Kudret ve Şahsiyet Kaynakları Işığında: Fatih Kimdir?

Zihniyeti ve tabiatı itibariyle hamleci bir ruh… Terakki ve tekamülden zevk alan bir hakan… Nefsini ehline teslim etmiş bir derviş… Tıpkıaskerî fetihleri gibi, ilim adına açtığı savaşta da bir şeyhler, dervişler, âlimler, edibler, sanatkârlar ordusu kurmuş ve bu kutlu orduya da serdar olmuştu.

19 yaşında yedinci Osmanlı padişa­hı olarak tahta çıkan; 21 yaşında İstan­bul’u fethetmek suretiyle, milletine dün­yanın en güzel beldesiyle birlikte ebedî bir vatan kazandıran; İsfendiyar Beyli­ği’ne son verip Trabzon Rum İmparatorluğu’nu ortadan kaldıran; Yunanis­tan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, (Belg­rad hariç) Sırbistan, Eflâk ve Boğdan’ı zapteden; Kırım’ı Osmanlı tâbiiyetine alarak Karadeniz’i bir Türk gölü haline getiren; Otlukbeli’nde Uzun Hasanı mağlup ederek devletinin doğudaki şev­ketini artıran; Venedik’in Batı Ege’deki alınmaz denilen üssü Eğribozu zapte­dip, denizlerdeki üstünlüğüne bir daha geri gelmemek üzere son veren; Otran­to’yu fethettirip İtalyan devletçiklerini kendisini selamlamaya hazırlayan; 30 senelik padişahlığında 25 kez sefere çı­kıp iki imparatorluk, dört krallık ve onbir prensliği ülkesine katan FATİH kimdir? Nasıl ve ne şekilde yetiştirilmiş­tir? İdealleri nedir? Kuvvet ve kudret kaynakları nelerdir? Bu soruların ceva­bını öncelikle Fatih’in eğitimden başla­yarak çözmeye çalışacağız.

ŞAHSİYETİNİ İNŞA EDEN HOCALAR

Küçük yaşta tahsiline ve yetişmesi­ne çok ehemmiyet verilen Şehzade Mehmed, devrin en mümtaz alimlerin­den ilim öğrendi. Okumaya başlayacağı gün, Çandarlı Halil Paşa kendisine sır­malı bir cüz kesesi gönderdi. İlk hocası Hanefiî mezhebi fıkıh alimlerinin bü­yüklerinden Molla Yegan‘dır. Bu de­ğerli alim, müstakbel taht sahibine uzun zaman ders vermiş ve çağının en gerek­li bilgilerini en üst seviyede öğretmiştir. Yine fıkıhta devrin en yüksek ilim adamlarından Molla Hüsrev, şehzade­nin ikinci hocasıdır. Bu büyük alimin il­minden çok istifade eden Fatih ona: “Zamanın İmam-ı Azamı” diye hür­met eder karşılaştığı yerde ayağa kal­kardı.

Şehzade Mehmed daha sonra meş­hur din ve fen alimi Akşemseddin’in terbiyesine verildi. Akşemseddin, şeh­zadenin her şeyi ile bizzat ilgilenirdi.

Ona, diğer ilimlerin yanısıra özellikle ta­savvuf dersleri ve terbiyesi vermiştir. İstanbul’un fethi sırasında orduda yer ala­rak, uzayan kuşatmanın en sıkıntılı anlarında zaferin yakın olduğunu müjdele­yip Sultan Mehmed’in sabrını ve gayretini artırmıştır. Fetihten sonra ise Eyüp Sultan hazretlerinin kabrini belirle­yerek Müslümanlara ikinci bir fetih he­yecanı yaşatmıştır. Fatih de henüz 21 yaşında böyle büyük bir başarıya imza­sını atmış bir cihangir iken “Bende gördüğünüz bu sevinç ve mutluluğu İs­tanbul’un fethi dolayısıyla sanmayınız. Zamanımda Akşemseddin gibi bir alimin bulunduğuna sevinirim” di­yerek aldığı yüksek terbiyeyi göstermiş­tir.

Şehzade Mehmed’in yetişmesinde önemli rolü olan alimlerden biri de ha­dis ve fıkıh ilimlerinde büyük bir otorite olan Molla Gürani‘dir. Bilgi kayıtsızlığı­na karşı asla müsamaha tanımayan Molla Gürani’nin, ilk derse elinde bir değnekle girdiği ve şehzadenin hayreti karşısında: “Okumakta gevşeklik gös­terirse padişah babasının emriyle bu­na müracaat edeceğini” söylediği riva­yet edilmektedir. Şehzade Mehmed’in mizacının sertliği, Molla Gürani’nin tatlı-sert eğitim metoduna yenilmiş ve şehzade, kısa bir süre sonra dört elle il­me sarılmış; dinlenirken de teknik işler­le uğraşmaya başlamıştı. Molla Ayas, İbnü Temcid, Çelebizâde Abdülkadir, Molla Hasan Samsunî, Sinanüddin Yu­suf, Hocazâde, Ali Tusî ve Bursalı Ahmed Paşa Sultan II. Mehmed’in diğer meşhur hocalarıdır.

İşte genç hükümdar, çocuk yaşın­dan itibaren ilim, irfan, hikmet, kuman­danlık ve sanat erbabı tarafından feyzi­ne feyz katılarak yetiştirilmişti. Fatihin şahsiyetini anlamak isteyenler önce ye­tiştiren hocalarını çok iyi bilmek ve ta­nımak zorundadırlar.

Zîra, kişi, aldığı terbiyenin ve ders gördüğü hocalarının bir aynasıdır. İcra­atları bu eğitim ve terbiyenin bir tezahü­rüdür. Dolayısıyla Fatih’in şahsiyeti ile ilgili noktalan gözden geçirirken bu ger­çekler daha iyi anlaşılacaktır.

BİR “CİHAD-I EKBER” MÜCAHİDİ

Fatih gibi her türlü ilimle mücehhez olarak yetişmiş, dolayısıyla alim sıfatına mazhar olmuş bir şahsın en temel özel­liği ilme açık olmasıdır. Ayrıca bu İslâmiyet’in de açıkça emrettiği bir husus­tur. Zîra İslâmiyet, ilmin tâ kendisidir. Kur’an-ı Kerim’in pek çok yerinde, ilim emredilmekte, ilim adamları övülmektedir. Bir ayet-i kerimede mealen “Bi­lenlerle bilmeyenler hiç bir olur mu? Bilenler elbette kıymetlidir!” (Zümer Suresi:9) buyuruldu.

Peygamber efendimizin de “Beşikten mezara kadar ilim öğreniniz” ve “İlim Çin’de de olsa alınız” şeklindeki hadisleri ilmin önemini belirten sözle­rinden sadece ikisidir. İşte Fatih, İstan­bul’un fethinden hemen sonra, gerek burada gerekse fetihlerinin yanısıra İm­paratorluğun hemen her beldesinde il­mi inkişafa büyük bir ehemmiyet ver­miştir.

Fatih, öncelikle yeni başkentini bir ilim merkezi yapmak için camiinin etrafında yüksek sekiz medrese ve bu med­reselerin arkasında da “Tetimme” adıy­la bilinen sekiz küçük medrese inşa et­tirmişti. Böylece caminin iki yanında toplam on altı medrese olup ayrıca ba­tı tarafına bir de darütta’lim (sıbyan mektebi) kurmuştur. Medresenin vakfi­yesinden, bu külliyenin tam teşekküllü bir eğitim merkezi olarak ve burada eği­tim göreceklerin onun dışına çıkma ihtiyacını duymayacak şekilde düzenlen­diği; dolayısıyla yeme, içme, barınma ve tedavi görme konusunda bütün ihti­yaçların görüleceği kütüphane, imaret ve darüşşifa gibi müesseselerin eksiksiz olduğu görülmektedir. Yine vakfiye de Fatih, İstanbul’un fethini cihâd-ı asgar (küçük cihad), bu imar ve eğitim hamle­sini ise cihâd-ı ekber (büyük cihad)’e benzeterek Peygamberimizin bir hadisi­ne işaret etmiş ve ilme verdiği önemi bir kez daha göstermiştir. O dünyanın en meşhur ilim adamlarını bu medrese­lere celbeder bu hususta maddî fedakarlıktan çekinmezdi. Meşhur matematik ve astronomi alimi Ali Kuşçu ile kelam alimi Alaaddin Tusi böyle bir gayretin neticesinde İstanbul’a gelmişlerdi. Za­man zaman âlimleri davet ederek ilmî sohbetler, tartışmalar yaptırırdı. Bazan müşkül mevzular vermek suretiyle alim­lere risaleler yazdırır ve bunları tetkik ederdi. Fatih, ilmî meselelerde din ve mezhep farkı gözetmeksizin Batılı ve Doğulu bütün ilim adamlarına sarayın kapısını açardı. Sarayında biri Latince, diğeri Yunanca bilen iki katip bulunu­yor ve bunlar padişaha eski çağlar tari­hini okuyorlardı. Plutarkhos’un “Meş­hur Adamların Hayatı” isimli eseri Fa­tih’in emriyle Yunanca’dan Türkçeye çevrilmiştir. Yine padişahın emriyle bü­yük astronomi ve coğrafya bilgini Batlamyus’un eseri de Türkçeye tercüme olunmuştur. Bu eseri çeviren filozof Amirutzes, oğlu ile birlikte Rumca ve Arapça isimlerle hazırlanmış olan bir dünya haritasını da Fatih’in emri üzeri­ne tamamlayarak padişahın ihsanlarına kavuşmuşlardır.

GÜLÜNÇ BİR TEKLİF

Fatih’in, aldığı dinî eğitimin neticesi olarak, ilme karşı gösterdiği bu hassasi­yeti Avrupalılar’ın, hele hele 17. asırda dahi dünya dönüyor diyenleri takibe al­dıran kilise zihniyetinin anlaması müm­kün değildi. Onlar, Fatih’in Hristiyanlara karşı gösterdiği hoşgörüyü ve ilim adamlarına tanıdığı hakları onun bu di­ne alâkası olarak anlamışlardı. Netice­de, Papa II. Pius’un Fatih’e gönderdiği iddia edilen bir mektupta: “Seni bütün ölümlülerin en büyük, en güçlü ve en ünlüsü yapmak için küçücük bir şey kafidir. O şey nedir diyeceksin; bunu bilmek güç değildir, seni vaftiz etmek için birkaç damla su. Bundan sonra seni bütün doğunun ve Bizans’ın İm­paratorluğuna nasbedeceğiz” şeklin­deki sözlerle Fatih, Hristiyanlığı kabule davet edilmişti.

“Dünyada tek bir bin, tek bir dev­let, tek bir padişah ve İstanbul da ci­hanın payitahtı olmalıdır” diyerek ci­han hakimiyeti mefkuresini, i’lâ-i kelimetullah aşkını ortaya koyan bir padi­şahın “birkaç damla su” için bu ideal­lerden vazgeçeceğini sananlar ne kadar zavallıdır. Ya buna günümüzde dahi inananlara ne demeli…

BU DÜNYADAN MAKSAT NE?

Fatih Sultan Mehmed, hocası Akşemseddin’den tasavvuf dersleri alarak yetişmiş, Onun sayesinde ruhî terbiyesi­ni tamamlamıştır. Bu terbiyeni bir neti­cesi olarak Fatih bütün sebeplere yapı­şır, sonra işlerini Hakk’a ısmarlardı. Bu­nun için O,

“Fazl u Hakkı himmeti cündi Ricalullah ile
Ehl-i küfrü serteser kahreylemektir niyyetüm.”
demektedir. Hiçbir işinde nefsinin arzu­larını düşünmez, hep Rabbinin rızasını gözetirdi.
Nefs-i mal ile nola kılsam cihanda ictihad
Hamdülillah var gazaya sad hezarân rağbetim

beyti bunu ne güzel açıklamaktadır.

İstanbul’u fethederek Peygamber Efendimizin müjdesine nail olan, Hz. Eba Eyyüd el Ensari’nin kabrinin bulu­nuşu ile hocası Akşemseddin’e daha büyük bir hayranlık duyan Fatih, tale­beliği devam ettirmeyi arzulamıştır. Akşemseddin ise:

“Sultanım, sen bizim tattığımız lezzeti tadacak olursan saltanatı bıra­kırsın. Devlet işlerini tam yapamaz­sın. Din-i İslâm’ı yapma işi yarım ka­lır. Müslümanlar’ın rahat ve hayır içinde yaşayabilmeleri için devletin ayakta kalması şarttır. Seni talebeli­ğe kabul edersem, düzen bozulabilir, halkımız perişan olabilir. Bunun ve­bali büyüktür. Allahü teala’nın gaza­bına maruz kalabiliriz.” diyerek, tekli­fini reddetmiştir.

Bu şekilde bir tasavvuf terbiyesi ile yetişen Fatih, dünyanın en adil hüküm­darlarından biri olmuş; insan hak ve hürriyetlerine, günümüzde dahi misline hasret kalınan şeklinde fiilî saygı göster­miş, hakimiyeti altına giren milletlere tam bir dil, din ve vicdan hürriyeti tanı­mıştır.

Ancak o yine tasavvuf elinin bir ni­şanı olarak sürekli insanlar arasındadır, devlet işlerini, halkın müşkillerini çözerken devamlı Rabbi ile beraberdir. Kul­luk vazifelerini ihmal etmemektedir.

Zülfünün zencirine bend eyledi şahım beni
Kulluğundan etmesin azad, Allahım beni

beyti bu duygularını çok güzel yansıt­maktadır. Yine onun,

Ahiret kesbeylemektir dâr-ı dünyadan garez
Yoksa ey zâhid nedir, bildin mi ukbadan garez?
Mal u mülki terkedip gitsen gerekdir akıbet
Pes nedir dünya için ey hâce, dünyadan garez
Her ne kim görsen, tealluk bağlama, kılma karar
İbret almaktır dila, seyrü temaşadan garez

gibi beyitleri dünyalık olarak nihayete ulaşmış bir şahsın bu dünyanın geçicili­ğini, boş olduğunu, ona takılıp kalma­mak gerektiğini düşünüp Hak’ta fani ol­ma sırrına ulaşmak isteğini açık bir bi­çimde belirtmektedir.

Ey kuzeyden esen rüzgâr!

Fatih Sultan Mehmed, cihan padişahı olmakla beraber fevkalâde alçak gönüllü idi. Alim ve ulemaya karşı saygısı ve hürmeti bü­yüktü. Feyiz ve himmetine kavuşabilmek için Horasanlı büyük âlim ve veli Nureddin Abdurrahman Cami (Molla Cami’ye mektup yazmış ve kendisini İstanbul’a davet etmişti. Molla Camî’nin, divânında. Fatih Sultan Mehmed için yazdığı şiir, Fatih’in, bu büyük velinin nazarındaki değeri yanında Osmanlı Türk dünyası dışında nasıl tanındığının da bir göstergesidir.

“Ey kuzeyden esen rüzgâr! Ne hoş koku­lar getiriyorsun.
Haydi arzuların kıblesi olan semte doğru es!
Ilık nefesine samimiyet kokularını karış­tır.
Ve hep İhlas yolundan giderek hedefe ulaş.
Rica ve dua denklerini Horasan’da bağla­dıktan sonra.
Rum diyarına doğru yürü.
Yolda, bu yolun usûl ve erkanını öğren.
Büyüklerin yetiştiği dergâhın nerede olduğu­nu sor.
Oraya varınca yüzünü hizmetçilerin ayak tozlarına sür.
İzin isteyip, yeri öperek huzura gir.
O cihad eri, gazi padişahın önünde hik­metler saçarak söze gir ve;
“Ey mertebesi yüksek padişah!
Sana dün­ya mülkü, atalarından kalma bir mirastır” de.
Dünyada pek az kimse, böyle büyüklük ve ihtişam tahtında senin gibi feyz verme ol­gunluğuna sâhib olabilmiştir.
Sünnet-i seniyyenin her tarafa yayılması senin gayretinle oldu.
Küfük yuvaları, kiliseler, yine senin him­metinle camiye çevrildi.
Harblerdeki isabetli tedbirlerinle, küfür ve sapıklık kal’alarını kökünden yıktın.
Daima şefkat ve merhamet tarafına yö­nelmiş,
kötü huylardan temizlenmiş bir padi­şahsın.
Seni kıskananların aksine her türlü hik­met, şeref,
yiğitlik ve cömertlik sıfatları sende toplanmış.
Cömertlikte derya gibisin, sanki altın ma­denisin.
Hatta deryadan da altın ocağından da cömertsin.
Şu gök kubbenin zirvesi var oldukça ve dünya yerinde durdukça,
Allahü Teala, gönlüne uygun ihsanlarda bulunsun, dünyanın şerefi ayaklarının altına serilsin, dilerim.
Ey etrafa amber kokuları saçan seher rüz­gârı!
Madem ki duâ ve sena demetleri diziyor­sun,
Bu garip şiirlerden birkaçı o selim akıllı edîb padişaha lâyık ola.
Sana emanet ettiğimiz bu garip armağan­ları sultanın meclisine götür.
Bu kıymetsiz hediyemi onun yüce ve şe­refli huzuruna sunarken, de ki:
Karınca, muhabbet ve sadâkat yönün­den,
Süleyman aleyhisselamın katma yarım çekirge ayağı gönderdi.
Nitekim “Armağanlar, gönderenin değe­riyle ölçülür”
diyerek sözü bitirmeye bak.
Fazla ısrar etme. Lütfen selam ve hürme­timi söyleyerek kelâma son ver.”

Mevlana Abdurrahman Cami’yi çok se­ven Fatih onu Anadolu’ya davet etti. Molla Cami, Konya’ya geldiğinde Fatih’in vefat ha­berini alınca büyük bir teesürle geri dönmüş­tür.

EL MUZAFFER DAİMA

Fatih, babasının ve kendinden ön­ceki Osmanoğulları’nın tek gayelerinin din-i İslâm’ı yaymak olduğunu ve kendi­sine de bu ulvî gayeyi miras bıraktıkları­nı pekala biliyordu. Trabzon Rum İmparatorluğu’nu fethetmeye giderken Zigana dağlarında yaya yürümek zorunda kalmış ve büyük müşkilat çekmişti. Bu sırada, Uzun Hasan’ın annesinin “Ey oğul! Bir Trabzon kalesi için bu zahmete değer mi? Burasını da gelinime bağışla” sözüne karşı:

“Hey ana! Sen bizi Trabzon kale­si için mi bu eziyeti çekiyor zanneder­sin. Bu zahmet din yolunadır. Zîra bi­zim elimizde İslâm kılıcı vardır. Eğer bu zahmeti ihtiyar etmezsek bize ga­zi demek yalan olmaz mı?” diyen Fa­tih, kendisini haklı olarak, yeryüzüne İs­lâm’ın hak ve adalet prensiplerini yay­mağa memur addediyordu.

Fatih, Karamanoğulları ve Batılı Hristiyan devletlerle ittifaklar yaparak Osmanlı topraklarına tecavüzlerde bu­lunan Akkoyunlu Uzun Hasan’a gön­derdiği mektubunda ise şöyle sesleni­yordu:

“Bil ki bizim memleketimiz İs­lâm yurdudur. Atalarımızdan beri devletimizin çerağı, küfür ehlinin yü­rek yağı ile aydınlanmıştır. Sen eğer Müslümanlar’a karşı kötü maksatlar besliyorsan, sen ve sana yardım edenler iman düşmanlarıdır. Bütün devlet ve İslâmiyet düşmanlarını yok etmek için atımız eyerlenmiş ve kılıcı­mız kuşanılmıştır. Allah, bu kulunu sebep kılarak, senin zulmünü maz­lumlar üzerinden kaldıracaktır…”

Fatih’in saltanattan, padişahlıktan maksadının ve gayesinin ne olduğu, onun kullandığı lakaplarda da görül­mektedir.

O genellikle “Müslümanların reh­beri; Gazi ve mücahidlerin efendisi; Rabbü’l âleminin teyidiyle müeyyed; Saltanat ve hilafet semasının, dünya ve dinin güneşi; Resulullah efendimi­zin sünnetinin muhyii (ihya edeni); İs­lâm dininin naşiri (yayıcısı) Ebü’l-Feth Sultan Muhammed Han” lakaplarını kullanır.

Bu lakaplara layık olmak sevdasıyla gecesini gündüzüne katan Fatih, yap­tırdığı gönül açıcı sarayında pek az ka­labilmiş; hayatını, kurulduğunda dünya­yı titreten çadırlarında geçirmiştir. Sal­tanat müddeti, mühründeki “el-Muzaffer daima” ibaresiyle mükemmel öz­deşleşmiştir.

FATİH’İN DİVÂNINI ANLAMAK

Fatih Sultan Mehmed, devrinin aynı zamanda kuvvetli bir şairidir. Avnî mahlasıyla şiirler yazıyor; şiirleri, küçük bir divân teşkil edecek sayıya varıyordu. Şiirlerinde, sağlam bir İslâm itikadı sezi­lir. Kuran, hadis, fıkıh gibi ilimlerdeki vukufu şiirlerine yansıtmıştır. Şiirlerin­de, zaman zaman tasavvufun esasları görülür. Zikrettiği beşeri güzeller, bazen Cemâl-i Mutlaka uzanan bir çizgide gö­rüntü verirler.

Nihad Sami Banarlı Bey: “Ahmed Paşa, Sinan Paşa, Melîhî ve Necâtî gibi Osmanlı şiir ve edebiyatı­na hamle yaptıran kudretli isimler as­rında hükümdarca şiir söylemek ko­lay değildir” dedikten sonra şunları ifa­de etmiştir: “Bunun için, yaradılışın izninden başka, üstün bir kültüre sa­hip olmak gerekir; Türk, Arap, Acem edebiyatlarını, İslâm ilimlerini, İslâm tefekkürünü, tasavvufu, Şark-İslâm mitolojisini bilmek; aruz ve kafiye ilimlerini öğrenerek fesahat ve bela­gatın inceliklerine vâkıf olmak lazım­dır. Bunlardan başka astronomiden tıb bilgisine, matematikden kimyaya kadar fen bilgilerini, şiiri onlarla bes­leyecek ve şiirde onların akislerini farkedecek kadar kavramış olmak lü­zumu vardır.” Görüldüğü gibi, bütün bu ilimleri kullanarak yazılan şiirleri an­lamak için de aynı ilimlerden az da olsa nasipdâr olmak lazımdır. Yoksa ilimden nasipsiz olanların bu şiirleri açıklamaya çalışmalaRI kendilerini gülünç durumla­ra düşürmektedir.

Nitekim Fatih, Peygamber efendi­mizi methettiği na’tının bir beytinde

“Alnın kamerine yüzün ayına müşabih
Bunca göz ile görmedi bu çarh-ı mualla”

“Yaratılalı şunca zaman olan bu yüksek gökkubbe altında, gelip geçen bunca göz sahibi insanlar, senin ka­mer alnına ve ay yüzüne benzeyen bi­rini daha görmediler” derken beyte:

“Şair, gökkubbede ancak bir tane ay olması gibi sevgilinin de dünyada bir tane olduğunu ifade ediyor. Beyit­te, gökkubbedeki yıldızlar birer göz olarak düşünülüp karanlık gecede her birisinin ay ile varlık kazandıkları imâ ediliyor ki bu manzara câhiliyye devrinde Hazreti Peygamber’in zuhu­ru ve O’nunla yeni bir varlık kazanan ashab-ı kiram mazmununu hatırlatır. Nitekim Hazreti Peygamber bir ha­dislerinde “Ashabım yıldızlar gibi­dir… buyurmaktadır.” şeklinde açıkla­ma getirilmektedir.

BATILI GÖZÜYLE FATİH

Fatih hakkında taassuptan uzak Ba­tılı tarihçi ve yazarların ifadeleri fevkala­de manidardır. İtalyan Langusto yaptı­ğı bir tasvirde Fatih’i, “İnce yüzlü, uzunca boyludur, hürmetten fazla korku telkin eder, seyrek güler, şid­detli bir öğrenme ihtirasına sahip ve alicenaptır. Kendinden daima emin­dir. Türkçe, Rumca ve Slavca konu­şurdu. Harp sanatından çok hoşlanır­dı. Her şeyi öğrenmek isteyen zeki bir araştırıcı idi. Soğuğa, sıcağa, açlı­ğa, susuzluğa ve yorgunluğa müte­hammil idi” şeklinde tanımlamaktadır.

Alman müsteşrik Franz Babinger ise “Türk dünyası için Fatih, günü­müze kadar, bütün imparatorların en büyüğü olup, beşer tarihinde başka her hangi bir şahsın kendisi ile muka­yese edilmesi zordur. O, Türk milleti­ne, bütün târihinin en harikulade ve en yaklaşılması gayr-ı kabil şahsiyet olarak takdim edilmiştir. Batı âlemi­nin mukadderatı Fatih Sultan Mehmed’in görünmesi ile sarih bir şekil­de işaretlenmiştir. Kudretli şahsiyeti, büyük Avrupa sahalarının dış görü­nüşünü derinde değiştirmiştir. Ortaçağ’dan çıkarken, insanları ve dünya­yı görüş tarzında Fatih’in şahsiyeti, zekâları tesir altında bırakmıştır” de­mektedir.

“MİLLET TÜRBEDARIN”

Batılılar’ın dahi Türk ve dünya tari­hine yön veren Fatih’i takdirlerinin yanısıra büyük şair Abdülhak Hamid’de Türk milletini topyekün onun türbedarı göstermekle şereflendirmiştir.

“Her köşesinde dehrin, nâm-ı beka nisârın
Şayestedir denilse âlem senin mezarın
Sensin ki ol Şehinşâh bu ümmet-i necibe
Emsâr bahşişindir, ebhâr yadigârın
Beyt-i Huda’ya konmuş câhn mutâ-i İslâm
Durmuş başında bekler, bir kavm türbedârın”

Prof. Dr. Ahmet ŞİMŞİRGİL

PAYLAŞIN:
1959′da Boyabat’ta doğdu. İlk, orta ve lise tahsilini aynı yerde tamamladı. 1978′de girdiği Atatürk Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü’nden 1982′de mezun oldu. 1983′te aynı bölümdeki Yeniçağ Anabilim Dalı’nda Araştırma Görevlisi olarak vazifeye başladı. 1985′te Yüksek Lisansı’nı tamamladı. 1989′da Marmara Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü’ne naklen geçiş yaptı. 1990′da “Osmanlı Taşra Teşkilatı’nda Tokat (1455-1574)” isimli çalışmasıyla Tarih Doktoru ünvanını aldı. 1997′de “Uyvar’ın Osmanlılar Tarafından Fethi ve İdaresi” isimli takdim teziyle Doçent oldu. Seyyid Muradi’nin kaleme aldığı Barbaros Hayreddin Paşa’nın gazalarını “Kaptan Paşa’nın Seyir Defteri” ismiyle sadeleştirerek, ayrıca Osmanlı tarihi ile ilgili“Kayı I”, “Kayı II”, “Kayı III”, Kayı IV, “Taşa Yazılan Tarih Topkapı Sarayı” ve “Ahmed Cevdet Paşa ve Mecelle” ile “Slovakya’da Osmanlılar” adlı eserlerini yayınladı. 2003′te Profesör kadrosuna atanan Şimşirgil’in Osmanlı şehir tarihi, siyasi hayatı ve teşkilatı ile ilgili çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda ilmi makalesi bulunmaktadır. Halen Marmara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nde Öğretim Üyesi görevine devam etmektedir. Evli ve üç çocuk babasıdır.