İstanbul’un Fethinin Manevi Mimarları

Prof. Dr. Ahmet ŞİMŞİRGİL

Fatih Sultan Mehmed, devrin en büyük âlim­lerinden dersler alarak, kudretinin şuurunu taşıyan, ne istediğini bilen hakikî bir devlet adamı olarak yetişti. Onun, “İstanbul’un fethine değil, zamanımda Akşemşeddin gibi bir âlimin bulunduğuna sevinirim” sözü, mâna erlerine verdiği değeri ve dayandığı güç kaynaklarını ifade eder.

Şüphesiz İstanbul fethinin en bü­yük manevî mimarı “İstanbul muhakkak fethedilecektir. Bu fethi yapacak kumadan ne güzel kumadan ve onun askerleri ne gü­zel askerlerdir” diye buyuran Resulullah efendimizdir.

Gerçekten Hazreti Peygamber’in bu ha­disinde vuku bulacağı müjdelenen, hü­kümdar ve askeri övülen fethi mübin için, daha İslâm’ın ilk asrından itibaren çeşitli teşebbüslerde bulunulmuş. Hadis-i şerifteki “Ni’mel emir” (ne güzel hükümdar) ve “ni’mel-ceyş” (ne güzel asker) olmak için âdeta yarışılmıştır.

İlkini II. Emevî halifesi Yezid bin Muaviye’nin başlattığı, 669 baharında­ki muhasaraya. Hazreti Peygamber’in bay­raktarı Ebâ Eyyubü’l-Ensarî de katıl­mış ve İstanbul surları önünde şehid düşmüştür. Bu büyük sahabi, vefat et­meden önce nâaşının mümkün olduğu kadar ileri götürülmesini ve Hıristiyan toprağında gömülmesini vasiyet etmiş­tir. Böylece hadislerle kudsiyet kazanan İstanbul’un dinî ehemmiyeti, Ebâ Eyyub’un mezarından sonra daha da artmıştır.

Nitekim bu seferle başlayan kuşat­malar, asırlarca pek çok İslâm devleti tarafından devam ettirilmiş ve İstanbul Müslümanların kızıl elması olmuştur.

Nihayet bundan 558 yıl önce, Os­manlı Sultanı II. Mehmed, teknik ve askerî alanlarda gösterdiği üstün başa­rılarla, bin yıllık Bizans devletine son verip, İstanbul’u yeni payi­taht olarak Türkler’e kazandır­mıştır.

İstanbul’un fethi nasıl gerçekleşti denildiğinde, şüphesiz güçlü surları sarsan ve yıkan şahî toplar, dehşet verici yürüyenler kuleler günümüzde dahi akıllara durgunluk verecek bir şekilde karadan yürütülen gemiler, nihayet Fatih’in dehâsı ve Os­manlı askerinin sınır tanımaz cesareti hatırlanır ve ifade edilir. Ancak bir de ortada görülmeyen ve çok uzun zaman alan hazırlıklar devresi vardır ki, bu dö­nemin de iyi idrak edilmesi gerekmek­tedir. Çünkü hiçbir başarı zahmetsiz ve kolay kazanılmaz. Bu itibarla, şehzade Mehmed’i 21 yaşında İstanbul’un fatihi sıfatını kazanmaya hazırlayan hocaları üzerinde önemle durmak gerekir.

Sultan II. Murad

Altıncı Osmanlı padişahı ve Şehza­de Mehmed’in babası. Her İslâm hü­kümdarı gibi, onun da kalbi, İstanbul’u fethetmek ve Hazreti Peygamber’in müjde­sine kavuşmak aşkıyla yanıyordu. Bu maksatla, 1422 yılında şehri kuşatacak, fakat Anadolu beyliklerinin isyanları sebebiyle teşebbüsü yarım kalacaktır.

Rivayete göre Murad Han, devrin büyük âlimi Hacı Bayram-ı Veli’den İstanbul fethinin kendisine nasip olma­sı için dua istedi. Hacı Bayram-ı Veli ise “Padişahım o mübarek fethi ne sen ne de ben göremeyiz” dedikten soma, o sırada dışarıda oynamakta olan çocuk yaştaki Mehmed’i işaret ederek. “İşte bu çocuk ile bizim Köse (Ak­şemşeddin) görürler” demişti.

II. Murad Han, belki de bu müjde sebebiyle, oğlu Mehmed’in eğitimine özel bir itina gösterdi; devrin en kıy­metli hocalarından dersler aldırdı. Onu 1443 yazında, henüz 12 yaşında iken idarî işlerde tecrübe kazanması için Manisa’ya vali olarak gön­derdi. Ertesi sene, Osmanlı tarihinde görülmemiş bir uygu­lamayla, saltanattan çekilerek oğlunu tahta oturttu. Böylece, onun her bakımdan bu büyük müjdeye kavuşacak hale gelmesine, bilgi ve beceri kazanmasına yardımcı ol­du. Bilahare gelişen olaylar sebebiyle tekrar idareyi ele alan Murad Han, gerek Anadolu ve gerek Bal­kanlar’ da sulh ve sü­kunu da sağlaya­rak, oğlu Mehmed’e İs­tanbul fethine giden yolu açtı.

Molla Yegân

Gençliğinde Aydın ilinde öğrenimine başlayıp Molla Fenari’nin yanında yetişmiş ve Bursa’da çeşitli medreselerde müderrislik etmiştir. Hanefî mezhebi fıkıh alimlerinin büyüklerindendir. Molla Fenari’nin vefatından sonra başmüderris ve Bursa kadısı oldu. II. Murad Han, bu kıymetli ilim adamını çok sever ve ona sık sık ihsanlarda bulunurdu.

Şehzade Mehmed’in ilk hocası ol­duğu rivayet edilen bu değerli âlim müstakbel taht sahibine uzun zaman ders vermiş ve çağının en gerekli bilgi­lerini en üst seviyede öğretmiştir. 1457 yılında Bursa’da vefat ettiği sanılan Molla Yegân’ın kabri Yıldırım İmareti yanındadır.

Molla Husrev

XV. asrın ikinci yarısı içinde yeti­şen Molla Husrev, şehzade Meh­med’in ikinci hocası olup, fıkıhta en yüksek ilim adamlarındandır. Bursa’da müderrislik yapmış, Edirne kadılığında bulunmuş ve Sultan II. Mehmed’in ilk hükümdarlığında kazasker tayin olun­muştur.

II. Murad’ın yeniden tahta geçmesi üzerine, o da kendi isteği ile kazasker­ler ayrılarak, şehzade ile birlikte Manisa’ya gitmiştir. Bu büyük âlimin ilminden çok istifade eden Fatih, kendi tabirince ona!.. “Zamanın İmam-ı Azamı” diye hürmet eder, hatta camide karşılaşsalar ayağa kalkardı.

1480 yılında İstanbul’da vefat eden Molla Husrev’in kabri Bursa’da, Emir Sultanın doğusunda, kendi yaptırdığı medresenin bahçesindedir.

Molla Güranî

Osmanlı Devletinin beşinci şeyhülislâmıdır. Suriye’nin Güran kasabasına bağlı bir köyde doğdu ve buraya nisbetle Gürani olarak anıldı.

Bağdad, Diyarbekir, Hayfa ve Şam’da meşhur âlimlerden ilim tahsil eden Molla Güranî, hadis ve fıkıh ilimlerinde otorite olarak yetişti. Kahiredeki medreselerde ders verirken, Molla Yegan ile tanıştı. Bu olgun ve ciddi âlimi çok beğenen Molla Yegân, ona birlikte Anadolu’ya gitmelerini teklif etti. Böylece Bursa’ya geldiler.

Molla Yegân. II. Murad Han’ın huzuruna çıktığında. “Gezip gördüğün yerlerden bize ne hediye getirdin?” sualine muhatap kalmıştı. Bunun üzeri­ne, dışarda hazır bekleyen Molla Güranî’yi içeri aldı ve “Tefsir, hadis ve fıkıh ilminde iyi yetişmiş bu âlimi ge­tirdim” diyerek takdim etti. Molla Gü­ranî ile görüşen padişah da, ciddiyetine ve ilmine hayranlık duyduğu bu büyük zâtı, oğluna hoca tayin etti.

Bilgi kayıtsızlığına karşı asla müsa­maha tanımayan Molla Güranî’nin ilk derse elinde bir değnekle girdiği ve şeh­zadenin hayreti karşısında “okumakta gevşeklik gösterirse padişah babası­nın emriyle buna müracaat edeceği­ni” söylediği rivayet edilmektedir.

Sultan Mehmed, tahta çıkışı sıra­sında, bu çok takdir ettiği ve sevdiği ho­casına vezirlik teklifinde bulunmuş, il­mi bırakıp ikbale ayak basmaktan her zaman çekinmiş olan Güranî ise “Bunca beyler vezirlik için çalışırlar, onların ümidlerin kırmak doğru ol­maz” diyerek kabul etmemiştir.

1488 yılında İstanbul’da vefat eden Molla Güranî’nin kabri, Aksaray-Topkapı arasındaki kendi yaptırdığı Camii’nin önündedir.

Akşemseddin

Halk arasında Ak-Şeyh olarak tanı­nan Akşemseddin, H. 792 (M. 1390) yılında Şam’da doğdu. Ulema ve şeyh­lerden meydana gelen nesebi, Hazreti Ebu-bekir’e kadar uzanmaktadır. Din ilimle­ri yanında tıp tahsilini de tamamlayarak tabib-i ebdân oldu. Tıp tarihinde mik­rop fikrini ilk defa ortaya atan Akşem­seddin, hastalıkların bu yolla bulaştığı­nı belirtmiştir.

Seyhi Hacı Bayram-ı Velinin işa­reti üzerine şehzade Mehmed’in eğiti­mi ile ilgilenen Akşemseddin, ona özellikle tasavvuf dersleri vermiştir. Akşemseddin 1459-1460 yılında Bolu’nun Göynük ilçesinde vefat etmiştir.

Molla Ayas, İbnü’t-Temcid, Çele bizâde Abdülkadir, Molla Hasan Samsunî, Sinanüddin Yusuf, Hocazâde, Ali Tusî ve Bursalı Ahmed Pa­şa Sultan II. Mehmed’in diğer meşhur hocalarıdır.

“Ya ben Bizans’ı alırım…”

Adı geçen hocalardan güzel bir eği­tim ve terbiye gören şehzade Mehmed matematik, hendese, hadis, tefsir, fıkıh, kelam ve tarih ilimlerinde en iyi bir şe­kilde yetişti. Arapça, Farsça, Latince, Yunanca, Sırpça ve İbranice’yi öğrendi. Top dökümcülüğü sanatında uzman ol­du.

Tarih ve Coğrafya alanında kendini yetiştirip, geçmiş hükümdarların başla­rından geçenleri öğrenerek tecrübe ka­zandı. Dünya cihangirlerinin hayatları­nı dikkatle inceleyerek bunların doğru ve yanlış hareketlerine hakkıyla vâkıf oldu ve onların tecrübelerinden istifade etti. Ayrıca, seçme subaylardan ok at­mayı, kılıç kullanmayı, ata binmeyi ve her çeşit savaş usûlünü öğrendi. Böyle­ce saltanatının daha ilk günlerinde, kudretinin şuurunu taşıyan ve istediğini bilen hakikî bir devlet reisi olarak orta­ya çıktı.

Nitekim 54 gün devam eden İstan­bul kuşatması sırasında karşılaştığı ha­diseler karşısında gösterdiği tavırlar, al­dığı bu yüksek eşitimin bir semeresidir.

Daha kuşatma hazırlıkları devresinde. Rumeli hisarının yapımını engellemek için ge­len Bizans elçilerine şöyle di­yordu:

Gidiniz, efendinize söy­leyiniz ki, şimdiki Osmanlı padişahı kendinden önceki­lere hiç benzemez. Benim kudretimin eriştiği yerlere imparatorunuzun hayalleri bile yetişemez.

Kuşatmanın son günlerin­de ise, Bizans İmparatoru Konstantin yeni bir barış teklifinde bulundu. Kuşatma­nın kaldırılması ve sadece İs­tanbul’un kendisine bırakıl­ması kaydıyla, en ağır şartları kabule ve her fedakârlığı yap­maya hazır olduğunu bildiri­yordu. Padişah ise kararını şu cümle ile elçilere anlattı:

Ya ben Bizans’ı alırım, ya Bizans beni!..

Fatih’in güç kaynakları

İşte kuvvetli bir iman, azim ve irade sahibi, temkinli ve verdiği kararı mutlak su­rette tatbik eden bir şahsiyet olan Sultan II. Mehmed 24 Mart 1453 Cuma günü muhteşem ordusu ve muazzam topları ile Edirne’den İstanbul’a doğru harekete geçti. Yanında Akşemseddin, Molla Güranî, Akbıyık Sultan ve müridleriyle beraber devrin diğer tanınmış şeyhleri de vardı. Bu mâna erleri arasında Akşemseddin’in bulunması, gerek padi­şahın, gerek ordunun maneviyatını yükseltmiştir. Akşemseddin’in, uzayan kuşat­manın en sıkıntılı anlarında, zaferin yakın olduğu müjdesiyle sabredip gayret göster­mesi için Sultan Mehmed’e söylediği sözler ve yazdığı mektupların etkisi, fethin gerçekleşmesinde şahî topla­rın payından daha az değildir.

Fatih Sultan Mehmed’in fethin hemen akabinde Akşemseddin için söylediği şu sözler, onun şahsında, bu mâ­na adamlarının kıymetini göstermekledir.

Bende gördüğünüz bu sevinç ve mutluluğu İstanbul’un fethine sevi­nir sanmayın. Zamanımda Akşemseddin gibi bir alimin bulunduğuna sevinirim.

Fatih, bir şiirinde ise, güç ve kuvvet kaynaklarını şu ifadelerle göstermekte­dir.

Fazl-ı Hakk u himmet-i cünd-i ricâlullâh ile
Ehl-i küfrü ser-te-ser kahr eylemektir niyetim
Enbiyâ vü evliyaya istinâdım var benim
Lûtf-ı Hak’dandır hemân ümmîd-i feth u nusretim. 
PAYLAŞIN:
1959′da Boyabat’ta doğdu. İlk, orta ve lise tahsilini aynı yerde tamamladı. 1978′de girdiği Atatürk Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü’nden 1982′de mezun oldu. 1983′te aynı bölümdeki Yeniçağ Anabilim Dalı’nda Araştırma Görevlisi olarak vazifeye başladı. 1985′te Yüksek Lisansı’nı tamamladı. 1989′da Marmara Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü’ne naklen geçiş yaptı. 1990′da “Osmanlı Taşra Teşkilatı’nda Tokat (1455-1574)” isimli çalışmasıyla Tarih Doktoru ünvanını aldı. 1997′de “Uyvar’ın Osmanlılar Tarafından Fethi ve İdaresi” isimli takdim teziyle Doçent oldu. Seyyid Muradi’nin kaleme aldığı Barbaros Hayreddin Paşa’nın gazalarını “Kaptan Paşa’nın Seyir Defteri” ismiyle sadeleştirerek, ayrıca Osmanlı tarihi ile ilgili“Kayı I”, “Kayı II”, “Kayı III”, Kayı IV, “Taşa Yazılan Tarih Topkapı Sarayı” ve “Ahmed Cevdet Paşa ve Mecelle” ile “Slovakya’da Osmanlılar” adlı eserlerini yayınladı. 2003′te Profesör kadrosuna atanan Şimşirgil’in Osmanlı şehir tarihi, siyasi hayatı ve teşkilatı ile ilgili çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda ilmi makalesi bulunmaktadır. Halen Marmara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nde Öğretim Üyesi görevine devam etmektedir. Evli ve üç çocuk babasıdır.