İnsani Müdahale Kavramı ve Libya Operasyonu’nun Meşruiyeti Tartışması

İnsani Müdahale Kavramı ve Libya Operasyonu’nun Meşruiyeti Tartışması

İnsani müdahale[1] konusu, Soğuk Savaş’ın sona erişinden bu yana, özellikle de 1990’lardaki Somali, Bosna, Ruanda ve Kosova krizlerinden sonra; hem hukuki ve siyasi meşruiyet, hem de uluslararası sistemin işlerliğine etkisi bakımından çokça tartışılan konulardan biri haline gelmiştir. İnsani müdahale operasyonlarında hukuki meşruiyetin sağlanması için uluslararası alanda meşruiyeti kabul edilmiş örgüt ve anlaşmalarca onaylanması gerekmektedir. Öte yandan, siyasi meşruiyetin ön koşulu da, uluslararası toplumun benzer olaylara yaklaşımında tutarlılık sergileyip sergilemediğidir. Konuyu daha somut hale getirmek gerekirse; bugün Libya’da “sivilleri korumak” adına askeri müdahale gerçekleştiren ABD ve Fransa, 1990’larda yaşanan insan hakları ihlalleri karşısında aynı kararlı tutumu sergileyebilmiş midir? Malum olduğu üzere cevabın olumsuz olması, bizi Libya müdahalesinin meşruiyetini sorgulamaya itmektedir.

Bu noktada iki çelişkiden bahsetmek mümkündür. İlki, İHEB’nin öngördüğü insan hakları ihlallerinden korunma hakkı[2] ile BM Şartı’nın temel prensiplerinden olan “müdahale etmeme” prensiplerinin birbirine uydurulabilirliği sorunudur. İkincisi ise, müdahalenin Büyük devletlere ait bir ayrıcalık olarak yorumlanabilmesi sonucu, diğer ülkelerin tedirgin ve sorgulayıcı bir tavır takınmalarıdır. Bir başka deyişle, teoride iki temel soru yer almaktadır: BM’nin aynı anda hem devlet egemenliğini savunup, hem müdahaleyi desteklemesi mümkün olabilir mi? Ve güçlü devletler ulusal çıkarları doğrultusunda insani müdahalede bulunmak için BM’yi bir araç olarak mı kullanmaktadırlar? Pratikte ise akıllara takılan birden fazla soru mevcuttur: Ne zaman, hangi sebeple, kim tarafından, hangi yetki ve amaçlarla, hangi araçlarla, ve ne kadar süre için müdahale uygulanacağına kim karar verir? Bu genel sorgulamalar bağlamında, Libya “İnsani” Müdahalesi’nin meşruiyetinin incelenmesi için, BMGK’nın 1970 ve 1973 sayılı kararlarını incelemek yerinde olacaktır.

1970 sayılı karar, üye devletler tarafından Libya’ya uygulanacak her türlü savaş malzemesi, eğitim yardımı ya da diğer finansal yardımların tedarik ve taşınmasının durdurulması için gerekli önlemlerin alınmasını kapsayan bir ambargoyu işaret eder.[3] Kararda Libya’daki olaylardan ciddi endişe duyulduğu belirtilerek, sivillere karşı şiddetin derhal sona ermesi ve nüfusun meşru taleplerinin yerine getirilmesi, Libya’dan ayrılmak isteyen yabancıların tahliyesinde tüm üyelerin işbirliğinde bulunması gereklilikleri vurgulanmıştır.[4] Uygulanan sistematik saldırıların insanlığa karşı suç teşkil edebileceği kaydedilen kararda, bu saldırıları düzenleyenlerin sorumlu tutulması gereği de vurgulanmıştır. Bu doğrultuda Kaddafi ve çevresindeki bazı kişilere seyahat yasağı uygulanması ve mal varlıklarının dondurulması da karara bağlanmıştır.

Bu kararın Kaddafi’nin sivillere uyguladığı şiddeti sonlandırmak konusunda yetersiz kalabileceği inancı ile ilerleyen günlerde daha sert yaptırım kararlarının alınabileceği de duyurulmuştur. Nitekim çok geçmeden BMGK 1973 sayılı kararı almış ve 19 Mart günü Koalisyon güçleri Libya üzerinde “uçuşa yasak bölge”[5] oluşturulması amacıyla saldırıya başlamıştır.

1973 sayılı kararda ise, 1970 sayılı karara paralel vurgulara ek olarak Arap Birliği’nin de süreç içerisinde önemli bir yere sahip olduğundan bahsedilmiştir.[6] “İnsani yardım” amaçlı bir kararın alındığı, Libya’daki durumun uluslararası barışa ve güvenliğe tehdit oluşturduğu vurgulanmıştır. Bu noktadan hareketle de uçuş yasağının yanı sıra ambargoların ekonomik ve askeri alanda özellikle Libya’yı yönetenleri etkileyecek şekilde gerçekleştirilmesi de kararda önemle belirtilmiştir. BMGK, bu kararla Libya’da sadece uçuşa yasak bölge ilan etmemiş, sivillere yönelik şiddeti engellemek için “gerekli görülen bütün önlemler”in alınacağı tabirini kullanarak geniş bir müdahale kapısı açmıştır. Bu muğlak ifade, müttefik devletler arasında yorum farklılıklarına sebep olmakla kalmamış; müdahalenin beklenenden daha sert olması neticesinde ülkenin sürükleneceği siyasal süreç konusunda da endişe uyandırmıştır.[7]

Konsey’den böyle bir kararın çıkmış olması elbette müdahalenin uluslararası hukuk açısından meşruiyetini göstermektedir. Ancak BMGK’nın, aldığı insani müdahale kararları sebebiyle uzun yıllardır yaşamakta olduğu demokratik meşruiyet sorununu da göz önünde bulundurursak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki bu karar sadece asgari bir meşruiyet sağlamakta ve müdahalenin sorgulanmasına engel olamamaktadır. Siyasi anlamda da meşruiyetin tam olarak sağlanabilmesi için uluslararası kamuoyu nezdinde kabul edilebilirliğinin artması gerekmektedir. Bu noktada Sarkozy’nin operasyonda öne çıkma eğilimi, özensiz açıklamaları ve attığı fevri adımlar, operasyonun hedefi ve meşruiyeti konusunda zihinleri bulandırmaktadır. Mesele sanki sadece Fransa’nın ya da yanındaki birkaç ülkenin meselesiymiş algılanmaktadır.[8] Öte yandan, beş daimi üyenin böyle bir konuda son sözü söyleme hakkına sahip olması da Konsey’in güvenilirliğine zarar vermektedir. Söz konusu üyeler arasında rejim değişikliği niyeti gibi konular açıkça sorgulansa da, uzunca bir dönem Kaddafi’yle iyi ilişkiler içinde bulunmuş Rusya Federasyonu ve Çin Halk Cumhuriyetinin dahi sadece çekimser kalarak tasarının kabul edilmesine bir nevi katkıda bulunmaları -Ruanda ve Bosna gibi geç kalınmışlık örneklerinin bir benzerinin yaşanmasından duydukları çekincenin farkında olunsa dahi-, bu konudaki tartışmaları artırmıştır. Zira Libya müdahalesi başlı başına Türkiye’de bile siyasileri ve kamuoyunu farklı kamplara bölmüşken, beş daimi üyenin (ya da genel olarak uluslararası aktörlerin) tamamen öz iradeleri sonucu oy birliği ile bu kararı onaylamasını beklemek, özensiz bir analiz olmaktan öteye gitmeyecektir.

Sonuç olarak, Libya’ya yapılan operasyonun minimum meşruiyet kriterini sağladığı görülmekteyse de, bu eleştirilecek yönlerinin olmadığı anlamına gelmemektedir. Segah Tekin’in de çalışmasında belirttiği gibi, “Hukuki zeminin sağlanmış olması insani müdahalenin dünya kamuoyunca meşru sayılıp sayılmayacağının kesin belirleyicisi olamaz; çünkü insani müdahale özünde askeri güç kullanımıdır. Askeri güce başvurup başvurmamanın ya da bunu ne zaman ne kadar süreyle kime karşı kullanılabileceğinin ise ahlaki açıdan herkesçe kabul görecek ideal bir formülü yoktur.”[9] Uçuş yasağı ve ambargo uygulamaları BM kararıyla meşruiyet kazanmışsa da; bombalamalar ve sivil ölümlerinin, insani müdahale için öngörülen “her türlü tedbir” kapsamına girip giremeyeceği konusu hala kaçınılmaz şekilde tartışmalıdır. Zira güç kullanımı yetkisi sınırlarının sadece sivilleri ve bulundukları alanları korumak olduğunu görmek ve kabul etmek “iyi niyetli” büyük güçler için fazlaca uğraşı gerektirmemektedir. Oysa Koalisyon güçleri halen, 1973 sayılı maddeye dayanarak Libya’yı bombalamaya devam etmekte, böylece hukuki ihlal ve siyasi müdahale meşruiyeti konularındaki tartışmaları daha da alevlendirmektedir.

Çağla LÜLECİ

Dokuz Eylül Üniversitesi,

İng Uluslararası İlişkiler Tezli YL Programı


[1] İnsani müdahale (humanitarian intervention):

“Bir devletin kendi uyruğundaki insanlara karşı kötü muamelesini durdurmak amacıyla bir ya da birkaç ülke   tarafından o devlete yönelik operasyon düzenlenmesine izin veren anlayış.”

Ahmet Emin Dağ, “Uluslararası İlişkiler ve Diplomasi Sözlüğü”, Anka Yayınları, İstanbul, Mayıs 2004, s. 237

“Herhangi bir devlet tarafından insan haklarının veya uluslararası insani hukuk kurallarının ağır ve yaygın biçimde ihlal edilmesini veya devlet otoritesinin çökmesi sonucunda ortaya çıkan insani nitelikli krizleri önlemek veya engellemek amacıyla, ihlal veya krizden sorumlu devletin izni olmaksızın ona karşı, bir başka devlet / devletler topluluğu yahut uluslararası örgüt tarafından gerçekleştirilen askeri güç kullanımı.” http://www.usakgundem.com/yazar/2027/libya-operasyonu-ve-uluslararas%C4%B1-hukuk-.html (01.05.2011)

[2] Bu hak, insani müdahale operasyonlarının temel gerekçesi durumundadır.

[3] http://www.guardian.co.uk/world/2011/mar/17/un-security-council-resolution (01.05.2011)

[4]http://www.icc-cpi.int/NR/rdonlyres/2B57BBA2-07D9-4C35-B45E-EED275080E87/0/N1124558.pdf (07.01.2011)

[5] Uçuşa yasak bölge: Askerden arındırılmış bölge teriminin hava sahaları için eşanlamlısıdır.

[6] Libya’nın da üyesi olduğu Afrika Birliği’nin gerekli durumlarda insanî müdahaleyi kurucu metnine yerleştiren tek uluslararası örgüt olması ortaya ilginç bir durum çıkarmaktadır. “Kayıtsız kalmama” olarak adlandırılan ilkeye göre üye ülkelerde gerçekleşen savaş suçları, soykırım ve insanlığa karşı işlenen suçlar olarak belirtilen ağır şartlar karşısında Afrika Birliği bir üye ülkeye müdahalede bulunma hakkına sahiptir. Zira, Birlik 1970 ve 1973 sayılı kararları desteklediğini belirtmiştir ve Libya’nın birlik ve bütünlüğünün korunması gerektiğine de dikkat çekmiştir.

Segah Tekin, “İnsani Müdahale Kavramı ve Libya’nın Geleceği”, Stratejik Düşünce Enstitüsü, Ankara, Nisan 2011

[7] Örneğin, Fransa Savunma Bakanı Longuet, “Karar aslında askeri anlamda oldukça geniş bir çerçeveye sahiptir ve sivillerin korunması konusundaki girişimler için geniş bir zemin sunmaktadır,” derken; İngiltere Başbakanı Cameron “Burada hedef hayat kurtarmak ve uçuşa yasak bölge oluşturmaktır. Bana göre bunun ötesine gitmemek gerekir” demektedir.

http://tr.euronews.net/2011/03/24/paris-londra-arasinda-libya-konusunda-ton-farki/ (28.04.2011)

[8] Osman Bahadır Dinçer, “Sarkozy ve Kaddafi: Biri Medeni Biri Bedevi İki Mecnun”, USAK Ortadoğu ve Afrika Araştırmaları Merkezi, 20 Mart 2011

[9] Segah Tekin, “İnsani Müdahale Kavramı ve Libya’nın Geleceği”, Stratejik Düşünce Enstitüsü, Ankara, Nisan 2011