Türkiye’nin Demokrasi Serüveni Benzerliğinde Arap Baharı

Türkiye’nin Demokrasi Serüveni Benzerliğinde Arap Baharı

Bilinen ilk demokrasi tartışmaları eski Yunan Uygarlığı sırasında poliste siyaset demos üstüne kurulmuştur. Bu mücadeleye ana rengini veren temel motif ya da temel arayış ise bugün olduğu gibi eşitlik arayışıdır. İşte Atina’da güçlü bir icat olarak ortaya çıkan demokrasi yani halkın iktidarı ya da yönetimi bu arayış çerçevesinde biçimlenmiştir.

Ancak buradaki halkı halk kılan şeyin arkasında Atina’da büyük bir eşitsizliğin ve yoksunluğun olduğun gözden kaçırılmamalıdır.[1] Bu noktada geçmişten günümüze demokrasi tanımı belli bir temele oturmuş olup sürekli gelişmektedir. Platon’dan günümüze birçok değişik tanımlamaya sahip olan demokrasi, Toktamış Ateş’e göre:” Monark olmayan her rejime verilebilecek bir isim”dir ve demokrasi bir katılım sürecidir.[2] Bugün Avrupa’da uygulanan demokrasi,  halkın kendi iradesi ile seçtiği kişiler tarafından idare edilen bir yönetim şeklidir. Bu anlamda demokrasi, Avrupa’da ancak 19.yüzyılda yerleşebilmiştir. İngiltere’de Magna Carta, yani kral ile asilzadeler arasında 1215’te imzalanan ve kralın yetkilerini sınırlayan anlaşma, halk iradesini hesaba katmadığı için gerçek demokrasinin başlangıcı sayılamaz.[3]

Türkiye’de de demokrasinin tarihi temelleri olduğu açıktır. Osmanlı Devletinin duraklama dönemi sonrasında zayıflama döneminde demokrasiye geçişin ilk adımları zaman zaman Osmanlı Devleti’nin büyük petrosu olarak adlandırılan II. Mahmut ile başlar. [4]1808 yılında padişahın ayanlarla sınırlı da olsa imtiyaz ortaklığı oluşturmasıyla imzalanan Senedi İttifak bu yönde atılan ilk adımlardan biridir. 1856’dan sonra dış ve iç yapısında Osmanlı Devleti, Batı ile bütünleşmek için ciddi adımlar attı. Tanzimat’ın getirdiği reformlar(1839-1877) kanun önünde bütün tebaanın eşitliği, Batı’dan bazı temel kanunların alınması, şer’i mahkemeler yanında nizamiye mahkemelerinin kurulması gibi yenilikleri içeriyordu.[5]II. Abdulhamid döneminde ise bu reformlar, eğitim reformu, adli ve hukuki reform, ulaşım ve iletişim alanında reformlar, basın ve yayın alanında reformlar olarak devam etti. Abdulhamid döneminde eğitim için yurtdışına; İngiltere ve Fransa’ya gönderilen türk aydınlar gittikleri ülkelerdeki farklı olan değişik yönetim tarzına hayran olmuşlar ve bunun Osmanlı Devletinde de uygulanılabilirliği konusunda hemfikir olmuşlardır.  II.Abdulhamit döneminde oluşturulan yönetimi İstibdat olarak tanımlamışlardır. 1918’in sonlarında artık Avrupa’nın Hasta Adamı’nın ölmek üzere olduğu görülüyordu. Çağdaş biçimini almaya 1918-1922 yılında başlayan Türk Siyasal Sistemi, özünde her biri kendine özgü özellikler taşıyan üç farklı tarihsel dönemin ürünüdür: Bunların ilki on beşinci yüzyıla uzanan Osmanlı geçmişi ve siyasal kültürü, ikincisi Jön Türkler döneminde doruk noktasına varan sosyoekonomik değişikliklerle örtülü dönem ki aslında bu, geleneksel siyasetin sona erdiğini ve politik sistemin toplumsal tabanın genişlediğini gösteren bir geçiş dönemiydi; üçüncüsü ise, Kurtuluş Savaşı ile başlayan Cumhuriyet dönemidir.[6]  Kurtuluş Savaşı sonrası ise özellikle 1921 Anayasası’nın egemenliği kayıtsız şartsız millete veren birinci maddesi, adını telaffuz etmese de cumhuriyetin habercisiydi. Türkiye’de demokrasi ruhunu Milli Mücadale’de ve Birinci Büyük Millet Meclisi’nde bulmak mümkündür. 1920’de kurulan Birinci Büyük Millet Meclisi’nin hazırladığı sonradan rafa kaldırılan Halk programı, o devirdeki demokrasi anlayışını ve halkın demokrasiden ne beklediğini çok açıkça ortaya koymaktadır. Bu program, Türkiye’nin kültürel ve sosyal yapısını, tarihini göz önünde tutarak eşitliği ve adaleti ön plana çıkartan, gerçek anlamda sosyal demokrat bir programdır ki meclis zabıtlarının okuyan herkes bunu açıkça görebilir.

Peki Türk demokrasisi kökeni olan bir rejim midir? Yoksa tepeden inme bir sistem midir? Demokrasi hiçbir toplumda bir anda gökten düşer gibi çıkıp yerleşmez. Her ülkede var olan demokrasi ,uzun tarihsel tecrübelerin, inişli çıkışlı denemelerin, toplumun kültürü başta olmak üzere birçok karmaşık faktörün ürünüdür.[7] Türkiye’de mevcut haliyle işleyen ve tartışılan demokrasi de bünyesinde barındırdığı bütün zaaflarıyla birlikte yaşadığı tarihsel tecrübelerin, iç ve dış dinamiklerin eseridir. İstikrarsızlığa, sık sık fasılaya uğramasıyla hala tartışılan standartlarıyla sahip olduğumuz demokrasiyi yakından tanımak için ona damgasını vuran temel dinamiklere bakmak gerekir. Türkiye, bulunduğu coğrafyanın özelliklerinin aksine, demokratik süreçleri içselleştirmiş gözükmektedir. En azından bu topraklar üzerinde hayat bulan yüz yılı aşkın bir parlamento geleneği söz konusudur. Türk toplumunun demokratik süreçleri içselleştirdiğine dair en basit örnek, Türkiye’de askeri darbelerin dahi “en yakın zamanda geçileceği” vaadiyle meşruiyet aramalarıdır. Yahya Sezai Tezel Türkiye’nin geçirdiği modernleşme ve demokratikleşme sürecini “jakoben yenileşmecilik” olarak nitelemekte ve bu sürecin olumlu yönlerine de işaret edilmesi gerektiğini vurgulamaktadır.[8] Burada kastedilen jakoben yenileşmecilik dış bir devlet tarafından demokrasinin Türkiye’ye empoze edildiği değildir. Türk demokrasisi tepeden inme bir demokrasidir. Bir halk hareketiyle tabanın isteği ile ortaya çıkmamıştır. Merkez-çevre ekseni Türkiye’nin değişimi ve demokratikleşmesini anlamak için tek başına yeterli değildir. Türkiye 1950’lerden bugüne çok partili parlamenter demokrasi deneyimini de yaşamaktadır. 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 gibi askeri darbeler sonucunda ortaya çıkan rejim kırılmaları ve sonrası rejim restorasyonu dönemleri yaşasa da ve 28 Şubat 1997 “postmodern darbesi” ve 27 Nisan 2007 “e-muhtırası” gibi askeri bürokrasinin var olan hükümetlere karşı müdahalesini içerse de Türkiye’nin parlamenter demokrasi deneyimi devam etmektedir.[9]

Kimine göre Model ülke, kimine göre değişimin mimarı olacak bir ülke olarak değerlendirilen Türkiye’nin görüldüğü üzere demokrasi geçmişi 100 yılı bulmaktadır, daha doğrusu bugün kü demokratik kurumlarını oluşturması 100 yılına mal olmuştur. Arap Baharı ise başlangıçta kimi strateji uzmanları tarafından soğuk savaş döneminin sonlarına doğru, 1989’da Doğu Avrupa’da başlayan demokrasi dalgasına ve dağılmaya başlayan Yugoslavya’ya da benzetildi. Thomas L. Friedman’a göre o dönemde Almanya gibi birçok Avrupa ülkesi homojen iken, Yugoslavya değildi. Friedman’a göre neredeyse tüm Arap ülkeleri eski Yugoslavya gibi iken, Mısır, Tunus, Fas “homojen” sayılabilirdi. Bu sebeple Arap ülkelerinde eski Yugoslavya’nın dağılmasına sebebiyet veren çok etnikli, çok dinli ve mezhepli yapıya benzeyen pek çok Arap ülkesini de iç savaşların tehdit ettiği ileri sürüldü.[10] Arap Baharı amacından çok farklı bir isim olarak ortaya çıktığı ileri sürüldü. Devrim homojen ülkelerden yayıldığında, Arapçılıktan çok mezhepçilik, bölgecilik ve ayrımcılık ruhunun yeniden yakılmasına benziyordu.[11]

İlber Ortaylı’ya göre demokrasi’nin “gökten indiği” Mısır gibi ülkelerde bulutlu havalarda nasıl tıkandığı görünmektedir. Türkiye’nin yüzyıllık demokrasiye geçme çabası olsa da yapılan darbelerle demokrasi kesintiye uğramıştır. Peki bu durumda demokrasiye geçiş nasıl olmalıdır? Dönüşümler otoriter rejimde iktidarda bulunanlar, bu rejimi sona erdirmekte ve onu demokratik bir sisteme çevirmekte öncülük eder ve belirleyici rol oynarlar. Dönüşüm, iktidarın muhalefetten güçlü olmasını gerektirir. Otoriter liderlerin ölmediği ve düzenli olarak değiştirilmediği durumlarda, demokratik reformcuların yöneticiyi devirip demokrasi yanlısı bir liderlik kurmaları gerekmiştir.[12] Dönüşümlerde tutucular ile reformcular arasında bir çatışma söz konusudur. Yeni Türkiye devletinin kuruluşunda manda himayesi veya saltanat isteyenlerle, halkın iradesine, ulusal egemenliğe dayanan bir demokratik sistem kurmak isteyenler arasında bir çatışma söz konusuydu. Bugün politik dönüşümün sancıları ise Ortadoğu’da yaşanmaktadır. Yıllarca demokratik düzene geçilememesinin sebebi ise bölgede hakim olan otokratik, karizmatik liderlik yapılanmasıdır. Bölgede bu tür bir liderlik yapılanmasının sebebi ise bu ülkelerin iç bünyeleri, bölge politikası ve uluslar arası sistemle olmak üzere üç önemli sebebi vardır. İç politik bünye ile ilgi sebep, bu ülkelerin sömürgeci dönem kalıntısı siyasi yapılarıdır. Arap ülkelerinin çoğu, özellikle petrol şeyhlikleri, sağlam bir siyasi kültür oluşumu ve siyasi müesseseleşme olmaksızın devlet haline getirilmişlerdir. Bu da aşılması son derece güç bir siyasi meşruiyet bunalımı doğurmuştur. Sömürgeci güçler bu ülkeleri harita üzerinde ortaya çıkarmış fakat siyasi oluşumlarını bağımsız bir şekilde tamamlamalarına izin vermemiştir. Bölge politikası ile ilgili ikinci sebebe gelince,  bu bölgede sürekli tehdit unsuru olan ve ülkelere yönelik yayılmacı hedefler taşıyan İsrail’in varlığıdır. İsrail’le şimdiye kadar yaptığı her savaşı kaybetmiş olan Araplar bu tehdide karşı kuvvetli askeri ve siyasi liderliklerin gerekliliğine inandırılmışlardır. Uluslar arası sistemle ilgili sebebe gelince; bu da sadece Arap ülkeleri ve toplumları için değil bütün İslam toplumları için geçerlidir. Bu ülkeler gerek Filistin meselesi, gerekse Bosna’daki soykırıma bir süre sessiz kalınması sebebiyle bu ülkelerdeki güvensizliğin otokratik liderlik yapılarının sürmesi doğrultusunda kullanılmasını beraberinde getirmiştir.[13]

Türkiye’nin demokratik bir ülke olarak Ortadoğu’ya model olması, Arap baharı süreci ve ardından oluşan ortamda kendine has bir tartışma alanı oluşturmuştur. Fakat Türkiye’nin model olması ilk olarak Arap baharında gündeme gelen bir konu değildir. 1991 yılında SSCB’nin dağılmasıyla 15 yeni cumhuriyet ortaya çıkmış ve bu cumhuriyetlerden Kafkasya ve Orta Asya’da yer alan Türk Cumhuriyetleri için de Türkiye model olarak gündeme gelmişti. Fakat model olma konusunda Türkiye’nin ve Batılı ülkelerin beklentisi farklıydı. Batılı ülkelerinin önceliği; Türk Cumhuriyetleri’nde yönetimin İslamcı radikallerin, dolayısıyla Batı karşıtı akımlarının eline geçmemesi ve Batı dünyası ile ekonomik ilişkileri geliştirecek laik yönetimlerin işbaşına gelmesiydi. Onlara göre; yeni Cumhuriyetlerin demokratik temeller üzerine kurulmaları fazla önem taşımamaktaydı. Türk Cumhuriyetleri’nde demokratik bir yönetimden çok otoriter yönetimler kuruldu ve bu durum Batı tarafından bir bakıma kabul gördü. Batılılara göre; ancak otoriter sistemler, bağımsızlıklarını yeni kazanmış ülkelerde siyasi istikrarı ve ekonomik kalkınmayı gerçekleştirebilirler. 2010 yılının sonlarında başlayan Arap Baharı sürecinde de Türkiye’nin model olup olamayacağı çok farklı çevrelerde tartışılmaya başladı. Farklı pek çok görüşün bulunduğu bu tartışma alanındaki çalışmalara yakından bakıldığında, Türkiye’nin bölge ülkelerine model olabileceği yönünde görüşlerin varlığıyla birlikte, bunun geçerli bir tespit olmadığını savunan fikirlerin de var olduğu göze çarpmaktadır.[14] Türkiye’nin Ortadoğu’ya ve özellikle Arap baharı yaşanan ülkelerin içinde bulundukları dönüşüm sürecine model olabileceğini savunan görüşlerin temelinde, Türkiye’nin bütün eksikliklerine rağmen Müslüman ağırlıklı nüfusuyla, laik ve işler bir demokrasiye sahip ülke olması yatmaktadır.[15] Türkiye’nin bölgeye yönelik model olabileceğini güçlendiren diğer bir unsur ise; 2002 yılından sonra ülkede yaşanan gelişmelerdir. Bu tarihten sonra iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi, İslami geleneklerden gelen muhafazakâr bir yapıya sahiptir. Bu özellikleriyle parti, rejimin laik ve çoğulcu karakterini benimseyen bir politika izlemiş ve bu durum kimi çevrelerce Batı dünyasındaki Hıristiyan demokrasinin Müslüman versiyonu olarak gösterilmiştir.[16] Ancak Arap Baharıyla birlikte Türkiye’nin kendisini demokratik hareketleri destekleyen bir aktör olarak ön plana çıkardığını görüyoruz. Türk bakış açısındaki bu önemli dönüşümün yabancı politika oryantasyonu konusunda da yansımaları bulunmaktadır. Sürdürülecek belirli politikalar konusunda yaşanan anlaşmazlıklara rağmen, Avrupalı aktörler ve ABD de, Libya ve Suriye’de halkın demokrasi talebini destekleme kararı alarak ve rejim değişikliği konusunda baskı yaparak benzer bir pozisyon almışlardır. Söz konusu destek geç gelmiş de olsa, onlar da Türkiye gibi rejimlerin değil hakların tarafında olmayı tercih etmişlerdir. Arap halkının Orta Doğu’da demokratik taleplerine verdikleri tepkilerin altında yatan benzerlik, Türkiye’nin yurtdışı politikasının Orta Doğu’daki Batıya ait liberal tabancı politika anlayışına ne derece benzerlik gösterdiğinin altını çizmektedir. Özellikle Türkiye’nin Suriye ayaklanmalarında olduğu gibi egemenlik fikrini bir sorumluluk olarak benimsemesi, Batı liberal yabancı politika kültürünü ve aynı zamanda egemenliğin dokunulmazlığı fikrinin savunan Çin veya Brezilya gibi diğer yükselen güçlerden farkını vurgulamaktadır.

Sonuç olarak, “Türkiye demokratik bir ülke olarak Ortadoğu’ya model teşkil edebilir mi?” sorusuna yönelik verilebilecek bütün cevaplar bazı eksikleri bünyesinde barındıracaktır. Türkiye’nin birçok olumlu özelliği her ne kadar iyi bir tablo oluştursa da; öte yandan hiç de azımsanmayacak ölçüde öneme sahip olumsuz yönlerinde var olması, bu tabloya net bir yorum yapılmasının önünü kesmektedir. Çünkü model olma tartışması bir nevi açık uçlu tartışmadır ve buradan kesin bir hüküm çıkarmak son derece zordur. Bununla birlikte, Arap baharıyla birlikte zirveye taşınan bu tartışmanın nasıl bir sonuca varacağını belirleyecek tek faktör: Ortadoğu’nun kaderini kökten değişeme uğratarak yeni bir döneme girmesini sağlayan halkın, yine aynı şekilde bölgenin nasıl bir yapıya bürüneceğine dair göstereceği iradesidir.

                                                         Osman Çağrı AKGÜL


[1]  Mehmet Ali Ağaoğulları, Sokrates’ten Jakobenlere Batı’da Siyasal Düşünceleri , İstanbul, İletişim Yayınları, 2011,s.47

[2]  Toktamış Ateş, Siyasal Tarih, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2011, s.55

[3]  Kemal  H. Karpat, Türk Demokrasi Tarihi, Timaş yayınları, İstanbul 2012,s.17

[4] Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, Arkadaş Yayınevi, Ankara, 2009, s.107

[5]Halil İnalcık, Osmanlı ve Modern Türkiye, Timaş Yayınları, İstanbul,2013, 216

[6] Kemal H. Karpat, Türk Siyasi Tarihi, Timaş Yayınları, İstanbul, 2011, s.18

[7] Mümtaz’Er Türköne , Siyaset, Nesil Matbaacılık, 2011, s.189

[8] Yahya Sezai Tezel, “Jakoben Yenileşmecilik”, Türk aydını ve kimlik sorunu içinde, İstanbul, Bağlam Yayınları, 1995

[9] E.Fuat Keyman, Türkiye’nin Yeniden İnşası, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları,2013, s.8

[10] Thomas L. Friedman, “Pray, Hope, Prepare, 12.04.2011,

http://www.nytimes.com/2011/04/13/opinion/13friedman.html?_r=1&hp

[11]Celalettin Yavuz, Serdar Erdurmaz, Arap Baharı ve Türkiye,Berikan Yayınevi,Ankara, 2012, s.339

[12] Samuel P. Huntington, Üçüncü Dalga, Kıta Yayınları, Ankara, 2007, s.131

[13] Ahmet Davutoğlu, Stratejik Derinlik, Küre Yayınları, İstanbul, 2009, s.370

[14]  Hasan Duran – Çağatay Özdemir, Türk Dış Politikasına Yansımalarıyla Arap Baharı, Akademik İncelemeler Dergisi, Cilt 7, Sayı 2, 2012, s.191

[15] “A Model of Middle East Democracy, Turkey Calls For Egypts Change in Egypt”, (2011) Time World News,

http://www.time.com/time/world/article/0,8599,2045723,00.html

[16] Turkey: A Model For The Arab World?, (2011) Euronews Internet News Page,

http://www.euronews.com/2011/03/25/turkey-a-model-for-the-arab-world/