Hoşgörü Üstüne Bir Mektup Işığında Türkiye’de Din ve Vicdan Özgürlüğü

Hoşgörü Üstüne Bir Mektup Işığında Türkiye’de Din ve Vicdan Özgürlüğü

‘’Locke’un basılı ilk eseri olan Hoşgörü Üstüne Bir Mektup, Start Hanedanı’ndan kaçarak sürgün hayatı yaşadığı Hollanda’da, Latince olarak yazıldı (1685)’’. ( Locke, Hoşgörü üstüne Bir Mektup, çev.Yürüşen, s.6, 2009).Bugün bile önemini koruyan bu değerli eser dini hoşgörünün toplumlara yol göstermesi ve bireyin fikir, din ve vicdan özgürlüğünü koruması bakımından geçerliliğini korumaktadır.

İşbu makalede Türkiye’deki din ve vicdan özgürlüğü ve ihlallerin yarattığı toplumsal sorunları ‘’Hoşgörü üstüne Bir Mektup’’ perspektifinde değerlendirilecek ve örneklerle açıklanmaya çalışılacaktır.

Din ve Vicdan Özgürlüğü: Tanım ve tarihsel bir değerlendirme

‘’Hoşgörü, insanların onaylamadıkları davranışlara ya da eylemlere müdahale etmemeleri gerektiği inancıdır’’.(Ashford, 2009, s.137).Din ve vicdan özgürlüğü de hoşgörünün hâkim olduğu bir düzende olması gereken, çağdaş ve liberal ilkeleri benimseyen bir devlette mutlaka saygı gösterilmesi gerekilen bir haktır. Türkiye bu hakkı 1982 Anayasasının 24.maddesinde ‘’Herkes, vicdan, dini ve kanaat hürriyetine sahiptir…’’ hükmüyle düzenlemiştir. Ancak her ne kadar anayasa ile güvence altına alınmış olsa da bu hakkın uygulanmasında ciddi sıkıntılar mevcuttur. Bunlar Laikliğin Türkiye’de yanlış yorumlanmasından doğan sorunlardan, başörtülü kadınların uğradığı ayrımcılığa, Alevilerin ibadet özgürlüğünden, Müslüman olmayan azınlıkların yaşadıkları sorunlara kadar geniş bir perspektiften değerlendirilebilir. John Locke ‘’Hoşgörü üstüne Bir mektup’’ adlı eserini de dini özgürlük çerçevesinde değerlendiriyor ve dini hoşgörünün önemine değinirken, dini baskıların yarattığı sorunları irdeliyordu. Bu durumda, Türkiye’deki din ve vicdan özgürlüğü ve laiklik kavramının algılanış biçiminin tarihsel arka planına bakmak gerekirse:

‘’Temelleri daha eskiye uzanmakla birlikte, Laiklik bir ilke olarak anayasalarımıza 1924 Anayasasında 1937 yılında yapılan değişikle girmiştir. Laikliğin hukuksal açıdan kurumsallaştırılması için atılan adımlar arasında, en önemlileri olarak, hilafetin kaldırılması ve öğretimin birleştirilmesi ile ilgili kanunlar(1924), tekke zaviye ve türbelerin kapatılması(1925),Medeni Kanunun kabulü(1926), 1924 anayasasının 2.maddesinde ‘Devlet dini İslam’dır ibaresinin kaldırılması ve 26. maddesinde yer alan TBMM’nin görevleri arasında yer alan şeri hükümlerin yerine getirilmesi ibaresinin Anayasa’dan çıkartılması sayılabilir(1928) (Türköne, 2009, s.551) .

Laiklik kavramı Cumhuriyet döneminde tek partili rejiminin uyguladığı baskıcı sistemin ürünü olmuş, yanlış yorumlanmış ve siyasi kutuplaşmalara yol açmıştır. Tepeden inme ve Fransa’daki laiklik anlayışı gibi algılanan (Laisizm) bu kavram Türkiye’deki farklı inanç gruplarının din ve vicdan hürriyetini engellemiş ve farklı inanç gruplarına eşit mesafede olması gereken devlet modelinden hep uzak kalınmıştır. Bican Şahin’e göre ‘’Laiklik, bir taraftan siyasal kuralların herhangi bir dini inanış temelinde oluşturulamayacağına işaret ederken bir yandan da devletin din(ler)i kontrol altında tutamayacağı anlamına gelir. Laiklik ilkesi devletin tüm iyi hayat anlayışları karşısında tarafsız kalmasını temin ederek, aynı zamanda bireylerin din ve vicdan özgürlüğünü de garanti altına almaktadır’’ (Şahin, Liberal demokrasinin temelleri,2008). Ancak Türkiye’de devlet dini hep kontrol altında tutmuş, dini kurumları kendi bünyesinde barındırmış ve laiklik hep sığ biçimde algılandığı için bu da ciddi toplumsal sıkıntılara yol açmıştır. ‘’Türkiye’de din ve inanç özgürlüğünün önündeki engeller, aktüel olarak bu tarihsel ve yapısal etkenler kadar, hatta onlardan daha fazla, 28 Şubat ara rejiminin belirleyici etkisi altındadır. 28 Şubat süreci, din ve inanç özgürlüğü alanında yukarıda tasvir edilen tek parti dönemini yeniden yaşatmaya kararlı Meclis ve Hükümet üstü bir iradenin, “irtica ile mücadele” adına bütün bir toplumun yeniden biçimlendirilmesine ilişkin totaliter bir projenin sivil hükümetler eliyle uygulattırılması olarak tanımlanabilir’’.(LDT, Dinler arası ilişkiler, 2005). John Locke’n laiklik ile ilgili ,eserinde belirttiği üzere:

‘’ Siyasî yönetimin işlerini, din işlerinden kesinlikle ayırt etmeyi ve ikisi arasına âdil sınırlar koymayı bütün her şeyin üzerinde zorunlu buluyorum. Eğer bu yapılmazsa, bir tarafta insan ruhunun çıkarlarıyla ilgilenenler yahut en azından ilgilendiklerini iddia edenler ile öte tarafta devleti koruyan yahut en azından koruduklarını ileri sürenler arasında sürekli ortaya çıkacak olan ihtilâflara son verilemez’’.

Türkiye’de Din ve vicdan özgürlüğü problemleri

Laiklik kavramı ve onun algılayış biçiminin toplumda yarattığı sorunların dışında Türkiye’de din ve vicdan özgürlüğü sorunlarından bir diğeri de yukarıda belirtildiği gibi 1982 Anayasasının 24.maddesinde yer alan ‘zorunlu Din kültürü ve ahlak bilgisi’ dersidir. Bilal Sambur’a göre : ‘’Özgürlüğün sonuç doğuran yüce bir değer olduğunu, AİHM’nin Türkiye’deki din dersleriyle ilgili kararlarında görebiliriz. AİHM, Türkiye’nin anayasal zorunluluk olarak okullarda öğrettiği din kültürü ve ahlak bilgisi derslerinin içeriklerinin tek bir inanca ağırlık verdiği, eleştirel ve objektif olma niteliklerinden yoksun olduğu, dersten muaf olma hakkının olmadığı, ders içeriğinin öğrencinin ebeveyninin inançlarına karşı olduğu gibi gerekçelerle mevcut uygulamanın din özgürlüğü ve insan haklarına aykırı olduğu yönünde karar verdi’’(Sambur, Bir özgürlük sorunu olarak zorunlu din dersi,2007). Her birey liberal demokratik bir ülkede kendi dininin gerektirdiği eğitimi istediğinde alabilmeli ve bireyin bu seçiminin önünde bir engel olmamalıdır ancak bu dersin herkese zorunlu tutulması ve içeriğinin yalnızca bir dinin öğretilerini kapsaması -ki bu başta Aleviler olmak üzere Sünni olmayan diğer farklı mezhep ve dinlere mensup kişilerin de rahatsız olduğu bir konudur- özgürlük ilkelerine aykırıdır devlet bu konuda bir dayatma içinde olmamalı, dersin zorunluluğunu kaldırılarak seçmeli hale getirilmeli ve içeriği yeniden düzenlenmelidir.

Din ve vicdan hürriyeti konusunda suiistimal edilen ikinci konu başörtüsü sorunudur. Türkiye’de kamuda çalışan kadınlar başörtüsü ile işine gidememekte ve üniversitede okuyan kız öğrenciler ise derslere başörtüsü ile girememektedir bu da kadınların toplumsal hayatta kendi özgür iradeleriyle başını örtme hakkına sahipken, bunun ‘laiklik ilkesine’ aykırı olduğu ve ‘siyasi sembol’ olarak düşünüldüğü gerekçesiyle bu hakkı onların ellerinden almakla sonuçlanmaktadır. Bu hakkın alınması esasında 1997 Post-modern darbesiyle bugüne kadar gelmiş, çağdaş toplumu ve laikliği koruma adı altında bu özgürlükten kadınlar mahrum bırakılmıştır. Türkiye’de devlet yöneticileri bu konuda bir dayatma içinde olmak yerine kılık-kıyafet konusunda bireylerin inancı gereği giyinmelerinde vatandaşlarına baskı uygulamamalı özgürce inançlarına göre giyinmelerinde engelleme olmamalıdır, bu yasak her ne kadar laikliği koruma adına yapılsa da laiklik vatandaşların dini inançlarının olmaması demek değildir. Devletler veya siyasi iktidarlar her ne kadar toplumu ‘dindarlaştırma’ çabasına girişemezse, bireyleri ‘çağdaşlaştırma’ anlayışıyla da onların özgür iradelerini engelleyemez, onların böyle bir görevi yoktur ve olmamalıdır. John Locke eserinde devletin görevini şu şekilde açıklamıştır: ‘’Devlet, bana göre, sadece kendi sivil çıkarlarını tedarik etmek, korumak ve geliştirmek için teşkil edilmiş bir insan toplumudur. Sözünü ettiğim sivil çıkarlar, hayat, özgürlük, sağlık ve bedenin dinlenmesi ve para, araziler, evler, eşyalar ve benzeri gibi maddî şeylerin mülkiyetidir.’’

Türkiye’de yaşanan bir diğer din ve vicdan özgürlüğü ile ilgili konu Alevi vatandaşların sorunlarıdır, büyük bir çoğunluğu Müslüman Sünni olan Türkiye’de devletin din üzerindeki kontrolü ve farklı mezhepleri dışlayıcı tavrı alevi vatandaşları rahatsız etmektedir. Bu şikâyetlerin başında Alevilerin ibadetlerini yaptığı Cemevleri’nin statüsü gelmektedir. Bilal Sambur’a göre: Aleviler, bir dini cemaat olarak cemevi, hastane, kreş, huzurevi, okul ve üniversite başta olmak üzere her türlü dini kurumlarını oluşturabilmelidirler. Cemevini kültür merkezi olarak nitelemek doğru değildir. Cemevleri, ibadethane adı altında dini dernek ve vakıf şeklinde örgütlenebilmelidirler. Din, eğitim ve toplantı gibi özgürlüklerin gerektirdiği bütün haklardan maksimum düzeyde yararlanmalıdır.(Sambur, 2011,s.109).John Locke’n ifadesiyle:

‘’Hiç kimse, hangi ruhanî görevle şereflendirilmiş olursa olsun, kendi kilisesinden ve inancından olmayan başka birini aralarındaki din farklılığı sebebiyle dünyevî mallarının bir kısmından veya özgürlüğünden mahrum edemez.’’

Türkiye’de din ve vicdan hürriyeti alanında yaşanan sorunlardan bir diğeri de gayrimüslimlere yönelik ihlallerdir. Türkiye’de laik bir ülkede olmaması gereken resmi bir din anlayışı mevcuttur bu da çoğunluğu Müslümanlar oluşturdukları için, Müslüman olmayanların ikinci planda kalmasına yol açmıştır ve azınlıkların kendi dinlerini özgürce yaşamalarının önünde engeller olmuş ve bugünlere bu sorunlar çözülmeden gelinmiştir. Bunların başında; azınlıkların ibadethane açma ve kendi dillerinde alacakları eğitim sorunu gelmektedir. Lozan anlaşması ile Yahudi, Rumlar, Ermeniler güvence altına alınmış olunsa dahi diğer azınlıkta olan gayrimüslimlerin sorunları devam etmektedir(Bu azınlıkların tamamen din ve vicdan hürriyeti güvence altına alınmış da değildir). 2002’den sonra iktidara gelen Ak parti azınlıkların ibadethane sorunu ve özellikle Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması ile ilgili girişimleri olumlu açılımlardır ancak bugün sorunların kesin olarak çözülememesi hoşgörü ve özgürlük açısından endişe vericidir.(LDT, Dinler arası ilişkiler,2005). John Locke’n Hoşgörü Üstüne bir Mektup’ta belirttiği üzere : ‘’Belli bir kimsenin, bir diğer kişiye, başka kilise veya dindendir diye, sivil çıkarları konusunda zarar vermeye hiçbir surette hakkı yoktur. Bir insan yahut bir yerde ikamet eden kişi olarak ona ait olan bütün hakların ve ayrıcalıkların bozulamaz bir şekilde korunması gerekir. İster bir Hıristiyan, ister bir putperest (pagan) olsun, ona hiçbir şiddet yöneltilmemeli ve kötülük edilmemelidir.’’

İfade Özgürlüğü

Demokratik bir ülkede ifade özgürlüğü garanti altına alınmış olmalıdır. Özgür düşünemeyen, düşündüklerini özgürce ifade edemeyen ve düşüncelerini iletişim araçları vasıtasıyla yayamayan bunu yaparken kendi baskı altında hisseden bireyler demokratik liberal bir ülkede yaşamıyor demektir. Bireyi uluslararası hukukta hak sahibi yapan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 9.Maddesi ile düşünce ve vicdan özgürlüğü başlığı altında bu hakkı düzenlemiş, kurduğu etkin denetim mekanizması ile bireyleri devletlerin ihlalleri karşısında güvence altına almıştır. AİHM Türkiye’ye yönelik 2012’ye kadar 2747 toplam karar sayısına ulaşmıştır ve bekleyen karar sayısı ise 15940 ‘dır – Bugüne kadar ,Dünya’da en fazla karar Türkiye hakkında çıkmıştır- 2011 yılında Türkiye ile ilgili verilen ihlal kararlarının %38 ‘i özgürlük ve güvenlik hakkı ,%6 ‘sı ifade özgürlüğü, %2’si ise düşünce ve inanç özgürlüklerini kapsamaktadır (www.inhak.adalet.gov.tr) Açıklanan istatistiki bilgiler Türkiye’nin insan hakları karnesinin bir hayli zayıf olduğunu göstermektedir.Atilla Yayla’nın belirttiği gibi ifade özgürlüğü; medeniyetin temeli ve ülkelerin medenilik seviyesini belirlemenin temel ölçütüdür. Bir ülke medeni ise ifade özgürlüğüne değer veriyordur. Bir ülke ifade özgürlüğüne değer verirse medeniyet merdiveninde yukarılara tırmanacak demektir. Türkiye artık bu gerçeği anlamalıdır. Türkiye’de yaşayan ve medeni olmaya önem ve değer veren bütün insanlar bunu kavramalı ve gereğini yapmaya bir an evvel başlamalıdır. Fikir ve bilim adamlarını, yazar- çizerleri, kanaat açıklayanları taciz eden, düşünce suçlusu konumuna düşüren, mahpuslara tıkan, insanları ağzını açmaktan korkar hale getiren hiçbir ülke medeni ülkeler sınıfında yer alamaz.(Yayla, İfade özgürlüğü nedir ve niçin gereklidir? 2008).

Son Sözler

İfade özgürlüğü ve din ve inanç özgürlüğü arasında sıkı bir bağ vardır, dini inancı ve fikirleri ne olursa olsun herhangi bir dini inancı olmasa dahi bunu ifade edemeyen , örgütlenemeyen ve dini eğitimini özgürce alamayan insanların olduğu bir ülkede diğer hak ve özgürlüklerin de güvence altında olması mümkün değildir. Türkiye temel hak ve özgürlükleri bir hayli kısıtlayan bireyi değil devleti ön plana çıkaran- bir çok değişikliğe uğrasa dahi -12 eylül 1980 darbe anayasasından kurtulmalı ve toplumun bütün kesimlerini kapsayıcı toplumsal mutabakatla oluşturulmuş sivil bir anayasa yapmalıdır. Bu anayasada; bireyin özgürlükleri evrensel normlara uygun ölçüde ve bireyin doğuştan sahip olduğu haklara zarar gelmeyecek biçimde güvence altına alınmalı, laiklik ilkesi toplumun ihtiyaç duyduğu şekilde yeniden düzenlenmeli, din kültürü ve ahlak bilgisi dersi zorunlu olmaktan çıkarılmalı ve ayrıca Diyanet İşleri başkanlığı yeniden yapılandırılarak olması gereken misyona ulaştırılıp yalnızca Müslüman Sünni değil her din ve mezhebin haklarını koruyacak ve onlara eşit mesafede duracak bir yapıya kavuşturulmalı ve diğer din ve mezheplerin de devlet nezdinde eşit olduğu kabul edilmeli ve nihayet kadınların başörtüsü özgürlüğü geri verilmelidir. Aksi durumda Türkiye daha birçok insan hakları ihlalleri ile anılan bir ülke olmaya devam edecektir. Çünkü özgürlük ancak hoşgörünün hâkim olduğu topraklarda var olur. John Locke da Hoşgörü üstüne bir mektup’ta, devletin bütün dinlere eşit mesafede olması gerektiğinden söz etmiş ve tüm bireylerin inancı ne olursa olsun eşit haklara sahip olması gerektiğini vurgulamış, devletlerin dini inanç ve özgürlükler konusunda görevlerini ve durmaları gerektiği yeri belirtmiş ve eserinde şu sözlere yer vermiştir:

‘’Hiç kimse, ne tek tek kişiler, ne kiliseler, hatta ne de devletler, din vesilesiyle birbirlerinin dünyevî mallarına ve sivil haklarına tecavüz etmek yetkisine sahiptirler. Başka kanaatte olanlar, böylece, insanlığa nasıl öldürücü bir ihtilâf ve savaş tohumu ektiklerini, sonsuz düşmanlıkları, yağmaları ve katliamları nasıl tahrik ettiklerini kendi başlarına iyice düşünsünler. Bu düşünce, egemenliğin zorla tesis edilmesi ve dinin silâh gücüyle yayılması gerektiği fikrine üstün gelmedikçe, insanlar arasındaki ortak dostluk korunamayacağı gibi, ne barış ne de güvenlik tesis edilebilir.’’

Erdi ORHAN

REFERANSLAR
ASHFORD, Nigel, Özgür Toplumun ilkeleri, Liberte Yayınları, 2009
Liberal Düşünce Toplululuğu, Rapor: Dinlerararası İlişkiler: Seküler ve Demokratik Bir Sistemde Barış içinde bir arada yaşama özgürlüğü, 2005, (http://liberal.org.tr/incele.php?kategori=MTg=&id=NjUz)
LOCKE John, Hoşgörü Üstüne bir Mektup, çev.Melih Yürüşen, Liberte Yayınları, 2007
(http://www.ozgurtoplumundegerleri.com/res/John_Locke_Hosgoru_Ustune_Bir_Mektup.pdf)
SAMBUR, Bilal, Bir özgürlük sorunu olarak zorunlu din dersi, 2007
(http://www.ozgurtoplumundegerleri.com/res/Bilal_Sambur_Bir_Ozgurluk_Sorunu_Olarak_Zorunlu_Din_Dersi.pdf)
SAMBUR,Bilal, Cemevleri Dedelerin Statüsü AB ülkelerindeki Uygulamalar,Liberal Düşünce,Sayı 61-62, Kış-Bahar 2011: s.97-110
TÜRKÖNE, Mümtaz’er, Siyaset, Opus Yayınları, 2009
YAYLA, Atilla, İfade Özgürlüğü nedir ve niçin gereklidir?, İlkbahar 2008, Liberte Yayınları, sayı 50, 159-176.
(http://www.ozgurtoplumundegerleri.com/res/Atilla_Yayla_Ifade_Ozgurlugu_Nedir_ve_Nicin_Gereklidir.pdf)
http://www.inhak.adalet.gov.tr/istatistikler/2011_ist/01.pdf