Dörtlü Takrir: Amacı, İçeriği, Neticesi

Dörtlü Takrir, Türk siyasi tarihindeki önemli dönüm noktalarından birisidir. Zira bu adım, Türkiye’nin çok partili siyasi yaşama geçmesindeki ilk adım olarak kabul edilmektedir. Amacı ve mahiyeti itibariyle bu adımın Türkiye’de demokrasinin ilerlemesi adına yapmış olduğu katkının göz ardı edilebilmesi mümkün değil ise de, ‘Dörtlü Takrir’in çok partili siyasi yaşama geçmekten ziyade, Demokrat Parti’nin kurulmasına öncülük ettiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Çünkü bu çalışmada kısaca değinilecek olan, ele alınan süreç içerisinde Milli Kalkınma Partisi’nin varlığı ve yaşadıkları bu farkı açık bir biçimde ortaya koymaktadır.

Amacı

7 Haziran 1945 tarihinde CHP’li dört milletvekili, parti meclis gurubunda açık olarak görüşülmek üzere, meclis grubu başkanlığına bir takrir (önerge) vermişlerdir. Bu önergeyi veren isimler; İzmir milletvekili Celal Bayar, İçel milletvekili Refik Koraltan, Aydın milletvekili Adnan Menderes ve Kars milletvekili Fuat Köprülü olmuşlardır. Bu önerge, bu dört isim tarafından imzalanmış ve Türk siyasi tarihinde ‘Dörtlü Takrir’ olarak yer almıştır(1).

Bu önerge, özgürlükleri kısıtlayan rejimi daha fazla sürdürmenin doğru olmayacağı, anayasal hak ve özgürlüklerin tanınması gerektiği (2) üzerinde durmuş ve en nihayetinde “memlekette demokratik usullerin daha geniş şekilde tatbikine geçilmesi” (3) amacını taşımıştır.

İçeriği

İçerik bakımından ise, önerge, yukarıda zikredilen dört milletvekilinin imzaları ile şu şekilde kaleme alınmıştır (4);

“Daha kuruluşundan beri, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve CHP’nin en esaslı umdesini teşkil eden demokrasi prensiplerine tamamıyla tatbiki sayesinde refah ve saadete kavuşacağı kanaatine bağlanmış olan vatandaşların bütün memlekette ve bilhassa partimiz mensupları arasında en büyük ekseriyeti teşkil ettikleri şüphesizdir. İşte bu kanaatledir ki milletçe özlenen bu amacın gerçekleştirilmesi için lüzumlu gördüğümüz tedbirleri partimizin meclis grubuna arz ve teklif etmeyi borç bildik.

Atatürk’ün ölmez adına bağlı olan mukaddes Kurtuluş savaşımızdan doğan Türkiye Cumhuriyeti ilk Teşkilat–ı Esasiye Kanunu ile dünyanın belki en demokratik anayasasını meydana getirmiş ve bu sayede gerek ferdi hürriyetleri gerek milli murakabeyi en geniş surette dağlamak imkânlarını vermiştir.

Memleketi Ortaçağdan kalma bir takım zararlı müesseselerden koruyabilmek ve irticaı kırmak maksadıyla 1925’ten sonraki yıllarda siyasi hürriyetlerin bazı takyitlere uğratıldığını biliyoruz. Lâkin Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Teşkilat–ı Esasiye Kanununun, demokratik ruhuna daima sadık kalmış ve cumhuriyetin kurucusu Büyük Atatürk bunu tamamıyla demokratik bir şekle ulaştırmak idealinden ölünceye kadar ayrılmamıştır.

Burada izaha lüzum görmediğimiz türlü sebeplerden dolayı muvaffakiyetsizlikle neticelenen Serbest Fırka tecrübesi bu maksatla yapılmış bir harekettir. Bu talihsiz tecrübenin uyandırdığı tepkiler neticesinde siyasi hürriyetlerin yeni bir takım tahditlere uğratıldığı inkâr edilemez. Bununla beraber cumhuriyet idaresinin her şeye rağmen demokratik tekâmül yolunda ilerlediğini gösteren teşebbüslerde vardır. Büyük Millet Meclisi seçimlerinde, müstakil mebuslara gittikçe daha artacak nispette yer ayrılması tecrübesini buna bir delil olarak zikredebiliriz.

İkinci Dünya Savaşı’nın belirmeye başlaması ve harp tehlikesinin memleketimizi daimi bir tehdit altında bulundurması pek tabii olarak siyasi hürriyetleri bir kat daha tahdide sebep olmuş ve bu suretle Teşkilat–ı Esasiye Kanunu’nun demokratik ruhundan biraz daha uzaklaşılmıştı. Gerçi CHP içinde ayrıca bir müstakil grup teşkili millî murakabede tek parti usulünden doğan zararların karşılanması yolunda bir tecrübe olmakla beraber kuruluşundaki gayritabiîlik dolayısıyla bundan da müspet bir netice alınmadığını görüyoruz.

Bütün dünyada, hürriyet ve demokrasi cereyanlarının tam bir zafer kazandığı demokratik hürriyetlere riayet prensibinin milletlerarası teminata bağlanmak üzere bulunduğu şu günlerde, memleketimizde de Cumhurbaşkanından en küçüğüne kadar bütün milletin aynı demokratik ülküleri taşıdığından şüphe edilemez.

Uzun asırlardan beri müstakil bir devlet olarak yaşayan Türkiye’de hatta okuyup yazma bilmeyen vatandaşların bile siyasi hürriyetlerini şuurla kullanacak bir seviyede bulundukları inkâr kabul edilmez bir hakikattir. Okuyup yazma bilmeyen köylüler arasında bile dünyanın en değerli idare ve siyaset adamlarını yetiştirmiş olan milletimizin bilhassa cumhuriyet idaresinin kuruluşundan beri yapılan hamleler neticesinde bundan 20 yıl evveline nispetle çok yüksek bir seviyeye erişmiş bulunduğu övünülecek bir gerçektir.

İşte bir taraftan iç hayatımızdaki bu mesut tekâmülün yarattığı siyasî olgunluk, diğer taraftan bugünkü medeniyet dünyasının umumî şartları daha ilk Teşkilât–ı Esasiye Kanunumuzda hâkim olan demokratik ruhu, bugünkü siyasî hayat ve teşkilatımızda kuvvetle tecelli ettirmek zamanı geldiği kanaatine bizi sevk etmiş bulunuyor. Bunun bir an evvel gerçekleşmesi yönündeki düşüncelerimizi şöyle hülasa ediyoruz:

1) Milli hâkimiyetin en tabiî neticesi ve aynı zamanda dayanağı olan Meclis murakabesinin anayasamızın yalnız şekline değil, ruhuna da tamamıyla uygun olarak tecellisini sağlayacak tedbirlerin alınması.

2) Yurttaşların siyasî hak ve hürriyetlerini daha ilk Teşkilât–ı Esasiye Kanunumuzun gerektirdiği genişlikte kullanabilmeleri imkânlarının sağlanması.

3) Bütün parti çalışmalarının yukarıdaki esaslara tamamıyla uygun bir şekilde yeniden tanzimi.

Muhterem milletvekilleri arkadaşlarımızın, yüksek tasviplerine sunduğumuz bu teklifimizle, daha ilk kuruluşundan beri millî hâkimiyet gayesine erişmeyi, onu gerçekleştirmeyi hedef tutan CHP’nin ve bütün Türk Milletinin yüksek arzularına tercüman olduğumuza, Atatürk’ün idealine sadık kaldığımıza inanmış bulunuyoruz.

Cumhurbaşkanımızın 19 Mayıs 1945 tarihli nutuklarında: “Siyaset ve fikir hayatımızda demokrasi prensiplerinin daha geniş ölçüde hüküm süreceği hakkındaki fikirleri”, bu teklifimizin vakitsiz ve yersiz olmadığı hakkındaki inancımızı büsbütün kuvvetlendirmiştir.

Milletimizin bütün kuvvet ve iradesini temsil eden Büyük Millet Meclisi Parti Grubu arkadaşlarımızın Türkiye Cumhuriyeti’ne ve Türk Milletine dünya demokrasileri arasında şerefli bir mevkii sağlayacak olan bu teklifi, kendi öz düşüncelerinin bir ifadesi gibi telakki edeceklerinden asla şüphe etmediğimizi bir defa daha tekrar eder ve takririmizin açık oturumda müzakeresini saygılarımızla rica ederiz.”

Neticesi

Yaşanan süreçte, hem dünyadaki hem de Türkiye’deki genel tabloyu ortaya koyan ve bu bağlamda “vakitsiz ve yersiz” olmadığı düşünülen bu önerge, 12 Haziran 1945’te parti meclis grubunca reddedilmiştir.

Önergenin bu reddedilişi, önergeyi imzalayan milletvekilleri ile parti arasındaki bağın zayıflamasına neden olmuş ve ardından bu bağ kopmuştur: 21 Eylül tarihinde Menderes, Koraltan ve Köprülü partiden çıkarılmışlardır/ihraç edilmişlerdir. Bayar ise, 1 Aralık’ta istifa etmiştir.

Bu kopma, bu dört ismin öncülüğünde kurulacak olan Demokrat Parti’nin siyasi yaşama adım atmasını sağlayacak olan ilk etmen olacaktır.

İkinci etmen ise kuşkusuz, önergede de belirtildiği üzere, dünya genelinde yaşanan gelişmelerdir. 1945 senesi çevrenin de iktidar adayı olarak örgütlenmesi için uygun koşulların oluştuğu bir dönemdi. Demokratik ülkelerin zaferiyle sonuçlanan 2. Dünya Savaşı’nın siyasal demokrasilerin cazibesini artırması, yönetici elit arasındaki bölünmenin halkı kendisinden destek alınacak alternatif güç haline getirmesi, tek partili yılların ekonomik, toplumsal ve siyasal sorunları altında bunalan toplumun sıkıntılarını ifade edebileceği bir kanal arayışı Demokrat Parti’nin kurulmasındaki önemli çevresel avantajlar ve faktörlerdi(5).

Bunun bu gelişmelerin ve etmenlerin neticesinde, 7 Ocak 1946’da Demokrat Parti kurulacak ve Türk siyasi tarihi yeni bir döneme girecektir.

Sonuç

Tekrar belirtmek gerekirse, Dörtlü Takrir hadisesi, amacı ve mahiyeti itibariyle Türkiye’de demokrasinin ilerlemesi adına önemli bir katkıdır. Ancak bu önergenin sonucu olarak çok partili siyasi yaşama geçilmesinden ziyade Demokrat Parti’nin kurulmasını görmek daha doğru olacaktır. Zira o dönemde Nuri Demirağ tarafından kurulan Milli Kalkınma Partisi’nin siyasi sahnede çok fazla yaşam alanı bulamaması (bir diğer ifade ile bu partiye yaşam alanının bırakılmaması) bu ifadeyi teyit eder mahiyettedir. Hakeza, İnönü de o dönemde, Mecliste yer alacak olan bir muhalefet partisinin CHP’den çıkmasını istediğini belirtecektir (6).

Samet ZENGİNOĞLU

Dipnotlar

(1)Yaşar Baytal, Demokrat Parti Dönemi Ekonomi Politikaları (1950–1957), Ankara Üniversitesi, Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, S. 40, Kasım 2007, s. 549.

(2)Murat Pıçak, Türkiye’nin Çok Partili Parlementer Sisteme Geçiş Sürecinde Siyasi Partilerin Ekonomi Politikaları, Akademik Bakış Dergisi, Sayı: 25, Temmuz–Ağustos 2011, s. 4.

(3)Osman Akandere, Bir Demokrasi Beyannamesi Olarak “Dörtlü Takrir’in” Amacı ve Mahiyeti, http://www.sosyalbil.selcuk.edu.tr/sos_mak/makaleler/Osman%AKANDERE/5-28.pdf s. 9. (Erişim: 05.05.2012)

(4)A.g.e., s. 23, 24.

(5)Atacan Şahin, Türkiye’nin Çok Partili Hayata Geçiş Sürecinde Seçimler ve Seçmen Davranışları, Siyasal İletişim Enstitüsü, http://www.siyasaliletisim.org/pdf/1946secimleri.pdf s. 3. (Erişim: 12.05.2012)

(6)Yüksel Kaştan, Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Partili Dönemden Çok Partili Döneme Geçişte CHP’nin Yönetim Anlayışındaki Gelişmeler (1938–1950), http://www.aku.edu.tr/AKU/DosyaYonetimi/SOSYALBILENS/dergi/VIII1/ykastas.pdf s. 128. (Erişim: 13.05.2012); MKP örneği ile Tek parti yönetiminin Kendi dışında muhalif bir partiye izin verip vermeyeceği hususu netleşmiştir. “50. Yıldönümümde 27 Mayıs’ı Hatırla(t)mak”, Stratejik Düşünce Enstitüsü, Türkiye Çalışmaları Grubu Raporu, http://www.sde.org.tr/userfiles/file/SDE-RAPOR%2027%20MAY%C4%B1s-yeni-t.pdf s. 5. (Erişim: 07.05.2012)