirken, Türkiye’deki kamuoyunun bir kısmı Orta Doğu’yu Türkiye’nin vazgeçmemesi gereken bir bölge olarak görmekte, bazıları ise bölgenin karmaşık yapısından hareket ederek sorunlardan uzak durulmasını önermektedir. Aynı farklı değerlendirmeler Arap kamuoyunda da söz konusudur. Arapların bir kısmı Türkiye’yi emperyalist politikalar izleyen bir imparatorluğun mirasçısı olarak görürken, bir kısmı ise Osmanlı’nın devamı olarak düşündükleri Türklere büyük bir saygı duymaktadır.

Türkiye’nin ekonomik ihtiyaçlarının, siyasal tercihinin, tarihi mirasının ve etnik bağlarının ülkenin Orta Doğu’ya yönelik genel dış politikasındaki ağırlıklı rolleri, Türkiye’nin bölgesel dış politikasının ve dolayısıyla güvenlik politikasının belirlenmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Ayrıca Irak’ın geleceğinin belirsizliği, Körfez’deki istikrarsızlık, Arap-İsrail çatışmasının şiddetlenerek devam etmesi gibi bölgenin devam eden sorunları Türkiye’ye bölgesel bir rol oynama fırsatı vermektedir.

Türkiye stratejik bir tercihte bulunmuş ve Orta Doğu’daki rolü de buna bağlı olarak büyük ölçüde değişmiştir. Cumhuriyet tarihinden beri Türkiye Orta Doğu Politikalarında oldukça mesafeli bir politika izlemiştir. Fakat özellikle stratejik derinlik tezi ile ortaya çıkan Ahmet Davutoğlu’nun Orta Doğuda yaptığı büyük değişim ile ve yeni vizyonla beraber Orta Doğuda artık kesin olarak türbinlerden seyreden bir oyuncu olmak yerine sahaya inen, orda oyun oynayan ve biraz da kaptanlık yapmaya gayret eden bir aktör haline gelmeye başlamıştır Türkiye.  Filistin Devleti’nin BM’de tanınması süreci ve İsrail ile gelinen son nokta ve aynı zamanda tüm Arapların kalbinin birlikte attığı bir davayı Türkiye’nin sahiplenmesi Türkiye’nin Orta Doğuda rol aldığını bize göstermektedir.

Türkiye şu anda Orta Doğuda bir boşluğu değerlendirmektedir. Gerek güç yönünden gerekse de lider bazında Türkiye bu boşluğu iyi değerlendirmektedir. Özellikle lider bazında Recep Tayyip Erdoğan boşluktan yararlanma yönünde ön plana çıkmıştır. Ayrıca Türkiye Orta Doğuda beklentileri de çok yükseltmiştir. Burada acaba Türkiye bu beklentileri karşılayabilecek imkan ve yeteneklere sahip midir? Bu gerçekten sorulması ve cevaplanması gereken bir sorudur.

Türkiye’nin Ortadoğu politikasını belirleyen etmenleri birbirinden kesin çizgilerle ayırmak mümkün değildir. Bu etmenler birbiri içine geçmiş durumdadır. Yine de bu etmenlerin başlıcaları arasında şunlar sayılabilir: Kuzey Irak ve Kürt devleti oluşumu, PKK ve terör sorunu, Türkmenler, su sorunu, Filistin-İsrail sorunu ve İran faktörü. Bu etmenlerden biri dikkate alınarak oluşturulacak bir politika diğer bir etmen açısından olumsuz bir durum yaratabilmektedir.Dolayısıyla bu etmenler Türkiye’yi pek çok olayda ikilemde bırakmaktadır.

Bu çalışmamızda bilimsel veriler ışığında Orta Doğu’nun önemini, geçmişini, bugününü değerlendirip ve geçmişteki Türkiye’nin Orta Doğu politikalarına ışık tutup, eğer varsa eksiklikleri göz önüne alınıp ve Türkiye’nin bu bölgede gelecekte nasıl politika izlemesi gerektiği, geçmiş ile bugün kıyaslanarak değerlendirilecektir.

Doğaldır ki bu çalışma lisans bitirme tezi olup ve kullanılacak kaynaklar bakımından da sınırlı olup, dolayısıyla da değerli hocalarımızın yapmış oldukları bilimsel çalışmaların yanında küçücük ve belki de değersiz bir çalışma olacaktır.

ORTA DOĞU’NUN JEOPOLİTİK, JEOEKONOMİK VE JEOKÜLTÜREL ÖZELLİKLERİ VE DÜNYA ANA KITASI BAKIMINDAN ÖNEMİ

Tarih boyunca büyük medeniyetlere ve önemli olaylara sahne olan Ortadoğu, kıtalararası durumu ve coğrafi konumu ile önem kazanmıştır. Avrupa kıtası Anadolu yarımadası üzerinden Ortadoğu’ya uzanmaktadır. Asya’dan İran-Anadolu istikametinden Avrupa’ya ulaşım mümkün olduğu gibi, doğudan Mezopotamya üzerinden gelen yollar Doğu Akdeniz’e ve Sina Yarımadası üzerinden Mısır’a ve Afrika kıtasına birleşmektedir. Benzer şekilde, Doğu Akdeniz kıyılarındaki belli başlı yolların Anadolu ve Irak-İran üzerinden Asya kıtası içlerine doğru uzanması Ortadoğu’nun değerini artırmaktadır. (3)

Bölgede, dünya rezervleri açısından hatırı sayılır miktarda petrol yataklarının bulunması, bu petrole duyulan ihtiyacın her geçen gün artması ve bu petrollerin dünya piyasasına sürülmesi sonucunda elde edilen büyük kazançlar, uluslararası arenada söz sahibi olmak isteyen güçlü devletlerin bu bölgeye sahip olma ve petrol bölgelerini kontrol altlarında tutma isteklerini hep arttırmıştır. Bu kontrol altında tutma istekleri karşımıza kan ve gözyaşı olarak çıkmaktadır.

Orta Doğu, insanlığın doğduğu topraklar olması açısından da büyük önem  taşımaktadır. Hıristiyanlık, Yahudilik ve Müslümanlık gibi üç büyük semavi din burada yeşermiştir. Bu dinlere ait kutsal kabul edilen mekânlar Orta Doğudadır. Bu nedenle bu dinlere mensup insanlar topraklarına geri dönme ya da özgürce girip çıkabilme hakkını istemektedir. Bu hakkın kazanılmasının bedeli de savaşlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle üç semavi dinin kutsal kabul ettiği Kudüs, sürekli sıkıntılara gebe kalmıştır. Avrupa’da 19. yüzyılda baskı altında olan ezilen ve horlanan Yahudiler dini inançları gereği kendilerine vaat edilmiş topraklar olarak kabul ettikleri Orta Doğuya geri dönme istekleri Siyonist faaliyetler olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu Siyonist faaliyetler sonucunda İsrail Devletinin kurulması ile bölgede yaşayan  Araplar ve Yahudiler arasında çatışmalar başlamış bu çatışmalar zamanla bölgesel bir savaşa dönüşmüştür. Bu savaşlar sonucunda Filistin toprakları üzerinde kurulan İsrail devletinin baskıcı ve yayılmacı politikaları yüzünden binlerce Filistinli Arap topraksız kalmış ve mülteci olarak yaşamaya başlamıştır. (4)

Dinî çeşitliliğin yanında etnik çeşitlilik de bu bölgede dikkati çekmektedir. Bölge ağırlıklı olarak Türkler, Araplar ve Farslardan oluşmakta ama bunların yanında Kürtler ve Yahudiler de bölgede belirleyici rol üstlenmektedir. Gerek dinden, gerek petrolden, gerekse de etnik farklılıklardan ötürü bu bölgede devamlı anlaşmazlıklar yaşanmıştır. Bu anlaşmazlıklar, tarihe Arap-İsrail Savaşları, İran-Irak Savaşları, Körfez Savaşı gibi isimlerle yazılmıştır. Bunların içinde en yoğun yaşanılanı Arap-İsrail Savaşlarıdır ve Filistin Sorunu olarak günümüze kadar gelmiştir.

Mekan tanımlaması bakımından Orta Asya, Batı Avrupa, ve Doğu Afrika gibi objektif nitelikler taşımayan Orta Doğu kavramı fiziki  coğrafya olarak kendi içinde tutarlı ve kullanım itibari ile farklı bakış açıları için geçerli bir kriterler bütününe sahip değildir. Bu kavram, kültürel, siyasi, stratejik ve ekonomik çerçevelere göre değişen dönemsel ve bağlamsal özellikler taşımaktadır. Bu nedenledir ki, Orta Doğu’yu anlamlı bir bütünlük içinde tanımlayabilmek için öncelikle jeokültürel, jeopolitik, jeoekonomik ve jeostratejik yaklaşım biçiminin belirlenmesi gerekir.

Orta Doğu son derece önemli stratejik konumu sebebi ile insanlık tarihinin maddi ve  ruhi planda ana çizgilerini üzerinde taşımaktadır. Bugün Orta Doğu olarak tanımlanan bölge Haçlı Savaşlarından bu yana sadece kıtalararası geçiş bölgesi ve jeopolitik etkinlik alanı olarak değil, Doğu ile Batı arasındaki jeokültürel hat alanı olarak da kendine has bir özellik taşımaktadır. Osmanlı Devletinin 17. Yüzyıla kadar Hristiyan Avrupa karşısında sürekli başarılar kazanarak Orta Avrupa’ya kadar ilerlemesi Orta Doğu’nun kültürel bütünlüğünü pekiştirmiş, medeniyetler arasındaki mücadelenin bölgeden uzak sahalarda cereyan etmesi ile bölge uzun süreli bir istikrar ve sükunet dönemini yaşamıştır.

19. yüzyılın ilk yarısında Orta Doğu bu bölgede hakimiyet kurmak isteyen Avrupalı güçlerin kimi zaman diplomatik, kimi zaman da askeri saldırılarına muhatap olmuştur. Sanayi devriminin tamamlanması ile birlikte bölge, artık sadece ulaşım yollarının kavşak noktası değil, aynı zamanda sanayi hammaddesi için vazgeçilmez bir kaynak ve üretim fazlası için muazzam bir tüketim potansiyeline sahip geniş bir Pazar olarak yeni bir jeoekonomik anlam ifade etmeye başlamıştır. Bu yeni jeoekonomik anlam, bölge üzerinde süren rekabetin niteliğini, çapını ve yönünü değiştirmiştir. Bu dönemde Orta Doğu, kendi içinde çıkar çelişkilerine sahip İngiltere, Almanya, Fransa, ve Rusya’nın “Şark Meselesi” adı altında formüle edilmiş diplomatik, askeri, siyasi ve kültürel saldırının tesiri altında kalmıştır. Bir yandan sıcak denizlere inmek isteyen Rusya, diğer tarafta sömürgeleriyle olan ekonomik ilişkilerini garanti altına almak isteyen İngiltere, öte yandan hakimiyet kavgası içinde yeni mevziler elde etmek isteyen Fransa ve gerçekleştirdiği Berlin-Bağdat hattını siyasi bir niteliğe büründürerek sömürgeciliğe geç katılmış olmasının açığını kapatmak isteyen Almanya, iç politik kavgalarla yıpranmış olmakla birlikte çok yönlü diplomasi ile ayakta durmaya çalışan Osmanlı Devleti üzerinden Orta Doğu’ya yönelik yoğun bir rekabet içine girmiştir.(5)

Yakın tarihin şartları içinde Ortadoğu, dünyanın kuvvet merkezlerinden biri olmak özelliğini yitirmiş görünmekle beraber, büyük güçler için jeopolitik önemini devam ettirmektedir.(6)  Dünya petrol kaynaklarının %62’si Ortadoğu bölgesinde bulunmaktadır. Avrupa ülkeleri yıllık ihtiyaçlarının %70’ini, ABD %20’den fazlasını, Japonya ise yaklaşık 240 milyon tonluk ihtiyacını bu bölgeden karşılamaktadır. Ancak bölgenin siyasi, etnik, ekonomik vb. nedenlerle istikrardan uzak bulunması, sürekli olarak krizlere sahne olması ve ABD müdahalesi dünyanın dikkatinin bu bölgede yoğunlaşmasına neden olmuştur.(7)

ORTA DOĞU’DA OSMANLI HAKİMİYETİ VE TASFİYE SÜRECİ

1915 Mart-Nisan aylarında söz konusu olan Osmanlı ve karşısındaki itilaf devletlerinin 250,000 kişi kaybettiği Gelibolu çıkarmasının da İngiltere açısından başarısızlıkla sonuçlanması ve bölgeden çekilmek zorunda kalmaları üzerine Orta Doğu’da Osmanlı egemenliğine karşı bir Arap ayaklanmasına iyice ihtiyaç duyulmuş olmasının da etkisiyle McMohan, Haziran ayında bağımsız Arabistan’ın destekleneceğini ve Arap Halifeliğinin istenilir bir durum olduğunun ip uçlarını veren bir bildiri yayımlamak için İngiltere tarafından görevlendirilmiş ve bu çerçevede tüm Arap ülkelerinde bu mesajı taşıyan broşürler İngiliz uçakları tarafından dağıtılmıştır. Diğer taraftan, bu esnada İttihat Terakki Yönetimi’nin padişahı da pasifize ederek tüm ülkede baskıcı bir yönetim uygulamasına girişmeleri ve Türkçülük politikaları bağlamında Osmanlı yönetim kademelerinde Arap kökenli bürokratları dışlamaları üzerine İttihat Terakki Yönetimine karşı kuşkuları iyice artan Mekke Şerifi Hüseyin bağımsızlık ile Osmanlıyı desteklemek arasında kararsız bir tavır sergilemektedir.  Böyle bir ortamda İngiliz politikasının etkisine kapılan Şerif Hüseyin ile İngiltere’nin Mısır Yüksek Komiseri McMohan arasında tarihe “Hüseyin-McMohan Mektuplaşmaları” olarak geçen ve bağımsız bir Arap devletinin kurulmasına ilişkin yarım yamalak söz karşılığında Şerif Hüseyin’in Osmanlıya karşı desteğinin alındığı mektuplaşmalar gerçekleşti.(8)

İngiltere bir yandan bunları yaparken diğer yandan da 1916 Mayısında yapılan bir anlaşma ile Osmanlı İmparatorluğunun Orta Doğu’daki topraklarını Fransa ile paylaşmaktaydı. Söz konusu belgeye göre Anadolu’nun güneyinden Suriye’yi içine alan ve Lübnan’ın güneyine kadar uzanan bölge Fransa’nın denetimine bırakılırken, Irak’ta ise İngiliz denetimi geçerli olacaktı. Bu iki devletin denetiminin öngörülmediği bölgeler ise Şerif Hüseyin’in beklentisiyle hiç ilgisi olmayan, uygun görülecek bağımsız Arap devletleri ya da bir Arap Konfederasyonu kurulması düşünülürken, Filistin ise kurulacak bir uluslararası yönetimin denetimine bırakılması öngörülmekteydi.

SOĞUK SAVAŞ DÖNEMİNDE TÜRKİYENİN ORTADOĞU POLİTİKALARI VE POLİTİKALARI  ETKİLEYEN  TEMEL  DİNAMİKLER

Bölgenin Soğuk Savaş dönemindeki  jeopolitik anlamı  Amerikan çevreleme doktrinin de temelini oluşturan Skypman’ın Rimland (çevre kuşak) tanımlaması çerçevesinde ele alınmıştır. Step devi SSCB’nin sıcak denizlere inme politikası ile ABD’nin çevreleme doktrinin en yoğun çatışmaları doğurduğu alan Orta Doğu olmuştur. (9)  Küresel ölçekli bu jeopolitik kutuplaşma, İsrail’in kurulması ve hızlı bir yayılma stratejisi takip etmesi ile birlikte ortaya çıkan bölge-içi jeokültürel ve jeopolitik gerilime paralel bir seyir takip etmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulduğu yıldan başlayarak, II. Dünya Savaşı sonuna kadar bir takım iç ve dış dinamiklerin etkinde kalmış ve dolayısıyla özellikle Orta Doğu’da pek fazla aktif tutum sergileyememiş dolayısıyla da bölge’de zaten 20. Yüzyıl başı itibari ile faliyet gösteren  İngiltere ve Fransız etkisinde kalmıştır. Bu tarihten itibaren yüzünü Batı’ya dönen, Musul ve Sancak sorunları dışında Ortadoğu’yla ilişkilerini en alt düzeyde sürdüren Türkiye’nin bölgeye yönelik siyaseti II. Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında “yeni bir eğilimin” ilk işaretlerini vermesine rağmen asıl “aktif ” değişim 14 Mayıs 1950 serbest seçimlerini kazanan Demokrat Parti’nin iktidara gelmesinden sonra gerçekleşmiştir. Demokrat Parti döneminin ilk yıllarında ülkenin dış politikasında ağırlık, ülke güvenliğine verilmiştir. Özellikle, 1945-1946 yıllarında Sovyetler’in Türkiye üzerindeki istekleri göz önüne alındığında günün koşulları ülke güvenliğine olağanüstü bir öncelik gerektirmiştir.

Soğuk Savaş dönemi olarak adlandırılan II. Dünya savaşı sonrası dönemde Ortadoğu’da, ABD ve Sovyet Rusya arasında yaşanan nüfuz mücadelesinde bir Ortadoğu ülkesi olan Türkiye de bölge politikalarında aktif şekilde yer almıştır. Bu dönemdeki dış politika felsefesini; Batı’ya sıkı bağlarla bağlanma ilkesi üzerine oturtan Türkiye, Ortadoğu’ya yönelik politikalarına bu açıdan yaklaşmıştır. Özellikle 1950 seçimlerini kazanan Demokrat Parti’nin iktidara gelişiyle birlikte Türk dış politikasında, “Türkiye’nin çıkarı Batı’nın çıkarıyla özdeştir.” anlayışı hâkim olmuştur. Bu anlayış doğrultusunda, Batılıların öncülüğünde her türlü siyasal, askeri ve ekonomik kuruluşa katılmayı hedef edinen Türkiye, içinde bulunduğu bölgede de benzer düzenler kurmaya çalışmıştır.

I.Dünya Savaşından Pakistan’ın kuruluşuna kadar İslam medeniyeti, tarihinin en derin ve en problemli dönemini yaşamıştır. Çünkü Osmanlı Devleti’nin yıkılışı ile birlikte, İslam Dünyası hemen hemen tümüyle sömürgeleşmiştir. Türkiye, İran, Afganistan hariç bağımsız ülke kalmamıştır. Hatta İran ve Afganistan da yarı sömürge halindedir ve Türkiye de yeni bir arayış içindedir.(10)  Böyle bir ortamda Türkiye’nin Orda Doğu politikalarını etkileyen faktörleri sadece iç eksenli incelemek konunun anlaşılması bakımından eksiklik arz eder. Dolayısıyla konuyu bir bütün olarak düşünüp, algılamak konunun anlaşılması bakımından daha doğru olacaktır.

II. Dünya Savaşı’nın ortaya çıkardığı yeni dünya düzeni, şüphesiz Türkiye’nin dış politikasında derin izler bırakmıştır. Savaş boyunca özenle tarafsız kalmaya çalışan Türkiye, bu tarafsızlığının bedelini savaş sonunda ağır bir şekilde ödemiştir. Dünya güç dengelerinin ABD ve SSCB’ye kaydığı ve Soğuk Savaş’ın başladığı 1945 yılı sonrasında Türkiye, büyük bir yalnızlık içine girmiştir. Bu dönemde gündeme gelen Sovyet talepleri ise, Türkiye’nin Batı ile yakınlaşmasını sağlamıştır. Sovyet istekleri karşısında güvenlik endişesi duyan Türkiye’nin Batı’ya yönelmesi dolaylı olarak onun Ortadoğu politikasını da etkilemiştir.

1952 yılında NATO üyeliğinin gerçekleşmesiyle birlikte Batı ittifâk sistemi içinde yer alan Türkiye’nin, bu tarihten itibaren OrtaDoğu olaylarına aktif olarak katıldığı görülmektedir. Ortadoğu’da bir blok politikası izleyen Türkiye, bu dönemde bölgede komünizme karşı verilen mücadelenin en büyük savunucusu olmuştur. Stratejik konumunun kendisine sağladığı imkânlarını en iyi şekilde kullanmak isteyen Türkiye, izlediği politikalar ile Batı’ya ne kadar güvenilir bir müttefik olduğunu kanıtlamak istemiştir. Gerek Filistin meselesinde gerekse 1956-1959 yılları arasında Ortadoğu’da yaşanan buhranlar sırasındaki tutumu ile Türkiye bu bağlılığını açıkça göstermiştir.

Türkiye’nin Ortadoğu’da Batı yanlısı bir tutum sergilemesinde iktidar değişimi kadar dikkate alınması gereken bir iç etken daha bulunmaktadır ki o da; ülkenin içinde bulunduğu ekonomik sıkıntıdır. Demokrat Parti yönetimi, ülkenin kalkınması için gerekli olan dış yardımın kaynağını Batı’da, özellikle ABD’de görmüştür. Truman Doktrini ve Marshall Yardımı ile başlayan Amerikan yardımlarının sürekliliğinin sağlanabilmesi için Türkiye, ABD’nin güvenilir bir müttefiki olduğunu her fırsatta göstermeye çalışmıştır. Bir başka deyişle, dış politikasını ABD’nin Ortadoğu politikasına endeksleyen DP iktidarının bu tavrında önemli ölçüde ulusal çıkarlar esas alınmıştır.(11)

Türkiye’nin Ortadoğu olayları karşısında sergilediği Batı yanlısı tavırlar, bölge ülkeleriyle olan ilişkilerini ise son derece olumsuz etkilemiştir. II. Dünya Savaşı sonrasında emperyalizme karşı verdiği mücadele sonunda bağımsızlıklarını kazanan Arap ülkelerinin Batı dünyasından hızla uzaklaştığı sırada Türkiye, bölgede ters bir yol takip etmiştir. Sovyet komünizminin Ortadoğu’ya sızmasını önlemek için bölgede Batı taraftarı söylemler içine giren DP Hükümeti, şu ayrıntıyı göz ardı etmiştir. Ortadoğu’da bağımsızlıkları için yıllarca mücadele eden Arap ülkeleri, bu mücadelelerini Türkiye’nin savunuculuğunu yaptığı Batı dünyasına karşı yapmışlardır. Ayrıca, söz konusu ülkeler Türkiye’nin kuşku duyduğu Sovyetler Birliği’nden de kendilerine yönelik herhangi bir tehdit hissetmemişlerdir. 1945 sonrası Türk-Arap ilişkilerinde gözle görünür şekilde yaşanan düşüş, 1965’e kadar devam etmiş, bu tarihten sonra iki taraf arasındaki ilişkilerde kısmî bir düzelme gözlenmiştir.

Dünya’nın  Soğuk Savaş’a geçiş dönemini yaşadığı ve Türkiye’de tek parti döneminin devam ettiği 1945-1949 yılları ile Dünya’da Soğuk Savasın yoğun olarak yaşanmaya başlandığı ve Türkiye’de sonradan darbe ile neticelense de çok partili döneme geçiş olan 1950’li yıllar, modern Türk siyasal yaşamında anlayış, nitelik ve uygulama bakımından farklılıklar, değişimler ve bununla beraber bir takım kırılmalar meydana getirmiştir. Bu farklılık, değişimler ve kırılmalar iç siyasete göre daha çok dış siyasette kendisini hissettirmiştir. Özellikle de Amerika Birleşik Devletleri önderliğindeki Batı ekseninde izlenilmiş olan ve Nasır ile birlikte ortaya çıkan Arap Milliyetçiliği’nin bölgeye olan etkilerinin görmezden gelindiği, Ortadoğu politikalarında bu kırılmaları rahat bir şekilde görmek mümkündür. Soğuk Savaş’ın yoğun olarak görülmeye başlandığı bu dönemde, Türkiye’de egemen olan tek parti iktidarı ve onun akabinde Demokrat Parti, Ortadoğu coğrafyasında ortaya çıkan, bütün Arap ülkelerini kapsamayı hedef edinmiş Arap Birliğine karsı, Amerika ve onun önderliğinde Batı dünyasına yakın bir duruş belirlemiş ve dış politikasını da bu temeller üzerine oturtmak durumunda kalmıştır.(12)

Soğuk Savaş’ın yoğun olarak yaşandığı bu dönemde, Sovyetler’in Ortadoğu’ya doğru bir yayılma politikası izlediği gözden kaçırılmaması gereken bir durumdur. Bilindiği üzere, Sovyetler İran’ın kuzeyini işgal etmişler, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tehdit edip ve Yunanistan’da ise komünizmin yayılması için büyük çaba sarf etmişlerdir. Son olarak da Arap Doğu’sunda Sovyet etkisini artırmışlardır. Dolayısıyla Ortadoğu politikalarını etkilemeye devam etmişler ve bunu Arap Ortadoğu’sunda başarmışlardı. Sovyetler’in bu girişimleri ve Ortadoğu’da izlemiş olduğu politikalar, Amerika’yı harekete geçirmiştir. Amerika’nın dünya barısını korumayı hedefleyen bu politikası Türk dış politikasını da etkilemiş ve daha İnönü zamanında olumlu yankı uyandırmıştır.

Türkiye’nin en büyük amaçlarından biri de, Ortadoğu bölgesinde komünizmin egemen olmasını önlemek ve Rusya’nın sıcak denizlere inme politikasını başarısızlığa uğratmaktı. Böylelikle Rusya, Ortadoğu’ya da egemen olamayacaktı. Böylelikle Türkiye, hem kendi güney bölgelerini güvenlik altına almış olacak ve bu konuda Amerika’nın desteğini sağlamış olacak Amerika’da kendisi için en önemli stratejik noktalardan birisi olan Ortadoğu’ya Rusya’nın girmesini önlemiş olacaktı. Türkiye, ABD’nin çıkarları ile kendi çıkarlarını bir görmüştür. Aslında bu dönemde ki Türk-Amerikan ilişkileri ile Türkiye’nin Ortadoğu politikasını birbirinden ayrı göremeyiz. Her ikisi de aynı çerçevede ilerlemiştir. Mesela Türkiye’nin Ortadoğu politikalarından olan israil’i tanıması, Truman Doktrinine dâhil olması, Bağdat Paktı veya Einsenhower Doktrini aynı zamanda Türkiye’nin Amerika ile olan ilişkileridir ve bunlar Sovyetler’in bölgede ilerlemesini engellemek amacı ile ortaya çıkmıştır.

SOĞUK SAVAŞ SONRASI TÜRKİYE’NİN ORTA DOĞU POLİTİKALARINDAKİ DEĞİŞİM VE BU DEĞİŞİMİ TETİKLEYEN DİNAMİKLER

Türkiye’nin Ortadoğu politikasını belirleyen etmenleri birbirinden kesin çizgilerle ayırmak mümkün değildir. Bu etmenler birbiri içine geçmiş durumdadır. Yine de bu etmenlerin başlıcaları arasında şunlar sayılabilir: Kuzey Irak ve Kürt devleti oluşumu, PKK ve terör sorunu, Türkmenler, su sorunu, Filistin-İsrail sorunu ve İran faktörü. Bu etmenlerden biri dikkate alınarak oluşturulacak bir politika diğer bir etmen açısından olumsuz bir durum yaratabilmektedir. Dolayısıyla bu etmenler Türkiye’yi pek çok olayda ikilemde bırakmaktadır.(13)

Davutoğlu’na göre Soğuk Savaş’ta bir “cephe ülkesi”, 90’larda ise “köprü” ülke olarak görülen Türkiye, çevresinde istikrarı koruyarak kendisini güvenlik altına almak isteyen bir dış politika izlemiştir.(14)

Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923 tarihinde kurulmasından sonra dış politikası iki temel eksen etrafında şekillenmiştir. Bunlardan birincisi, Sovyetler Birliği’nin ideolojik ve bölgesel genişlemeciliği karşısında ulusun bağımsızlığının korunması ve güvenliğinin sağlanması, ikincisi ise ülkenin rejiminin muhafaza edilmesidir. Bu çerçevede 1990’lara kadar olan dönemde Türkiye’nin dış politikasını şekillendiren temel unsur Soğuk Savaş olmuş ve Türkiye güvenlik ekseninde NATO bloğuna katılmıştır. Bununla birlikte, 1991’de Sovyetlerin çökmesiyle Türkiye dış politika açılımlarında birçok farklı parametre ile karşı karşıya kalmıştır. Soğuk Savaşın bitimi ve Sovyetlerin yıkılması ile Türkiye uluslararası alanda çok daha aktif bir güç haline gelmiştir. Türkiye bu yeni konjonktürde kültürel ve tarihsel değerlerini kullanarak Kafkaslar, Balkanlar, Orta Asya ve hatta Orta Doğu’daki etkisini genişletmesi için benzeri görülmedik bir ortamla karşı karşıya kalmıştır.

1991 yılında Sovyetlerin yıkımı ile başlayan süreç tarihte bir dönüm noktasını oluşturmuştur. Hazar bölgesi Sovyetler gibi büyük bir gücün ortadan kalkmasıyla ve Soğuk Savaşın yarattığı iki kutuplu düzenin sona ermesiyle birlikte bir güç boşluğuna düşmüştür. Türkiye bu yeni dönemde yeni bağımsızlıklarını kazanan Türk Cumhuriyetleriyle ekonomik ve diplomatik anlamda ilişkiler kurmayı hedeflemiştir. Soğuk Savaş sonrası dönemde önemli bir güç boşluğunun oluştuğu Orta Asya’da, Türkiye ve İran ortak çıkarlar etrafında çatışmayla sonuçlanmadan güç mücadelesine girişmişlerdir. Bu dönemde Türkiye kendi dış politikasını çizmiş ve yeni kurulan devletlere “Türkiye Modelini” ortaya koyan ABD’nin de desteğini alarak bölgede etkinliğini artırmıştır.(15)

1990’lı yıllar Türkiye’ye koalisyon hükümetlerinin geldiği yıllar olmuştur. Karar verme sürecinde zorlukların yaşandığı bu dönemde Türkiye, Körfez Savaşı sırasında ABD eksenli bir politika izlemiştir. Türkiye, Irak’ın Kuveyt’i işgalinden sonra, Irak’ın Kuveytten çekilmesini istemekle yetinmiştir. Körfez Savaşı sırasında Saddam Türkiye’den bu savaş karşısında tarafsız kalması ve NATO üslerini açmamasını istemiştir. Ancak Türkiye, Saddam’ın bu isteklerinin tam tersi yönünde davranış sergileyerek, Kerkük-Yumurtalık boru hattının bir bölümünü Irak’ın kapatması üzerine; hattın tümünü kapatma kararını “ABD’nin isteği ile”(16)  almış ve uygulamıştır.

Aynı dönemlerde Türkiye, Suriye ve Irak arasındaki ilişkiler tek bir sorun üzerine yani Kürt Sorunu üzerine odaklanmıştır.(17)  Türkiye bir yandan Irak’ın toprak bütünlüğünün korunması yönünde çaba sarf ederken bir yandan da Suriye’nin PKK’ya olan desteğini kesmeye çalışmıştır. Bu gelişmeler yaşanırken, bir yandan da Kuzey Irak’ta bir Kürt Devletinin kurulacağı haberleri dönemin yazılı ve görsel basınında yayılmıştır. Hatta bu gelişmeler üzerine dönemin Cumhur Başkanı Süleyman Demirel, “Irak’ın dağılması öyle problemlere neden olur ki, bunları halletmek için elli sene yetmez”(18)  diyerek, Türkiye’nin Irak’ın toprak bütünlüğüne verdiği önemi bir kez daha göstermiştir.

Körfez Savaşı sonrasında Kuzey Irak’ta ortaya çıkan güç boşluğundan yararlanarak artan PKK terörü, Türkiye’nin tehdit algılamalarını değiştirdi. 1992 yılı Ulusal Güvenlik Belgesi, Sovyetler Birliği ve Yunanistan’a yönelik hazırlanmış savunma kavramını değiştirdi, Türkiye’nin güney komşularından destek alan ayrılıkçı PKK terörü birincil tehdit olarak tanımlandı. PKK’nın kanlı eylemleri büyük ölçüde durdurulana ve örgüt lideri Abdullah Öcalan yakalanana kadar, PKK’ya verilen öncelik devam etti. Bu nedenle PKK’nın köşeye sıkıştırılabilmesi için daha önce de bahsedildiği gibi fiili bir Kürt devletinin ortaya çıkmasına bile destek olundu.(19)

Türkiye’nin  Orta Doğuya yönelik dış politikalarını etkileyen parametrelerden biriside su sorunudur. Su; gıda ve enerji üretimi, taşımacılık, atıkların bertaraf edilmesi, sanayi gelişimi ve insan sağlığı gibi ekolojik ve sosyal gelişmeleri tamamlayan önemli bir kaynaktır. Su, Ortadoğu gibi su kaynaklarının kısıtlı olduğu bölgelerde, devletler için hayati bir konudur. İkincil politika konusu olan su, devletlerin bekasını ve güvenliğini ilgilendiren bir sorun olarak öncelikli politika konusu haline gelmiştir.

Su sorunun dış politikayı etkilemesi konusu Fırat-Dicle havzasında Türkiye ve Suriye ilişkileri içinde geçerlidir. Suyun özellikle 1950’lerden sonra kilit rol aldığı iki ülke ilişkilerinde Hatay meselesi, Soğuk Savaş dönemi, 1998 yılında imzalanan Adana Mutabakatı ve sonrası, 2000 yılında Hafız Esad’ın vefatı ve yerine Beşar Esad’ın geçmesi, 2003 yılında ABD’nin Irak müdahalesi ve Mart ayından günümüze devam eden Suriye’de halk ayaklanmaları,Türkiye ve Suriye ilişkilerinin gelişimini belirleyen önemli dönüm noktalarıdır.(20)

1990’dan sonra Türkiye’nin yakın çevresinde ve kendi istikrarı ile toprak bütünlüğüne etki eden gelişmeler yaşanması nedeniyle Türkiye Filistin-İsrail barış süreciyle çok fazla ilgili olamadı. Fakat Türkiye’nin, Suriye ve İran’a karşı denge oluşturması, ABD ile ilişkilerinde etkili olması ve ABD’de bulunan güçlü ve etkilim lobisi ile Türkiye’ye Ermeni sorunu, insan hakları, ABD’nin askeri yardımları gibi sorunlarda destek sağlaması nedeniyle İsrail’le daha samimi ilişkiler geliştirdiği görülmektedir.(21)

Körfez Savaşı sonrasında Türkmenlerin yaşadıkları coğrafyayı da içine alan bölgede cereyan eden olaylar, bölgenin Türkiye’nin dış politikasında daha fazla yer teşkil etmesine yol açmıştır. Türkiye, 1991’den itibaren Musul’un Irak’a terk edilmesinden sonra resmi kanallar yoluyla hiç ilgilenmediği Türkmenler’e yönelik eğitim ve kültür alanlarında faaliyetlerini ve Kızılay’ın gıda yardımı çerçevesinde desteğini artırdı.(22)  2000’li yıllarda ise Türk hükümetleri Türkmenlerin güvenliğini Türkiye’nin kırmızı çizgileri arasında saymaya başladılar. Bugün itibariyle Türkiye, hem Türkmenlerle sahip olduğu akrabalık bağları hem de Türkmenlerin Irak’ın bütünlüğü ve bölgenin geleceği için taşıdığı önem dolayısıyla Türkmenlerin güvenliğinin sağlanmasını savunmaktadır. Ayrıca Türkiye, Araplar ve Kürtlerden sonra üçüncü büyük etnik grup olan Türkmenlere diğer etnik gruplarla eşit haklar tanınmasını istemektedir.

Türkiye’nin Orta Doğu’ya yönelik dış politikasını etkileyen etmenlerden biri ve belki de en önemlisi İrandır. Orta Doğu ve Orta Asya coğrafyalarında birçok uygarlıklar kurmuş ve bu bölgelerde tarih boyunca güç ve çıkar ilişkileri içinde olmuş iki köklü devlet Türkiye ve İran’dır. Türkiye’nin Ortadoğu’ya yönelik politikaları ve bu politikaları belirleyen parametrelere baktığımız da İran ile olan ilişkisi önemli bir yere sahiptir. Türkiye ve İran değişik dönemlerde belirli olaylar karşısında aldıkları ortak ya da çoğu zaman olduğu üzere karşıt tutumlarıyla bölgenin uluslar arası ilişkilerine yön vermişlerdir. Türkiye ve İran, Orta Doğu ve Orta Asya’nın geleceğinde stratejik tercihleri ile bölge içi ve dışı ittifakları ve bölgesel politikalarıyla kritik bir rol oynayacaklardır. İran‘ın sahip olduğu bu önem Türkiye‘nin politikaları açısında önemlidir.

1990 sonrası dönemde yeniden şekillenen dünya dengelerinde, İran’ın Bölgesel Politikasının evrimi ve gelecekteki açılımları ekseninde, Türk-İran ilişkilerinin incelenmesinin Türkiye’nin dış politikasını şekillendiren parametreleri aydınlatmak açısından önemli olduğunu düşünmekteyiz.

2000–2001 yılları arası dönemde Türk-İran ilişkileri genel olarak Hazar Denizi, Azerbaycan ve Kürt problemi ekseninde şekillenmiştir. 2002–2003 yılında dönemin Dışişleri Bakanı Gül’ün Tahran ziyaretinde son Körfez Savaşı ve savaşın bölgeye getireceği olumsuzluklar tartışılmış, İran Türkiye’nin  bölgeye asker göndermesine karşı çıktığını açıkça belirtmiştir. İkili ilişkiler 2004 yılında yeni bir sürece girmiştir. İran-Türkiye 18. Karma ekonomik komisyonunun geçen Temmuz ayında toplanmasıyla birlikte Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Tahran ziyareti, ikili ilişkiler için önemli bir gelişme olarak değerlendirilmiştir. Nitekim İran’la Türkiye’nin 2003 yılındaki ticaret hacmi %91 oranında artarak 2,4 milyar dolara ulaşmıştır. 17 Şubat 2004 tarihinde Tahran’da yapılan D-8 zirvesi kulislerinde bir araya gelen İran ve Türkiye Cumhurbaşkanları ikili ilişkilerin artması yönünde olumlu sinyaller vermişlerdir. Ayrıca Türk şirketlerin İran’da yatırımları ve doğal gaz alımı anlaşmaları etkili unsurlar olarak öne çıkmaya başlamıştır.(23)

TÜRKİYE İÇİN ORTA DOĞU’NUN ÖNEMİ VE SON YILLARDAKİ AKTİF POLİTİKA İHTİYACI

Soğuk savaşın sona ermesi uluslar arası politikada önemli değişimlere yol açmış, bu değişimeye beklenmedik oranda belirsizlik ve istikrarsızlık eşlik etmiş,Türkiye kendisini böyle bir süreç ve istikrarsızlıkların ortasında bulmuştur. Bu istikrarsızlıklara rağmen zengin doğal kaynaklara ve müreffeh bir gelecek potansiyeline sahip olan Orta Doğu’da mevcut sorunların çözümlenmesi Türkiye’nin çıkarınadır.(24)   Türkiye ayrıca, tüm bölge ülkeleri ve halklarıyla arasındaki derin tarihi ve kültürel bağlar nedeniyle, Orta Doğu’nun kalıcı barış, güvenlik, refah ve yoğun işbirliği içeren bir coğrafyaya dönüştürülmesi yönündeki çabalara aktif katkıda bulunmayı bir sorumluluk olarak görmektedir.

Türkiye, iyi yönetişim, hukukun üstünlüğü, hesap verebilirlik, kadın-erkek eşitliği, liberal ekonomi, bölgesel işbirliği ve terörizmle mücadele alanlarında kendi tecrübelerini temel alan bir Orta Doğu vizyonuna sahiptir. Bu vizyon ayrıca, Avrupa düzlemindeki işbirliği süreçlerine katılan ve Balkanlar ile Karadeniz’deki bölgesel forumlara öncülük eden Türkiye’nin edindiği değerli tecrübelerin paylaşılması imkanını da sunmaktadır. Uzun süredir bölgesinde olumlu değişimin güçlü bir savunucusu olan Türkiye, bölge ülkelerinin özgün reform çabalarını desteklemektedir. Türkiye, bu doğrultuda, bölgedeki ekonomik, siyasi ve sosyal koşulların iyileştirilmesi bakımından büyük umut vaat eden mevcut yerel girişimleri teşvik etmekte ve desteklemektedir. Türkiye, bölgede kalıcı barış ve istikrarın sağlanması yolunda ortaya çıkan fırsatın taraflarca değerlendirilmesini güçlü bir biçimde teşvik etmektedir. Barış Süreci’ni ileriye götürmek için taraflarca talep olunacak her türlü yardımı yapmaya hazır olduğunu her vesileyle yinelemektedir.

Ortadoğu coğrafyası sahip olduğu enerji kaynakları ile dünyanın en hassas bölgelerinin başındadır. Bu bölge aynı zamanda güvenlik ve istikrar açısından oluşturduğu sorunlar ve ekonomik ve sosyal açıdan küreselleşme sürecinin dışında kalması nedeniyle de dünya için giderek daha önemli hale gelmektedir. Buna paralel olarak bölgeye yönelik reform istekleri artmaktadır.Bu çerçevede Türkiye’nin de bölgeye ilgisi ve etkisi tartışılmaktadır. Bölgede önümüzdeki otuz yıl boyunca meydana gelecek gelişmeler öncelikle ve en fazla Türkiye’yi etkileyecektir. Bu nedenle bölgedeki mevcut durum ve gelecek öngörü ve bölgenin geleceği Türkiye için önemlidir. Bölgede Türkiye’nin kayıtsız kalmasını engelleyecek nitelikte ekonomik ve sosyal gelişmeler oluşmaktadır.(25)

Ortadoğu bölgesi ülkelerinde öncelikle ekonomik reformlara ihtiyaç duyulmaktadır. Petrol gelirleri ile petrol zengini olarak algılanan bölge ekonomik açıdan global alanda sağlanan büyüme ve gelişmeden hiç pay alamamıştır. Siyasi yapı, istikrarsızlık ve güvenlik sorunları bunun başlıca nedenidir. Ekonomi petrol gelirlerine aşırı bağımlıdır. Ekonomide farklılaşma yoktur. Ekonomileri enerji sektörü ve kamu sektörü ağırlıklıdır. Özel sektör ve imalat sanayi sınırlıdır. Bunun için ekonominin enerji gelirlerine bağımlılığının azaltılması, bölgede siyasi ve güvenlik açısından istikrarın sağlanması, ekonomik ve sosyal reformların hayata geçirilmesi büyümenin kamu yerine özel sektör odaklı hale getirilmesi gerekmektedir. Ekonominin enerji bağımlılığı sanılanın aksine bölgeyi olumsuz etkilemektedir. Petrol talebi, fiyatları ve gelirlerindeki dalgalanmalar ekonomilerde sürekli ve aşırı dalgalanmalara yol açmaktadır. Bu durum bölge ülkelerinin ekonomilerini de etkilemektedir.

Türkiye’deki karar vericilerin çoğuna göre Soğuk Savaş döneminde Türkiye’ye yönelik güvenlik tehdidinin odağı SSCB’ydi. SSCB’nin yıkılmasından sonraki dönemde ise bu tehdidin yerini büyük ölçüde bölücü ve irticai faaliyetler aldı. Bu tehditlerin dış bağlantıları daha çok Orta Doğu kaynaklıydı.(26)

Son yıllarda Türkiye’nin Orta Doğu meselelerine ilgisinde gözle görülür bir artış olduğu söylenebilir. Bu artışın en somut göstergeleri Türkiye ile bölge ülkeleri arasında sıklıkla cumhurbaşkanı, başbakan, dışişleri bakanı ve diğer üst düzey yetkililer seviyesinde ziyaretler gerçekleşmesi; Orta Doğu’yu ilgilendiren önemli konularda Türkiye’nin diplomatik girişimlerinin artması; Türkiye’nin İran ve Suriye ile ilişkilerini geliştirmesi; Irak, Filistin ve Lübnan’daki gelişmelerde rol oynama çabasıdır. Türkiye’nin Orta Doğu’da daha aktif bir politika izleme çabasının temel nedeninin Türkiye’nin yakın çevresinde yaşanan bölgesel değişim ile Türkiye’nin iç politikasında yaşanan değişimin kesişmesi olduğu söylenebilir.

Irak Savaşı’ndan sonra Orta Doğu kaynaklı gelişmeler Türkiye için daha büyük tehdit kaynakları yarattı. Bu tehditler şöyle sıralanabilir:
• Irak’ta merkezî otoritenin zayıflaması, Iraklı Kürtlerin ülkenin kuzeyinde büyük ölçüde merkezden farklı hareket eden bir federal bölge kurması ve etnik-mezhepsel iç savaş nedeniyle bu ülkenin parçalanması sonucunda Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti kurulması ihtimali;
• ABD yönetiminin tepeden inmeci “demokratikleştirme” anlayışının yarattığı rejim değişikliğinin istikrarsızlığı körüklemesi ihtimali;
• Irak’ta başlayan iç savaşın, Sünni-Şii çatışması biçiminde bölgeye yayılacağı ve Türkiye’nin de içine çekileceği bir kaos doğurması ihtimali;
• 1990’ların sonunda yenildiği düşünülen PKK’nın, Kuzey Irak’ta bulduğu uygun ortam sayesinde 2004’ten itibaren eylemlerini artırması;
• Afganistan, Irak, Filistin ve Lübnan’daki gelişmeler sonucunda İran’ın neredeyse en güçlü bölgesel aktör hâline gelmesi.

Türkiye’nin Orta Doğu politikasındaki değişimi AKP ile başlatmak doğru değildir. 1990’lı yılların sonunda ve 2000’lerin başında üçlü koalisyon hükümetleri sırasında Dışişleri Bakanı İsmail Cem döneminde Türkiye Orta Doğu’ya olan ilgisini artırmıştı. Bu dönemde gerek İsrail-Filistin sorunu gerek Suriye ile ilişkilerde önemli atılımlar gerçeklemişti. Fakat Orta Doğu’daki iç dinamikler ve bölgesel statükoda büyük bir değişiklik olmaması, Türkiye’nin Orta Doğu’ya artan ilgisinin büyük bir dinamizme dönüşmemesine neden olmuş olabilir.(27)   Buna karşılık 2002 yılında Irak Savaşı öncesi Orta Doğu’daki hareketli ortam ve 2003’ten sonra dengelerin değişmesi Türkiye’deki iç politik değişime de denk düşmüştür. Yani bölgesel değişim ve Türkiye’deki siyasi gelişmelerin aynı zamanlarda gerçekleşmesi AKP’nin yeni Orta Doğu vizyonunu ön plana çıkarmıştır. Ancak, elbette, AKP’yle Türkiye’nin hem iç siyasetinde hem de dış politikasında başlayan yeniliklerin kendisine özgü yanları bulunmaktadır.

Irak’a yeni bir Amerikan saldırısının gündeme geldiği 2001 yılının sonlarından itibaren Türkiye, 1990’lar boyunca benimsediği politikasına uygun biçimde, Irak’ın bölünmesine karşı olduğunu, bölgede bir Kürt devleti kurulmasına izin vermeyeceğini ve Irak’taki Türkmenlerin korunmasının öncelikleri arasında olduğunu açıklamış, dahası, Kürt devletinin kurulmasını savaş sebebi sayacağını ilan etmiştir. 1 Mart tezkeresinin reddedilmesinden sonra Türkiye’nin ABD’nin politikalarından duyduğu endişe büyüdü. Çünkü, Türkiye’nin destek vermemesi ile ABD bölgede en yakın müttefik olarak Kürtleri buldu. Bundan sonra Türkiye’nin hassasiyetleri geri plana atılarak kırmızı çizgilerinin ihlal edildiği pek çok olay gerçekleşti. Türkiye bölgedeki olumsuz gelişmeleri engellemek için dışarıdan bazı girişimlerde bulundu. Örneğin, ‘Irak’a Komşu Ülkeler’ toplantıları düzenlendi. Irak Savaşı’ndan sonra Irak’a uygulanan ambargonun kalkması ile ticaret ve inşaat sektörü gibi çeşitli sektörlerde Türk şirketlerinin iş yapmaya başlaması Türkiye’nin Irak politikasına yeni bir gündem maddesi daha ekledi.(28)

Yeni dönemde Türkiye’nin İsrail ile gelinen noktada yumuşamaya yönelik bir durum gözlenmemektedir. Türkiye burada son derece kararlı, sert ve net bir tutum almış durumdadır. Dolayısıyla İsrail’de bir pozisyon değişikliği olmadığı sürece ve belki de bir yönetim değişikliği olmadığı sürece Türkiye’nin İsrail’e yönelik politikasının yumuşayacağı görüşünde değiliz. İsrail tarafı Türkiye’nin bu sert tutumundan vazgeçeceğini bir anlamda düşünmektedir. Burada İsrail’in inandırıcılık yönünde bazı argümanlardan hareket ederek Türkiye’yi inandırıcı bulmamakta ve dolayısıyla Türkiye’nin İsrail Politikalarında yumuşamaya gideceğini düşünmektedir. Bir anlamda İsrail’in bu tutumunda az da olsa haklılık payı vardır. Çünkü Türkiye gerek ekonomik gerekse de siyasi kapasitesinin üzerinde davranışlar sergilemektedir. Özellikle de Orta Doğuda tabi bu kapasitesinin ne kadar yetip yetmeyeceğini süreç içerisinde hep birlikte göreceğiz. Ancak şunda kuşku yoktur ki Türkiye Orta Doğuda idealist politikalara evrilmiştir. Reel ayakları zayıf olan reel çıkarlarla henüz tam olarak örtüştürülmemiş bir Türkiye vardır. Biraz hamaset, biraz şans üzerinden giden biraz da istikrar üzerinden giden bir Türkiye profili vardır. Muhtemelen İsrail Hükümetinin iyimserliğinin kaynağı Türkiye’nin esasen böyle bir ülke olmadığı düşüncesidir. Ancak son tahlilde bunun böyle olup olmadığını süreç içinde göreceğiz. Ancak tarafımızca ilişkilerin gerek Türkiye’deki gerekse İsrail’deki yönetimlerden en az biri değişmeden, değişeceğini düşünmemekteyiz. Ayrıca Orta Doğuda yeni süreç ile birlikte gerek Mısırda ki siyasal yönetimin ne olacağı gerekse de Suriye Rejiminin devrilip devrilmeyeceği eğer devrilirse ne tür bir rejim oluşacağı Orta Doğunun kaderini önemli ölçüde etkileyecektir. Kuşkusuz bu süreç içerisinde İsrail ve Türkiye de karşı karşıya gelecek ve her devlet kendine yakın rejimleri destekleme yoluna gidecektir. Dolayısıyla bu yeniden yapılanma süreci dediğimiz “Arap Baharı” bölgenin yeniden şekillenmesine, buna paralel olarak da Türkiye-israil ilişkilerini etkileyecektir. Ancak şu anki verilere baktığımızda görünen o ki Türkiye’nin eli daha kuvvetlidir. Özellikle de ister Filistin tutumuyla açıklansın isterse de geç de olsa Arap Baharındaki tutumuyla açıklansın her halükarda Erdoğan Arap halkının kalbini kazanmış bir liderdir. Artık gerek askeri gerek siyasi gerek ekonomik gerek kültürel gerekse de dini yönde Ahmet Davutoğlu’nun da dile getirdiği gibi çok yönlü çok boyutlu ve çok kulvarlı bir ilişki oluşturulmaya başlanmıştır. Dolayısıyla da artık reel ayaklar yavaş yavaş oluşmaya başlamıştır. Bu reel-idealist yaklaşım birbiri ile örtüştükçe Türkiye’nin Orta Doğuda etkin, aktif ve oyun kurucu bir pozisyona sahip olacağı kuşkusuz bilinmelidir.

Türkiye’nin belirleyeceği Orta Doğu politikaları Türkiye’ye hem  risk hem de avantaj sağlamaktadır. ABD’nin Soğuk Savaş sonrası Türk dış politikası üzerine iki yönlü etkisi olmuş, bu durum izlenen batı yanlısı politikalar yüzünden Müslüman ülkelerle ilişkileri olumsuz etkilerken diğer yandan da ABD ve Batılı ülkelerle pazarlık yapma olanağını da elinde bulmuştur.(29)

Türkiye’nin geleneksel politikaları arasında Ortadoğu ülkeleriyle kurumsal bazda ilişki kurma konusunda tereddüt içinde olması, özellikle ABD ve Batılı müttefiklerin kendi istekleri doğrultusunda  bölgede politika uygulanmasında problemler ortaya çıkarmaktadır, Örneğin bölgeye yönelik bir müdahaleye Türkiye’nin de katılmasını talep ettiklerinde Ankara zor durumda kalmaktadır.(30)  Türkiye özellikle, bölgesel krizlerde, Batıyla birlikte hareket etmesi, bölge ülkeleriyle olan çıkarların zedelenmesine yol açacağından izlenecek politikalarda daha dikkatli olması gerekmektedir.

Türkiye beklentileri çok yükseltmiştir. Gerek Kürt sorunu gerekse de yeni anayasa yapım süreci vardır. Her yeni yerleştirmeler sorunludur. Dolayısıyla bunlar Türkiye’yi iç kamuoyunda istikrarsızlaştırabilecek konular olarak karşımızda durmaktadır. Ayrıca Türkiye’nin eli Orta Doğu alanında sanıldığı kadar serbest değildir. Pazarlık konularında hep önüne çıkarılan Kıbrıs Sorunu, Ermenistan, Ermeni Diasporası Sorunu, mevcut Suriye ile ilişkiler, İran ile ilişkiler gibi bir dizi sorun Türkiye’nin ayağında birer pranga gibidir. Bunlar Orta Doğuda rahat hareket etmesini engelleyecek önemli hususlardır. Ayrıca olayın bir de finansal boyutu vardır. Yarın bir gün bu Orta Doğu ülkeleri demokrasi ve özgürlükleri yerleştirme adına Türkiye’nin kapısını çaldıklarında bize 10-15-20 milyar dolar ver dediklerinde Türkiye gerçekten bunları cebinden çıkarıp verebilecek midir? 1990’ların başında SSCB’den kurtulmuş olan Türk Cumhuriyetlerinin bir takım talepleri olmuştur. Ahmet Davutoğlu’nun da belirttiği gibi, Türkiye son iki yüzyılın en önemli stratejik konjonktürlerinden birisini Soğuk Savaş sonrasında yakalamıştı; ancak değişik eksiklikler, zaaflar, hazırlıksızlıklar bunun yeterince değerlendirilememesine neden oldu.(31)   Finansal yönden Türkiye’den destek istediler. Fakat Türkiye’nin verebildiği maksimum para 100 milyon dolarlarla ifade edilen küçük rakamlar olmuştur ve bunlar da hiçbir anlam ifade etmemiştir. Dolayısıyla 1990 sonrası beklentilerin çok yükselmiş olması büyük hayal kırıklıklarına yol açmıştır. Ancak şu anda Türkiye’nin önünde yeni bir konjonktür vardır. Ve Türkiye soğukkanlı, rasyonel ve ancak vizyon sahibi bir dış politika uygulamasıyla kendisine ciddi bir manevra alanı açabilir.

Sonuç

Günümüzün karmaşık dünyasında sıfır toplamlı düşünmek ve sınırlı sayıda faktörü göz önüne alarak dış politika belirlemek ülkenin kendi kendini sınırlaması demektir. Türkiye dış politika davranışlarını kolaylaştırmak için tüm unsurları dikkate almalıdır. Çalış’ın da belirttiği gibi, sıfır toplamlı bir mantık alternatif olamaz. En büyük tehlike alternatiflerin olmayışıdır.(32)  Türkiye on yıllarca potansiyellerini harekete geçiremeyişinin sıkıntılarını yasadı. Soğuk Savaş dönemi boyunca Türk hükümetleri daha çok siyasi tercihleri ön planda tutarak dış politika yürüttüler ve ülkelerinin tarihi mirasını ve kültürel faktörleri ihmal ettiler. 1960 ve 1970’li yıllar sırasında Türkiye alternatifsizlik dolayısıyla Kıbrıs sorunu gibi dış politika konularında güçlükler yasadı. Türkiye için Avrupa ve Batı dünyası, Ortadoğu ve İslam Dünyası ve Orta Asya ve Türk dünyası dış politika yönelimleri birbirleriyle çatışmamakta veya rekabet halinde değil, aksine birbirini tamamlayıcı nitelikte olarak kabul edilmelidir.

Türkiye bu güne kadar Orta Doğudan uzak durma politikalarının maliyetlerini görmüştür. Şöyle ki; Orta Doğu genel özellikleri itibari ile kaygan zemini, kurumsal yapılarının zayıflığı, siyasal kültürün zayıflığı gibi nedenlerle Türkiye açısından sürekli “güvenlik tüketen” bir bölge idi ve Türkiye burada ciddi bir ikilem yaşıyordu. Bir yandan sürekli güvenlik tehditleri algıladığı bölge, öte yandan bunun içine fazla girmek istemeyen bir Türkiye vardı. Türkiye artık bu ikilemi aşmıştır. Türkiye ikilem ile artık bir yere varamayacağını görmüştür. Artık yakın bölgelerini dizayn etmede irade ortaya koymuştur. Bu sadece Orta Doğuda geçerli bir durum değildir. Türkiye diğer yakın bölgelerinde de benzer rolü üslenmeye başlamıştır. Dolayısıyla Türkiye’nin tüm çevresini güvenli bölge haline getirme gibi bir kaygısı vardır.

Orta Doğuda Türkiye büyük bir risk almıştır. Türkiye büyük oyundan büyük kazançlar elde edebilir fakat burada sınırlılıklarımızı görmemiz gerekmektedir. Türkiye’nin ayaklarının yere basması ve biraz da itidal gerekmektedir. Orta Doğudaki Türkiye popülerliğine aldanmamak gerekir. Bunlar konjonktüre bağlı gelişmelerdir. Türkiye bu idealist politikalarını mutlaka ve mutlaka gücü ile orantılı, tanımlanmış olan reel çıkarlar ile desteklemelidir. Bunu eğer başarabilirse ve içyapısal zaaflar ve dış politikadaki sorunlar minimize edilebilirse o zaman çok daha önemli ve verimli sonuçlar elde edebilir Türkiye.

 

Duran BOLAT
Kırıkkale Üniversitesi
Uluslararası İlişkiler Bölümü

Notlar

1  http://tr.wikipedia.org/wiki/Orta_do%C4%9Fu  erişim tarihi. 10.01.2012
2  Mustafa Torlak, Siyonizmin Penceresinden Arap-İsrail Çatışmalarının Orta Doğu’daki Güç Dengesine Yansımaları, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, T.C. Kadir Has Üniversitesi, 2010, Ss. 19-28
3  Muzaffer Erendil, Çağdaş Orta Doğu Olayları, Ankara, Gn.Kur. Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, 1992, s.32
4  Torlak, Siyonizmin Penceresinden Arap-İsrail Çatışmalarının Orta Doğu’daki Güç Dengesine Yansımaları,  Ss. 3-19
5  Ahmet Davutoğlu, Stratejik Derinlik: Türkiye’nin Uluslararası Konumu, İstanbul, Küre Yayınları, 2009, Ss. 129-134
6 M. Zeki Doğanay ve A. Fikret Atun, Orta Doğunun Jeopolitik ve Jeostratejik Açıdan Değerlendirilmesi: Körfez Harbi ve Alınan Dersler, Ankara, Gn.Kur Yayınları, 1994, Ss.19-23
7  Hak Yayınları, Orta Doğu’nun Tarihi Gelişimi, İstanbul, HAK Yayınları, 1992, s.2
8  Tayyar Arı, “Geçmişten Günümüze Türkiye’nin Orta Doğu Politikasının Analizi Ve İlişkileri Belirleyen Dinamikler”, İçinde İdris Bal, 21. Yüzyılda Türk Dış Politikası, Ankara, Lalezar Kitap Evi Yayınları, 2006, Ss. 695-700
9  Davutoğlu, Stratejik Derinlik: Türkiye’nin Uluslararası Konumu, s. 135
10  Ahmet Davutoğlu, “Küresel Bunalım, Batı ve ABD”, İçinde Faruk Deniz, Küresel Bunalım,  İstanbul, Küre Yayınları, 2009, Ss. 124-125
11  Emel Dural, Türkiye’nin Ortadoğu Politikası (1946-1960), Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, T.C. Eskişehir Osmangazi Üniversitesi, 2005, Ss. 31-47
12  Veysel Karani Şüküroğlu, 1945-1960 Soğuk Savaş Dönemi Türk-Amerikan  İlişkileri Ve Ortadoğu’ya Yansıması, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, T.C. Ufuk Üniversitesi, 2008, Ss. 17-37
13  Özlem Demirkıran, Soğuk Savaş Sonrası Ortadoğu Ekseninde Türk-Amerikan İlişkileri, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, T.C. Süleyman Demirel Üniversitesi, 2005, Ss. 75-100
14  Ahmet Davutoğlu, “Turkey’s Foreign Policy Vision: An Assessment of 2007,” Insight Turkey, Cilt 10, No. 1, 2008, s. 77.
15  Gonca Oğuz Gök, İran’ın Bölgesel Politikası Ve Türk-İran İlişkileri, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, T.C.
Gebze Yüksek Teknoloji Enstitüsü, 2005, Ss. 131-132
16  Gencer Özan (der.), Orta Doğu Maceraları, Onbir Aylık Saltanat: Siyaset, Ekonomi Ve Dış Politikada Refah Dönemi, İstanbul, Boyut Yayınları, 1998, S. 134
17  Halit Çağrı Seçilir, Soğuk Savaş Dönemi ve 1990-2001 Döneminde Türkiye-Orta Doğu İlişkilerine ABD Etkisi, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, T.C. Kadir Has Üniversitesi, 2004, S. 143
18  Hürriyet Gazetesi, 4 Haziran 1994
19  Demirkıran, Soğuk Savaş Sonrası Ortadoğu Ekseninde Türk-Amerikan İlişkileri, Ss. 75-78
20  Tuğba Evrim Maden, “Türkiye-Suriye İlişkilerinde Suyun Rolü”, Orta Doğu Analiz Dergisi, Cilt: 3, Sayı: 35, Kasım, 2011, Ss. 37-39
21  Demirkıran, Soğuk Savaş Sonrası Ortadoğu Ekseninde Türk-Amerikan İlişkileri, Ss. 95-97
22  Demirkıran, Soğuk Savaş Sonrası Ortadoğu Ekseninde Türk-Amerikan İlişkileri, Ss. 83-88
23  Gök, İran’ın Bölgesel Politikası Ve Türk-İran İlişkileri, ss. 133-140
24  Bülent Aras, İsrail Barış Süreci ve Türkiye, İstanbul, Bağlam Yayınları, 1997, s.145.
25  “Hükümet Orta Doğu Politikasını Gözden Geçirmeli ve Dengeli Bir Politika İzlemelidir”
http://www.ari.org.tr/index2.php?option=com_content&task=view&id=220&pop=1&page=0&Itemid=34 , erişim tarihi. 10.01.2012
26  Serhat Erkmen, “Türkiye’nin Orta Doğu Politikası Çerçevesinde Irak Açılım”ı, Stratejik Analiz, Cilt. 9,  Sayı. 100, Ağustos, 2008, S. 17
27  Erkmen, “Türkiye’nin Orta Doğu Politikası Çerçevesinde Irak Açılım”ı, Ss. 18-19
28  Demirkıran, Soğuk Savaş Sonrası Ortadoğu Ekseninde Türk-Amerikan İlişkileri, Ss. 170-191
29  İbrahim S. Canpolat, Küreselleşen Dünya ve Türkiye, Bursa, Vipaş Yayınlerı, 2002, s.62
30  Nasuh Uslu, Türk Dış Politikası Yol Ayrımında, İstanbul, Anka Yayınları, 2006, s.277
31  Davutoğlu, “Medeniyetler Buluşması Ve Türkiye’nin Rolü”, S. 206
32  Saban H. Çalış, Hayalet Bilimi ve Hayali Kimlikler: Neo-Osmanlılık, Özal ve Balkanlar, Konya, Çizgi Kitabevi Yayınları, 2001, s. 175