SİYASETSİZDEN GELENLER

Feminizm ve Uluslararası İlişkiler

ASİYE ŞİMŞEK

Çanakkale 18  Mart Üniversitesi, Uluslararasi İlişkiler

Feminizm kadınla erkek arasındaki eşitsizliği inceleyen ve bu eşitsizliğin nedenlerini araştıran bir teoridir.  Feminizm, kadın-erkek ayrımcılığına karşı çıkarak cinsler arasındaki siyasal, ekonomik ve toplumsal eşitliği savunan bir yaklaşımdır. Ayrıca; kadınların yalnızca kadın olmaktan dolayı karşı karşıya oldukları baskı ve ezilmeyle ilişkisini inceleyen bir teori olarak her sınıftan, ırktan, ulustan ve dinden kadının bu sorunlarla karşılaştığını belirtmektedir.

Tarihsel olarak üç dalgada incelenen bu yaklaşımdan ilk olarak Mary Wolstonecraft, 18. yüzyılda bahsetmiştir. Kızlarla erkeklerin eşit eğitim görme hakları olduğunu savunarak kadınların yaşam şekillerinde bir devrim yapılması gerektiğini savunmuştur. Mary Wolstonecraft’tan yaklaşık bir buçuk yıl sonra onun bahsettiği fikirler üzerine konuşulmuş ve teorik olarak feminizmin tarihi başlamıştır. Feminizmin tarihi üç dalga olarak ele alınmış ve bu üç dalgayı da farklı kuramlar şekillendirmiştir. Günümüze kadar gelen teori bu süreçte sürekli bir gelişim ve değişim içerisinde olmuştur.

Kuramsal olarak ilk dalgayı liberalizm şekillendirmiştir. Bu dalga genel olarak oy hakkı, eğitim ve mülkiyet hakkı taleplerini kapsayan dönem olmuştur. Bu taleplerin gerçekleşmesi için verilen mücadeleler sonucu kadınlar ciddi kazanımlar elde etmişlerdir. İkinci dalgayı da kuramsal olarak radikal ve Marksist teoriler şekillendirmiştir. İlk dalganın özel alana hiç girmemesine karşılık bu dalga genel olarak “özel alan politiktir” sloganı etrafında şekillenmiştir. Yani bu dönemde artık ev içine girilmiş evdeki eşitsizlikler üzerinde durulmuştur. Bu dönemde evdeki üretim konusu üzerinde de durulmuş bu konuyu da Marksist teori ele almıştır. Üçüncü dalga feminizm ise genel olarak bu dönemdeki varoluşçu, post yapısalcı ve psikanalist yaklaşımların etkisi altında kalmıştır. Bu dönemde kadınların ezilme nedenlerinin farklı olduğu yaklaşımından yola çıkılarak teori bu farklılıkların dile getirilmesi esası üzerine şekillenmiştir.

Feminizm Türkiye’de genel olarak 1980 sonrası dönemde gelişme göstermiştir. Daha öncesinde gelişme gösterememesinin temel nedeni Cumhuriyet Dönemi’nde kadınlara siyasi hakların kendiliğinden verilmesidir. Batıdaki kadınların yıllarca süren mücadelelerine karşın Türkiye’deki kadınların bu haklara kendiliğinden kavuşması feminizmin gelişmesinin önündeki en büyük engel olmuştur. Feminizm Türkiye’de genel olarak kadınlara uygulanan şiddet üzerinden şekillenmiştir. Kadınların şiddetten korunması için Mor Çatı kurulmuş ve feministler bu konuya dikkat çekmek için türlü etkinliklerde bulunmuşlardır. Türkiye’de feminizmin gelişmesine katkı sağlayan bir diğer gelişme de PKK’nın dağ kadrosunda kadınlara çok geniş yer ayırması olmuştur. Doksanlı yıllara gelindiğinde kadronun üçte biri kadınlardan oluşmaktaydı. Bu da feminizmin gelişmesi açısından çok önemli bir gelişme sayılmıştır.

1980’ler Uluslararası ilişkiler kuramlarında “üçüncü tartışma” olarak adlandırılan bir dizi kırılmanın yaşandığı bir dönemdir. Bu tartışma kapsamında uluslararası ilişkilerin geleneksel yaklaşımları sorgulanmaya başlanmış ve disiplin; kuramsal olarak tecrübesiz olmanın yanı sıra erkek eğilimli ve toplumsal cinsiyete yönelik duyarsız olmakla da eleştirilmiştir. Uluslararası ilişkiler disiplininin, sosyal bilimlerin diğer alanlarına oranla toplumsal cinsiyet konularına yönelik daha ilgisiz tutumu ve bu konudaki tartışmaların dışında kalması da yoğun eleştiri almıştır. Buna ek olarak, uluslararası ilişkilerde erkek alanı olarak görülen ve “yüksek politikayı” (high politics) oluşturan uluslararası güvenlik, devlet yönetimi ve askeri politikayla kadın alanı olarak kabul edilen ve “alçak politika” (low politics)kapsamında değerlendirilen aile hayatı, bireyler arası ilişkiler, yerel meseleler arasında bir ayrımın yerleşmiş olması da etkilidir. Feminizmin bir diğer önemli eleştirisi ise disiplinin en temel kuramlarından realizme yönelik olmuştur. Realizme yönelik bu eleştirilerin temelinde öncelikle analiz birimi tartışmaları yer almıştır. Geleneksel uluslararası ilişkiler yaklaşımı analiz düzeyleri olarak bireysel, ulusal ve uluslararası sistemi ele almış ırk, etnisite ve sınıf gibi farklılıklarla birlikte toplumsal cinsiyet farklılıklarına dayalı analiz birimlerine ise yer vermemiştir.

FEMİNİZM KAVRAMI

Biyolojik olarak erkek ya da kadın olmak ile sosyal olarak erkek ya da kadın olmak arasındaki uçurum, feminizmin ortaya çıkışının temel sebebidir.[1] Kadın çalışmaları alanı, kadınların nasıl ezildiği, buna rağmen nasıl var olduğu ve bununla baş etmeyi nasıl becerdiği; bu mücadelelerin tarihi, yani cinsiyete dayalı ezilmenin bugüne kadar nasıl devam edebildiğini anlamaya çalışmak olarak tanımlanabilir.[2]  Feminizmin temel hedefi, kadının erkeğin nesnesi olarak aşağı değerde görülmekten kurtularak kendiliğini kazanmasıdır. Bu bilinç, cinsiyetçi toplumsal ve cinsiyet ayrımıyla kutuplaşmış dünyada, biyolojik ayrımın toplum düzenindeki etkisinin ortadan kalkmasını ve ön önemlisi kadının özgürleşmesini, ikilemlerinin son bulmasını ve toplumsal yapının güçlenmesini sağlayacaktır.[3]  Latince kadın anlamına gelen femine sözcüğünden türetilen bu yaklaşım kadınların, yalnızca kadın olmaktan dolayı karşı karşıya oldukları baskı ve ezilmeyle ilişkisini inceleyen bir bilim alanı olarak her sınıftan, ırktan, ulustan ve dinden kadının bu sorunlarla karşılaştığını belirtmektedir. Tarihin daha önceki dönemlerinde kimi zaman insan olarak bile kabul edilmeyen kadınlar ilk defa 17. yüzyıl İngiltere’sinde seslerini yükseltmeye başlamışlardır.[4] Feminizm üzerine yazılmış en önemli ilk eser, Mary Wollstonecraft’ın 18. yüzyılda yazdığı ve kadınların eğitim, hukuk ve siyaset alanlarında erkeklerle aynı haklara sahip olduğunu iddia ettiği Kadın Haklarının Savunusu (Vindication of the Rights of Woman) adlı kitabıdır.[5] Wolstonecraft, yazdığı bu kitap ile hem Rouseau’nun doktrinine karşı tezler üretti hem de çok devrimci taleplerde bulundu. Kitapta yazar kızlarla erkeklerin eşit eğitim görme olanaklarını engelleyen Fransız Devrimcileri başta olmak üzere tüm burjuvalara karşı yazmıştı. Ona göre kadınların süs bebekliğine ve ev işine mahkum edilmesi, Rouseseau’nun dediği gibi kadın doğasının gereği değildi. Wolstonecraft’ın o yıllarda bahsettiği fikirlerin yeniden gündeme gelmesi, bir buçuk yüzyıl sonra gerçekleşti. Wolstonecraft hala tüm feministlerin benimsediği şu sözleri de telaffuz etti: “Artık kadınların yaşam şekillerinde bir devrim gerçekleştirilmesinin zamanı geldi. Kadınlara yitirdikleri onurlarını yeniden vermek ve insan soyunun bir parçası olarak dünyanın dönüştürülmesine katkıda bulunmalarını sağlamak için geç bile kalındı. Kadın ve erkek arasında, cinsel arzulama dışında hiçbir fark kalmayıncaya kadar mücadele!..”Kadınlar, kitlesel, organize ve kurumsal anlamda ise ilk defa devrim niteliğindeki iktisadi ve siyasi dönüşümlerin yaşandığı bir dönemde (19. yüzyılda) ortaya çıkmış ve haklarını savunmaya başlamışlardır. Söz konusu dönemde özellikle Avrupalı kadınlar toplumsal ve siyasi hareketlere katılarak seslerini duyurmaya çalışmışlardır. Çünkü Sanayi Devrimi, endüstriyel kapitalizm ve devletlerin siyasi düzenlerinin temsili demokrasiye geçmesi ile birlikte, Avrupalı kadınların durumu ve konumu derinden sarsılmış, özellikle ailenin ekonomik ve siyasi öneminin azalmış olması, feministlerin seslerini daha da yükseltmelerini gerektiren bir ortam doğurmuştur.[6] Bu gelişmelerle birlikte, kadınların ekonomik ve siyasi bir “sorun” haline gelmesi üzerine, kurumsal feminizm bu sorunu çözmeye yönelik cevaplar arayan bir hareket ve akademik disiplin olarak ortaya çıkmıştır. Feminizm, esas olarak kadının özgürleşmesine odaklanmakla birlikte farklı ideolojik ve felsefi yaklaşımlarla da harmanlanmıştır ve bu nedenle içerisinde birçok farklı rengi barındırır.[7] Dönemsel olarak feminist teori üç dönemde incelenir ki bu üç dönem, aslında ilk dönem liberal feminizmin ikinci dönem radikal ve marksist feminizmin ve son dönem post modernist feminizm yaklaşımlarının baskın olduğu zaman aralığına tekabül eder.

İlk Dalga (Liberal) Feminizm

İlk dalga feminizm, kuramsal olarak “liberal feminizm” başlığı altında toplanan ve oy hakkı, eğitim ve mülkiyet hak taleplerini kapsayan dönemdir. Liberal feminizm ataerkil yapıyı kadına hak ve özgürlüklerin hukuki çerçevede verilmediği bir sistem olarak görür. Liberal feminist yazarlardan Wollstonecraft’a göre, kadınla erkek arasında hiçbir fark olmamasına rağmen, varolan ataerkil yapıya neden olan eşitsizliğin temeli, eğitimde fırsat eşitsizliğidir. Bu nedenle kadınla erkeğe eşit fırsatlar sunulmalı ve eşit düzeyde rekabet edebilecekleri yasal çerçeve sağlanmalıdır.[8]  Kadınlar için oy hakkı meselesi 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başlarında dünyanın çeşitli yerlerinde değişik biçimde varlığını sürdürüyordu. Avrupa’nın kimi yerlerinde ufak da olsa bir mülk sahibi olanlar dışında kadınlar için oy hakkı yoktu. Kimi yerlerde evli olmak, kimi yerlerde hem evli hem de kocanın mülk sahibi olması, ırk farkları, aristokrasi gibi hiyerarşilerle kadınlar oy kullanabiliyordu ama çoğunlukla kadınların oy hakkı yoktu.  Amerika’da ise, sadece siyahların ve kadınların oy kullanması yasaktı, ancak bu durum daha sonra değişerek siyah erkeklere oy hakkı tanındı. Kadınların Parlamento’ya girme şansı ise neredeyse yok gibiydi. Oy hakkı için mücadele Amerika’da, siyah kadınların beyaz

kadınlarla mücadele etmesi ile başladı. 19. yüzyılın sonu, 20. yüzyılın başlarında mücadele eden kadınlar, önce sadece siyahlar ve siyahların kölelik karşıtı hareketine destek veren kadınlardan oluşuyordu. Siyah kadınlar, kölelik karşıtı harekette tanıştıkları kendilerine destek olan beyaz kadınlar ile aynı kaderi paylaştıklarını anlamışlardı. Bir diğeri, siyah kadınların kölelik karşıtı hareket militanlarına ilk kez oy hakkı için mücadele etme fikrinden bahsettikleri zaman, siyah erkeklerin kendilerine yüz çevirmesi oldu. Zaten oy hakkı kazanmış olan siyah erkekler, kölelik karşıtı mücadelede yanlarında görmeyi sevdikleri ama asıl yerlerinin evleri olduğunu düşündükleri kadınların kendi hakları için mücadele etmesi gerektiğine inanmıyordu. Böylece Amerika’da kadın hakları için mücadele eden kadınlar bağımsızlaştı ve hem siyah hem beyaz kadınların desteğiyle hareket etti. Bu kadınlar hem medeni hem siyasi haklar için, hem de ırkçılığa karşı bir arada mücadele ediyorlardı. Fransa’da kadın oy hakkı için mücadele eden kadınlara “süfrajetler” deniyordu. Zaten 19. yy boyunca “eşit işe eşit ücret”, evlilik ve ailede eşit haklar, kadınlar için çalışma yaşamı, kadınların kamu görevlerinde çalışabilmesi gibi haklar üzerinden mücadele eden kadınlar vardı. 1881 yılında kadın süfrajetler Kadın Yurttaş (la Citoyenne) isimli dergiyi çıkarttı. Süfrajetler tüm feminist hareket içinde o dönemde en çok aşağılanan, en çok baskı gören fraksiyon oldu. Gazetelerde her gün “ne kadar çirkin” olduklarını gösteren karikatürler, hepsinin aslında “sevici” (lezbiyen) olduğu iddiaları, evlerine girerken veya sokakta taşlanarak gerçekleşen örgütlü saldırılar yüzünden bu kadınlar işlerini kaybetti, aileleri tarafından dışlandı. Bir erkek için eşinin süfrajet olması hem bir utanç kaynağıydı, hem de boşanma sebebi olarak kabul edilebiliyordu. Hatta, çocuklarını görme hakları bile çoğunlukla ellerinden alınıyordu. Süfrajetler sokakta yalnız gezemezdi. Ancak tüm bu baskı, süfrajetleri yıldırmaktan çok güçlendirdi ve çok daha militan bir hale getirdi. Fransa’daki diğer feminist hareketler ise kadıların oy hakkı olması halinde rahipler tarafından yönlendirileceklerine inanıyorlardı ve 1904’e kadar oy hakkı mücadelesine uzak durdular.[9]  1904 yılında ABD ve İngiltere ortak bir örgütlenme içine girdi: Uluslar arası Kadın Oy Hakkı Birliği (The International Woman Suffrage Alliance – IAW). Bu örgüt hem kadınlara oy hakkı verilmesine karşı çıkan komitelerle mücadele ediyor, hem de milliyetçiliğin yükseldiği bir dönemde enternasyonalist bir politika izliyordu. Birliğin çeşitli bati ülkelerinde şubeleri kuruldu. Ancak bu yasal bir mücadeleydi. Yine oy hakkı için İngiltere’de Emmeline Pankhurst ve kızları Christabel ile Sylvia Pankhurst tarafından kurular Kadınların Sosyal ve Siyasal Birliği (Women’s Social and Political Union) çok daha radikal eylemlilikler gerçekleştirdi. Bu birlik cam kırma, bomba atma, yangın çıkarma, meclis toplantılarını engelleme, açlık grevi hatta intihar gibi siyasal yöntemler kullanmaktaydı. Sylvia Pankhurst daha sonra hem işçi sınıfı için mücadele etmiş, hem de 60’lı yılların 2. dalga feminist teorilerinin yasal haklarla sınırlı kalmayıp ev işlerinin ortaklaşması, ailenin sorgulanması ve “özel alan politiktir” sloganın hem savunma hem de gerçek hayata geçirmede öncüsü olmuştur. Yine aynı dönem oy hakkı için mücadele eden kadınlar fuhuş için bir araya gelip bu alanda da mücadele etti. Kadın Konseyi’nin 1913 kongresinde İngiliz Süfrajeti Millecet Garret Fawcett, fuhuşu, “erkeklerin parasal çıkarı için kadınların zorunlu köleliği” olarak tanımladı. Birinci Dünya Savaşının Başlaması ile erkeklerin silah altına alınması, kadınların ise silah fabrikalarında çalışmaya başlaması iki önemli meseleyi gündeme getirdi: Barış ve emekçi kadınlar. İşyerlerinde kreşler açılmaya başlandı ama bu sadece daha fazla kadının ücretli emeğini kullanabilmek için yapılmış bir düzenlemeydi. Kadın, tarihte her zaman olduğu gibi ucuz emek anlamına gelmekteydi. Feministler, 1918’de Versailles Antlaşması ve Milletler Cemiyetine “eşit işe eşit ücret” ilkesini koydurmayı başardı. Bir tarafta da kadınlar barışı sağlamak için uluslar arası bir örgütün kurumasını talep ediyorlardı. Kadınlar barış için örgütlendi, savaşan ülkelerdeki kadınlar barış için birlik oldu ve birbirlerini kız kardeş olarak görmeye başladı. Bütün bu olanlar işçi kadınların militanlaşmasına sebep oldu. Silah fabrikalarında çalışan kadınların grevleri sıklaştı. Bu mücadeleler sonunda kadın işçilerin ücretlerinde artış sağlandı. Ancak savaş sonrasında askerden dönen erkeklere iş imkanı sağlamak için kadın işçilerin işten çıkarılmaya başlanması, bu işçilerin çok düşük ücretlerle çalışmaya başlamasına sebep oldu.  Savaş sırasında kadın ve erkeklere verilen ücret arasındaki farklar önemli ölçüde azaltılmıştı.
İlk dalga döneminde mücadelelerin sonucu olarak Birinci Dünya Savaşı sona erdiğinde aralarında ABD, İngiltere, Almanya ve Rusya’nın da olduğu 21 ülkede kadınlara oy hakkı koşulsuz verilmiştir. Fransa’daki feministler ise, kızların eğitimi, ücret eşitliği ve kadınların devlet memurluğuna girmesi için verdikleri mücadelede büyük zaferler elde etmişlerdir.[10] İlk örgütlü yapılanmayı, 18. yüzyılda İngiltere‟de görüyoruz. İngiltereli feministler kadın haklarının genişletilmesi suretiyle cinsler arasındaki eşitliğin sağlanması için çalıştılar.[11] Ama feminist örgütlenmenin asıl canlandığı süreç 19. yüzyıldır. Bu yüzyılın başında William Thompson İngiltere‟de kadın hakları için ilk feminist manifestoyu ilan etti. Yüzyılın ortasında kadın haklarını savunan John Stuart Mill‟in meclise girmesini sağlamak amacıyla kadın dernekleri kuruldu. Amerikalı kadınların oy hakkı mücadelesini tetikleyen olay ise 1840 yılında Londra‟da yaşandı. Bu tarihte toplanan Esaretin Kaldırılmasıyla ilgili kongreye gelen Amerikalı kadın delegelerin söz konusu kongreye alınmamalarının ateşlediği öfke Amerika‟da Seneca Fall Konvansiyonunun kurularak oy hakkı için mücadele verilmesini etkiledi. Bu yüzyılda feminist hareketin en büyük başarısı ise kızların eğitim kurumlarına kabul edilmelerini sağlamaları oldu. Fransa‟da kızların ortaöğretime dahil olmaları ve nihayet yüzyılın sonunda Avrupalı kızların üniversite eğitimi haklarını almaları verilen çetin ve inatçı mücadeleler sonucunda gerçekleşti.[12] Bir yabancı ile evlenen kadınların milliyetlerini koruyabilme yasası çıkarıldı ki bu, dönemsel olarak büyük bir kazanımdı. Evlilikte erkeklere büyük ayrıcalıklar veren Fransız Medeni Kanuna göre bu başarıyla, ilk kez Fransız kadınlar kocalarının onayı olmadan kimlik belgesi çıkarabilecekti. Ancak siyasal haklar açısından başarılı olamadılar. 1936’da Lêon Blum, hükümetinde dört kadına görev verdi ama kadınların oy hakkını tanımayı reddetti. Sovyetler Birliği’nde ise, durum bambaşkaydı. Batılı kadınlarınhakları için didindikleri bu dönemde, Rus kadınları haklarına kavuşacakları 1917 Devrimi için erkeklerle yan yana mücadele etmekteydi. Gerçekten de SSCB’de 1940’dan önce kadınlar büyük kazanımlar elde etti. Bolşevik Devrimi’nin ilk sosyal içerikli kararları, doğumdan önce ve sonra 16 haftalık izin ve ücretsiz sağlık hizmeti, mal varlığı yönetiminde kadınlara eşit haklar tanınması, meşru ve meşru olmayan çocuklar arasındaki farkların kaldırılması ve boşanmanın kolaylaştırılması oldu. Bolşevik Devrimi yapıldıktan sonra kadınlar Beyaz Ordu’ya karşı gerilla savaşında subay ve er olarak yer aldılar. Komünist Parti’de Genotdel isimli bir kadın komsomolu kuruldu. Aydınlar ve komünist siyasiler ev işi ve çocuk eğitimi gibi işler kadınların üstünde kaldığı sürece mutlak bir eşitlikten bahsedilemeyeceğini düşünüyorlardı. Bu, sadece yasal haklar değil, toplumsal cinsiyet rol ve görevlerinin de yıkılması yolunda mücadele edilmesinin yolunu açtı. Böylece aile görevleri kamulaştırıldı ve ortak işler için komünler kuruldu.  Ancak iç savaştan sonra öncelik, üretkenliğe verildi. Özellikle annelik meselesinde savaşın etkisi var, nüfus azaldı ve çocuk doğurmak gerekti. Bu, kadınlara verilmiş hakların yavaş yavaş geri alınmasına neden oldu. Fabrikalarda kreş ve yuvalar kapatıldı. 1929’da Genotdel örgütü dağıtıldı. Hemen ardından 1930’da kabul edilen aile yasası ile geleneksel aile yapısı yeniden getirilmeye başlandı. Rusya kürtaj hakkını ilk defa kabul eden ülkelerden biriydi ve 1936 yılında bu hak geri alındı. Kadınlar çok sayıda çocuk doğurmaya teşvik edildi ve hatta 10 ve üzeri çocuk doğuran kadınlara analık nişanları takıldı. Analık yüceltilmeye ve kadının yerinin ev olduğuna yönelik propagandalar yükseltildi. Yine de Sovyetler Birliği’nde kadınlara eğitim, ücretli iş ve spor gibi alanlar kapatılmadı. Liberal çözümleme özel alanı dokunmadan bırakmıştır. Kadınların, erkeklere bağımlılıklarına, ataerkil ya da erkeğe hizmet eden eğitim sistemine ve toplumsal kurumlara karşı bir sınıf olarak niteleyen birçok liberal feminist, radikal feminist duruşa doğru kaymıştır. Liberal feministler tarafından sonuçsuz bırakılan bir soru da kadın ve erkek arasında ruhsal ve ahlâkî yetenekler açısından gerçekten farkın olup olmadığıdır. Bazı liberaller genel olarak var olan farkların küçük olduğunu ve içinde bulunulan koşullar sonucu oluştuğunu savunmaktadırlar. Liberal feministler, “yalnızca sınıf farklılıklarını değil, daha uzlaşmaz olabilen cinsiyet farklılıklarını da görmezden gelmek istiyorlardı”. Diğer bazı feministler ise kadınların erkeklerden farklı olduğunu savunmuşlardır. Kadınların erkeklerden farklı olduğunu, kültürel feminizmi savunan kuramcılar vurgulamaktadırlar. Kültürel Feminizm kuramını savunanlar liberal feminizmin eleştirel düşünme ve kendini geliştirmenin önemini kabul etmeye devam ederlerken, hayatın akıldışı, sezgisel ve genellikle kolektif yönü üzerinde durmaktadırlar. Kadınlarla erkekler arasındaki benzerlikleri vurgulamak yerine, genellikle kadınlık niteliklerinin farklılıkları üzerinde dururlar. Kültürel feminist kuramcılara göre, aile ilişkilerine  ilişkin konular eril bakış açısından düzenlenmiştir. Kadının erkek himayesinde insanca gelişmesi engellenmiştir. Bu duruma son vermek için ev hayatında radikal değişiklikler gerekmektedir. Ataerkil bakış açısının baskıcı, yıkıcı ve savaşçı değerleri yerine kadınların olumlu bakış açılan bir kez daha yönetimin kamusal gücüne ve dine katılmalıdır. Babaların ev hayatına katılımı ile özel alanın zenginleşeceğini ve kamusal alanın annelerin varlığı ile yükseleceğini öne sürmüşlerdir. Böylece kadınlar daha ön plana çıkmış olacaklardı.  Feministler özel/kamusal alan ayrımını, kadınların güçlerini böldüğü ve kadınları kamusal kaynaklardan soyutladığı için sert bir biçimde eleştiriyorlar. Bu konuda en sert eleştiriyi özellikle liberal düşünce geleneğine yönelten feminist siyaset düşünürü Carole Pateman’dır. Pateman bir adım daha ileri giderek liberal gelenekteki özel/kamusal ayrımının tümüyle erkek dünyasındaki ayrımlar olduğunu ileri sürüyor. Bu ayrımın kadınlar için evcil ile toplumsal alan ayrımı anlamına geldiği argümanından hareket ederek, kadının bu ayrımdan dolayı modern toplum literatüründe özel alan olarak kabul edilen toplum, ekonomi ve siyasal alan gibi alanlardan da dışlanarak sadece ev hayatı ile sınırlandığını savunuyor.[13]

  1. Dalga (Radikal ve Marksist) Feminizm                              

İkinci dalga döneminde Radikal ve Marksist akımlar feminist kuramı çeşitlendirmiştir. Radikal feminizm, ‘kişisel alan politiktir’ sloganı ile özel alanda yaşanan eşitsizliklerin, özel alanda kadına uygulanan baskının ataerkil siyasetin temeli olduğunu vurgulamıştır. Ev içinde iş bölümü, cinsellik, aile içi şiddet radikal feminizmin, ataerkil sistemin önemli parçaları olarak gördüğü alanlardır. Bu dönemde evde çalışan kadının ücretine babanın el koyması ve sadece boğaz tokluğuna çalışmasının yarattığı kölelik sistemi, feministlerin en çok tartıştığı konulardan biri olmuştur. Feminist kuramda çok önemli bir etkisi olan Simone de Beauvoir, ‘kadın doğulmaz, kadın olunur’ diyerek ikinci dalga feministlerin yollarını çizmiştir. Beauvoir’in İkinci Cins adlı üç ciltlik eseri dişi cins olarak doğmuş bir insanın, yıllar içinde nasıl eğitilip ‘kadın’ olduğuna ilişkindi. Bütün kitap, cinsiyet rollerinin doğal değil, öğretilmiş olduğunu kanıtlayan bilgi ve deneyimler içeriyordu. Bu teori doğal olan ve doğumla beraber belirlenen cinsiyet (sex) ve doğduktan sonra aile ve toplumun etkisiyle şekillenen toplumsal cinsiyet (gender) kavramlarının birbirlerinden ayrılmasına yol açtı. Ancak feminist teori ilerledikçe, toplumsal cinsiyetin aslında sadece sonuç olduğu görüldü. Radikal Feminizm açısından ikinci önemli yazar Valerie Solanas. Valerie Solanas’ın tek bilinen, basılmış eseri, Erkekleri Doğrama Cemiyeti Manifestosu (Society of Cutting Up Men, S.C.U.M)[14]. Onun fikirlerinde de İkinci Dalga Feminizm’i oluşturan bazı noktalar vardır. Öğrencilik yıllarında biyoloji laboratuarında hayvanların psikolojisi üzerine çalışırken öğrendiklerine dayanarak iddia ettiği bir şey; XY erkek kromozomu bozulmuş bir XX kadın kromozomudur. Dolayısıyla erkek doğuştan bozulmuş bir kadındır; “Erkek dediğin ayaklı kürtajdır,” diye bir ifadesi var, erkeklerin durumunu biyolojik bir eksikliğe bağlıyor. Sadece patriarkayı değil, aynı zamanda kapitalizmi de eleştiriyor; paranın hâkimiyetinden, kapitalizmin sonuçlarından bahsediyor. Solanas S.C.U.M’da, bir toplum ütopyası sunuyor, daha sonra hiçbir feminist herhangi bir ütopya sunmuyor. Ütopyasında, akıllı kadınların başına elektron bağlanıyor, bu kadınlar da erkeklere bağlanıyor ve erkekler ancak böyle düzelebiliyorlar. Tabii ki bu söyledikleri kabul edilebilir şeyler değil. Solanas bu görüşleriyle Radikal Feminizm’in habercilerinden olmuştur.[15] Diğer bir feminist yazar Mary O’Brien’e göre ataerkil bütün toplumsal kurumlar özel/kamusal ayrımı üzerinde gelişir. Erkek, kamu alanında tarih yazarken, kadın evde hizmet eder, erkek başarır, kadın onun başarısını tamamlar. Özel alan siyasi düşünce literatüründeki boyutunu aşarak, bir takım mitler, ideolojiler ve pratikte ataerkiyi kurumlaştıran bir alan olmaktadır. Dolayısıyle özel, erkeğin erkeklik ideolojisinin ve uzantısı olan egemenliğinin sergilendiği bir alandır. Radikal feministlerin kadını kamuya taşımak için geliştirdikleri önerilerden biri lezbiyen yaşam biçimidir. Bununla, erkekle kadın arasındaki cinsel bağı ortadan kaldırmayı amaçlamaktadırlar. Lezbiyenlik bu feministler için kişisel bir tercih olmaktan çok ataerkinin reddini simgeler.  Shulamith Firestone 1967’de yazdığı eseri  Cinselliğin Diyalektiği’nde[16] biyolojik bir öngörü sunar: “ileride siber teknik olacak, doğum kadın bedeninin dışına çıkarılacak” der. Shulamith Firestone’un birkaç açıdan önemi var. Birincisi: Klasik Marksist Teori’de, proletarya var, burjuvazi var ve bunların arasında burjuvazinin proletaryayı sömürdüğü bir egemenlik ilişkisi var. Firestone bu egemenlik ilişkisi ile kadınlarla erkekler arasındaki ilişki arasında doğrudan analoji kurar. Firestone’a göre kadınlar ile erkekler arasındaki egemenlik ilişkisinin kaynağı, biyolojik farklılıklardır ve bu farklılıkların en önemlisi de kadınların doğum yapabilmeleri, erkeklerin ise yapamamasıdır. Erkekler ile kadınlar arasındaki çatışmaya son vermek için ise başta kadınlar ile erkekler arasındaki bu biyolojik eşitsizlik olmak üzere bunu yaratan bütün sistem ortadan kaldırılmalıdır. Bütün sistemi bu şekilde hedef aldığı için de bunun adı Radikal Feminizm oluyor. Yani radikal feminizm lafı artık 1967’lerde Firestone Cinselliğin Diyalektiği’ni yazdığında kullanılmaya başlanmış bir tanım. Toplumun geneline ve insan biyolojisine yaptığı bu sorgulama önemli çünkü insan biyolojisi biliyorsunuz hiç tartışılmayan bir şey; çünkü nasıl doğduysak öyleyizdir.  Bu tartışmayı o yıllarda yapmış olması çok önemli.

Radikal feministlerin ataerkillik anlayışına karşılık, Marksist feministler kadınların ezilmişliğinin analizini üretim biçimlerinin, özellikle de kapitalizmin analizine dâhil etmeye çalıştılar.  Marksist Feminizm, ‘Acaba Marksist kuram ‘kadın bakışı’ ile geliştirilebilirse, kapitalist toplumlarda kadınların alta sıralanmışlığı ve ezilmişliği açıklanabilir mi?’ sorusuna cevap arayan bir yaklaşımdır. Marksist feministler için çağdaş toplumun tanımlayıcı özelliği kapitalizmdir ve bu sistem içinde kadınlar özgül bir ezilmişlik ile karşılaşırlar. Bunun nedeni, ücretli emek alanından dışlanmaları ve ev/hane alanında üstlendikleri yeniden üretim, sorumluluklarıyla sınırlandırılmalarıdır. Kadınların, yeniden üretim faaliyetleri, yani yeni nesli (işgücünü) ‘yaratmak’ için tükettikleri karşılığı ödenmeyen emek, kapitalizme yarar sağlamasının ötesinde onun varlığının devamı için gereklidir.[17] Her ne kadar kadınların görünmeyen ve karşılığı ödenmeyen emeğinden erkekler de yarar sağlasalar da esas yarar sağlayıcı, sermaye ve kapitalizmdir. Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’nde, kadının ikincil konumunu kabul etmiş ve bu durumu özel mülkiyet kurumuna atfetmiştir. Engels, burjuva ailelerde kadınların, patronlarına hizmet etmek, tek eşli olmak ve ailenin malını miras edinecek ve bu malları artırmaya devam edecek çocuklar doğurmak zorunda olduklarını öne sürer. Engels, proleterler içinde kadınlara baskı uygulanmadığını, çünkü proleterlerin çocuklarına miras bırakacakları özel mülkiyete sahip olmadıklarını iddia eder. Engels ayrıca, ücretli işin yaygınlaşmasının küçük topraklı köylülüğü yok etmesiyle ve erkeklerin yanı sıra kadınların ve çocukların ücretli iş gücü içinde yer almasıyla, erkeğin hane halkı üzerindeki otoritesinin zayıfladığını ve patriarkal ilişkilerin yok olduğunu iddia eder Marksist feministler, geleneksel Marksist anlayışın, kadınların kamusal yaşamdan neden ve nasıl dışlandıklarını ve neden ev içinde ücretleri ödenmeyen emekçiler olduklarını açıklamakta yetersiz kaldığı görüşündedirler. Marksist kuramın temel sorunu, erkeklerin kadınları ev içinde ezme biçimlerine, onların ücretsiz ev emeklerinden elde ettikleri faydaya yeterince vurgu yapmamasıdır. Marx sivil topluma farklı bir içerik kazandırmasına rağmen onu tümüyle erkek alanı olmaktan kurtaramadı. Marx, sivil toplumu üretimin yapıldığı ve sınıfsal mücadelenin ortaya çıktığı ve sürdüğü alan olarak kabul etti. Marx’ın meşhur formülünde tarihin dinamiğini oluşturan sınıflararası mücadele, kamusal alanda teşekkül eden “üretim sürecinde” meydana gelmektedir. Üretimin kendisi tarihin motorunu oluşturur. Oysa özel alanda gerçekleştirilen “yeniden üretim” tarihin etkinlik alanının dışına çıkmaktadır. Yeniden üretim faaliyetleri arasında yer alan ev işi, çocuk doğurma ve büyütme, erkeğin cinsel ve duygusal hizmeti, üretimin dışında kabul edilmektedir. Kadınlar tarafından gerçekleştirilen bu faaliyetler toplumsal değişme içinde ancak bir yan ürün olarak yerini almaktadır. Marx’ın dikkatini üretim üzerinde yoğunlaştırması ve yeniden üretimi görmemezlikten gelmesi feministlerin yoğun eleştirilerine hedef olmuştur. Ataerkil ilişkilerin ve bu ilişkilerin kapitalizmle iç içe geçmişliğinin öneminin farkına varmakla birlikte, bunları değişmez olarak görürler ve ataerkilliğin çıkarları ile kapitalizm çıkarları arasında gerekli ve kaçınılmaz bir uyum olduğu fikrini de sorunsallaştırmazlar. Michelle Barrett, Marksizm ile feminizm arasındaki ilişkiyi incelerken, kadınların ezilmişliği ile sınıfsal sömürü arasındaki ilişkinin nasıl inşa edildiğini göstermiştir. Kadınların sömürülmesinin ne kadınlarla erkekler arasındaki biyolojik farklılıklarla, ne kapitalist sistemin gereksinimleri ile ne de kadınları eşler ve anneler olarak erkeklerden daha aşağıya sıralayan egemen ideolojiler ile açıklanamayacağını savunmuştur. Kadınların ezilmişliğinin kapitalist sistemin ayrılmaz bir parçası olduğu iddiası ile savunulan ev içi emek tezini reddeder. Bu nedenle, Marksist kuramın gözden geçirilip geliştirilerek toplumsal cinsiyet ilişkilerinin, analizin merkezine yerleştirilmesini önerir.[18] Marksist feminist yaklaşım, açıklamalarını Marksist kuramın kategorilerine indirgemesi ve kapitalizme içsel ataerkil ilişkileri hesaba katmaması nedeniyle eleştirilir. Marksist feminizmi eleştirenler ayrıca onu, ekonomik indirgemeciliğe dayalı soyut bir analiz olduğu ve bu nedenle de erkek egemenliğinin hüküm sürdüğü bütün diğer durumları, siyah ve üçüncü dünya kadınlarının konumlarını ve özellikle de radikal feministlerin önemsedikleri cinsellik ilişkilerini ihmal etmiş bir analiz olduğu için eleştirilmişlerdir.[19] Kadınlar ucuz işgücü olarak katıldıkları ekonomik hayatın bütün sıkıntılarına katlandıkları ve devrimsel mücadelede yer aldıkları halde erkeklerle eşit haklara sahip olmadıklarını görünce “Kadının idam sehpasına çıkma hakkı varsa, kürsüye çıkma hakkı da olmalıdır.” diyerek toplumsal ve siyasal haklarını savunmuşlardır.[20]

 III. Dalga (Postmodern) Feminizm   

Üçüncü dalga feminizm dünyada 1990’ların ilk yarısında başladı. 1970’ler ve sonrasında bir önceki kuşağın uğrunda mücadele ettiği taleplerin kazanılmasının getirdiği rehavet içinde feminist kuram bir tıkanıklık, daha doğrusu kendi ön kabullerini sorgulama noktasındaydı. Bu dönemde muhalif politikalar kimlik ve farklılıklar gibi konulardan söz etmeye başlamıştı. O yüzden feminizmle ilgili birçok kadın, kimlikçi bir feminizme yakınlık duymaya başladı.[21] İşte bu noktada, ikinci dalga feministlerle ayrımlar başladı. İkinci dalga feministler, tek ortak noktası kadın olmak olanların verdiği bir mücadeleyi arzuluyorlardı. Yani ırk, cinsel yönelim veya sınıf ayrımı mücadelenin içinde yok sayılıyordu, çünkü bu farklılıklar kadınların aynı baskıyı görmesine engel değildi. Örneğin her kadın tacize uğrama tehlikesiyle karşı karşıyaydı. İkinci dalganın söylediği diğer bir şey de toplumsal cinsiyet rollerinin bütünüyle yıkılması gerektiğiydi. Bu yüzden mücadele feminen söylemlere tamamen kapalıydı, ne kadınlıkla ne de erkeklikle ilgili durumların yüceltilmesini istiyordu.[22]  Üçüncü dalga ise, tamamen farklılıkların dile getirilmesiyle var olmak istiyordu. Her kadının farklı ezilme sorunlarıyla karşılaştığını söylüyordu. Önce bu farklılıkları görmek ve ortak noktalar üzerinden siyaset yapmak gerekiyordu.  Üçüncü dalga feminizm bu dönemdeki varoluşçu, post yapısalcı ve psikanalist yaklaşımların etkisi altında kalmıştı.[23]

         Simone de Beauvoir’ın varoluşçu çerçevede ileri sürdüğü “kadınların niçin ikinci cins oldukları” sorusu, post modernist feminist akımların oluşmasında büyük önem taşımaktadır.[24] Post modernist feminizm, varoluşçuluğun etkisi altında, özsel varsayımlara dayalı olarak geliştirilen büyük anlatılara ve toptancı çözümlere bel bağlamadan kadın sorununa yaklaşmayı önermiştir. Bu bakımdan kadınlara ilişkin genelleyici ve homojenleştirici varsayımlar yerine, farklılıkları öne çıkarmayı dener. Varoluşçuluğun yanısıra, post yapısalcılığın ve psikanalizin etkisi altındaki Fransız feminizmi de feminizmin “post modern” dönemine katkıda bulunmuştur. Bu düşünürlerin başında Julia Kristeva, Luce Irigaray ve Helene Cixous gelmektedir.[25] Özellikle bu üç Fransız feminist düşünür, kadının ikincil durumunun somut ekonomik, siyasi yapılardan değil, dilin kendisinden kaynaklandığını iddia etmektedirler. Buna göre anam sistemi, dilsel ve mantıksal örüntüler içinde kadınlık konusunda belli bir mantıksal anlam yükleyerek kadınların konumunu ikincilleştirmektedir. Bu çerçevede bazı sıfatlar erkeklere, bazı sıfatlar da kadınlara özgü görülmektedir. Bunun yanı sıra “adam olmak”, “bilim adamı”, “insanoğlu” gibi bütün insanları kapsayan bazı isimler de erkek merkezlidir. Toplumsal ilişkilere egemen olan bu erkek merkezli yapı, dil yoluyla sürekli yeniden üretilmekte ve sonraki kuşaklara iletilmektedir.

Simone De Beauvoir’a göre toplumlarda kadınlar öteki durumunda, erkekler ise egemen cins, ayrıcalıklı durumundadır. Kadın ancak kendi bedenini ve cinselliğini yadsıyarak var olabilmektedir. Genel olarak tüm kadınlar içten içe erkeklerin aşkın ayrıcalıklarını yadsımakla birlikte onlara boyun eğmek zorunda bırakılmışlardır. Beauvoir hocası Sartre’ın de izinden gider ve var oluş bulantısının yanında bir de kadınlık bulantısı eklendiğini belirtir. Fakat insan her zaman var oluş durumunu sorgulamak zorundadır. Yaşamda bir şeyler üretmek ve doğayı aşmak zorundadır. Ayrıca benliğiyle barışarak özne olma durumuna geçmelidir eğer kadınlar kendilerine özne olma haklarını verirlerse erkeklerde bu durumu kabulleneceklerdir. Beauvoir çözümü kadınları kendi cinsellikleriyle barışmakta görür. “Dünya görülebilmek, keşfedilebilmek, anlaşılabilmek için bana muhtaçtı. Ben yoksam, dünya da yoktu”..Aslında kadınlar yalnızca cazibeli görünmek ya da tamamen cinselliğini yadsımak arasında sıkışıp kalmışlardır. Benliklerinde bir yandan erkeklere kendilerini beğendirmek kaygısı bir yandan da cinselliğini yadsıyan bir sarkaç vardır.”Vücut merkezli toplumsal kurama duyulan istek, kadın açısından büyük bir sorunsaldır. Kadın, seksi olan fakat saygı duyulmayan bir vücutsal varoluşla, (kilise azizleri gibi) kendini inkâr etme anlamına gelen, vücut merkezli olmayan bir varoluş arasında gidip gelen bir kişilik bölünmesi yaşamaktadır”.

Psikanalitik Feminist Kuram; 1980’lere gelindiğinde feministler, kadın sorununu anlamaya çalışırken psikanaliz gibi etkili düşünce dalgalarını da feminist kuramın oluşum sürecine dâhil ettiler. 1960’lardan başlayarak Amerika’da feminist düşünürler, Freud’un düşüncelerini güçlü bir biçimde eleştirdiler. Bu yazarlar 1940 ve 1950’li yıllarda yaygın bir ideoloji olarak erkek egemenliği konusunda toplumun düşüncelerinin şekillenmesinde önemli bir yeri olan Amerika merkezli Freud anlayışını[26] eleştirdiler. [27] Nancy Chodorow’un ‘Anneliğin Yeniden Üretimi’ kitabı Freud”cu kuramın belki de en önemli ve en etkileyici feminist yorumudur. Chodorow, kadınların neden annelik yapmak istediklerine dair o tarihe kadar çok yaygın ve standartlaşmış iki görüşü reddeder. Bunlardan ilki, anneliğin kadınların doğaları gereği kaderleri olduğu görüşü ve ikincisi de kadınların anne olmaya toplum tarafından şartlandıkları görüşüdür. Chodorow’un bu iki görüşü de reddetmesinin nedeni, bu görüşlerde toplumsal cinsiyet rollerinin özgürce seçilebileceğinin iddia edilmesidir.[28] Oysa Chodorow’a göre kadınlık bir genç kızın bilinçli olarak üstlenmek isteyeceği bir oluş biçimi değildir. Anne olma isteği de tıpkı kadın olma isteği gibi genç kızlarda kadın olmadan önce yerleştirilmiş bulunmaktadır. Chodorow, cinsiyete dayalı kişiliğin ailelerin psiko-dinamiği içinde biçimlendiği tezini savunur. Cinsiyete dayalı kişilik özellikleri -erkeklerde bağımsızlık ve rasyonel davranış; kadınlarda ise bağımlılık ve duygusal yoğunluk-insanları toplum ve ekonomi içindeki rollerine hazırlamaktadır. Erkeğin öyle kişilik özellikleri vardır ki onu kapitalist üretim dünyasına hazırlar; kadının kişisel özellikleri ise ona yeniden üretim dünyasında bir yer açar, özellikle de onu anneliğin yeniden üretimine yöneltir. Beauvoir’ın Freud ile bir hesaplaşması vardır. “Şurası açıktır ki, babayı tanrılaştıran kadının yaşam enerjisi değildir… Babanın üstünlüğü toplumsal bir olgudur: ve Freud bunu anlayamamıştır”. Psikanalitik kuram erkek bilinç tarafından üretilmiştir. Freud’u Oedipus kompleksini ya da libido gibi kavramları kullanırken eril vurgular yapmakla suçlar. Oedipus kompleksi Freud’un psikanalitik kuramının temel tezlerinden biridir. Genel olarak bu kompleks “… Anne babadan karşı cinsten olan sevecen bir bağlanmaya konu iken, aynı cinsten olan, arzuların gerçekleşmesini engellediği için düşmanca duygulara hedeftir”şeklinde açıklanabilir. Burada erkek çocuk annesine cinsel istek duyar ve babasını öldürme dürtüsü belirir fakat hadım edilme korkusu ağır bastığından annesine olan ilgisini bastırmak zorunda kalır. Zaten bu kompleksin adı bize eril özseverliği anıştırmaktadır.

TÜRKİYE’DE FEMİNİZM

Kadınlar Halk Fırkası ve Nezihe Muhittin

Yaprak Zihnioğlu’nun Türkiye’de erken dönem kadın hareketine dair yaptığı dönemselleştirmeye göre:

  1. İlk kadın mektubunun basında yer aldığı 1868’den II. Meşrutiyet’e (1908) değin olagelen hareketliliği “Erken Dönem Osmanlı Hareket-i Nisvan-ı (1868-1908)”;
  2. II. Meşrutiyet ve Milli Müdafaa dönemlerindeki feminist etkinlikler,”II. Meşrutiyet Dönemi Osmanlı Feminizmi (1908-1922)”;
  3. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarındaki düşünsel ve eylemsel etkinlikler,”Birinci Dalga Cumhuriyetçi Feminizm (1923-1935)” diye nitelenmektedir.[29]

Bu çerçevede Nezihe Muhittin Birinci Dalga Cumhuriyetçi Feminizm çerçevesinde öncü kadınlardan biridir. Türkiye’de erkek-egemen tarih yazımı ve Taha Parla’nın “atacılık” diye nitelendirdiği Atatürk’ü yüceltme kültü,[30] kurucu öndere vurgu yapan bakış açısı, uzun bir süre Türkiye’de kadın hareketi tarihini ve kadın tarihini baskılayan bir eğilim olmuştur. Zihnioğlu’nun da belirttiği gibi, Nezihe Muhittin, bu süreç içinde, yani “Kadınlar hakları için mücadele etmeksizin bu haklar kendilerine Atatürk devrimleriyle verildi” tezinin egemen olduğu Kemalist tarih yazımı ile diğer öncü Cumhuriyetçi feministlerle birlikte toplumun belleğinden silindi, unutturuldu.[31] Nezihe Muhittin’i sosyal bilimler alanına ilk kez Zafer Toprak, Kadınlar Halk Fırkası’nın kurucusu olarak tanıttı.[32] Serpil Çakır, Nezihe Muhiddin’i, Kadınlar Dünyası dergisinin sahibi ve Müdafaa-i Hukuk-u Nisvan Derneği (1913) kurucusu Ulviye Mevlan (1893-1964) ile karşılaştırarak değerlendirdi. Nezihe Muhiddin’in Türk Kadını adlı kitabında, Ulviye Mevlan’ın isminin anılmayışına dikkat çeken Çakır, Ulviye Mevlan’ın sınıfsal kökeni itibariyle, ikinci eşi Rıfat Mevlan’ın Kürt milliyetçisi olması ve radikal fikirleri nedeniyle görece milliyetçi feminist bir çizgide yer alan Nezihe Muhiddin tarafından dışlanmış olabileceğini savundu.[33] Başka bir yapıtta, Nezihe Muhiddin’in Türk Kadını (1931) kitabı, feminist tarih yazımı bağlamında incelendi.[34]

1980 Askeri Darbesi ve Feminizmin Yükselişi

      Türkiye’de 1980 askeri darbesinden sonra oluşan siyasi, ideolojik boşlukta feminizm, özellikle sol hareketin içinden gelen kadınlar için hem içerisinden geldikleri sol hareketin erkek-egemen, eril yapısını hem de kendi kimliklerini sorgulamaları için referans oluşturan bir öğreti oldu. Bu dönemde Batılı feminist kaynakların çevirisi kadar Türkiye’de Cumhuriyet öncesinde, Osmanlı döneminde kadın haklarına dair bir entelektüel ve toplumsal hareketin varlığı ve bu hareketin içinde Fatma Aliye, Emine Semiye, Halide Edip Adıvar, Ulviye Mevlan, Nezihe Muhittin gibi kadın öncülerin üstlendikleri roller keşfedildi. O zamana kadar “Cumhuriyet ve Atatürk’ün Türk kadınlarına kazandırmış olduğu haklar” çerçevesinde yukarıdan anlatılan siyasi-toplumsal tarih, adeta kendi aktörleriyle buluştu. Özellikle geç Osmanlı dönemine ilişkin kadın yazını, kadın dergileri ve kadın örgütlerinin keşfi ve Cumhuriyet modernleşmesine dair benzer çalışmalar, kadınları önceki kuşaklardan kadınlarla buluşturdu ve onlara kolektif bir tarih bilinci kazandırdı. Tarihsel belleğin yeniden kazanımı, Türkiye’de kadınların politik bir özne olarak kamu sahnesine çıkabilmesi ve kamu gündemini etkileyebilmesi için çok önemli ve güçlü bir zemin oluşturdu. Burada Serpil Çakır’ın Osmanlı Kadın Hareketi başlıklı doktora tezi[35] ve Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı tarafından yürütülen bibliyografya, kadın hareketinin belgelenmesine dair dokümantasyon, biyografi ve kronoloji çalışmalarının[36] Türkiye’de hem kadın hareketinin tarih yazımında hem de genel olarak kadın çalışmalarında ve kadın hareketinde yeni bir devir açtığını, o güne kadar gelen hâkim kadın hakları söylemini değiştirdiğini vurgulamak gerekir. Sosyal bilimler alanında Batılı kaynakları yakından izleyen, çoğunluğu kadın akademisyenler, Türkiye toplumunun ataerkil yapısını ve kadının Cumhuriyet reformlarına rağmen süregiden ikincil statüsünü derslerinde, makalelerinde, kitaplarında tartıştılar ve aktivist kadın gruplarıyla paylaştılar.[37] Böylece 1980’li yılların ikinci yarısında ve 1990’lı yıllarda üniversitelerde kadın hareketiyle sürekli dirsek teması içinde olan, ondan beslenen ve onu besleyen bir akademik feminizm damarı oluştu. Feministler Türk modernleşmesinin ve modern ulus devletin kuruluş aşamasında etkin olan “devlet feminizmi”nin eleştirisini yaparak devletten ve erkeklerin egemen olduğu siyasi parti ve örgütlenmelerden bağımsız bir kadın hareketini savundular. 1980’li yıllardan bugüne kadar kurdukları sivil toplum örgütleri, kadın dergileri ve yürüttükleri kampanya ve eylemlerle Türkiye’nin kamuoyunda kadınlar adına ve kadınlar için siyaset yapma yönünde baskı oluşturup “kadın gündemi” yarattılar. Öyle ki artık bütün siyasi partiler, seçim bildirgelerinde kadın seçmene yönelik bazı vaatler vermek zorunda kalıyor. Türkiye’de kadın hareketinin yarattığı baskı, Avrupa Birliği’ne üyelik süreci ve Birleşmiş Milletler bünyesinde yürütülen Dünya Kadın Konferansları ve Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi (CEDAW), devletin yasal düzenlemelerde cinsiyet eşitliğini sağlamak, kız çocuklarının ve kadınların eğitimi, kadın sağlığı, kadın istihdamı ve kadınlara karşı şiddetin önlenmesi konusunda kadınlar lehine müdahil olmasını zorlamıştır.

Kürt Kadın Hareketinin Oluşumu ve Mücadelesi

Kürt hareketi başlangıçta ulusal mücadele temelinde kurulan ve 1974’lere dayanan bir geçmişi olsa da esas olarak 1985 yılında silahlı ve siyasal mücadelesiyle gündeme oturan bir harekettir. Kürt kadınları bu hareketin içinde kendi özgün yapılanmalarını oluşturdular ama tabii ki bu çok çabuk olmadı. Örneğin kadınların gerillada komutan olması, çok ilericiyim diyen erkek gerillaları bile rahatsız etmiş dönem dönem. Çünkü bir kadının iyi silah kullanması, karar alması, öncülük yapması hemen kabullenilememiş.[38] Özellikle 1988 sonrasında bu tür tartışmalar sık yaşanmış ama 90’lı yıllara gelindiğinde özgün kadın yapılanmasına gidilmiş 2000’lere gelindiğindeyse Demokratik Özgür Kadın Hareketi (DÖKH) kurulmuş.[39] Parti programında sadece demokratik devrimin ortadan kaldırmakla yükümlü olduğu kurumlar arasında ‘kadının kölece bağımlılığı’ şeklinde değinilen ve 1980’li yılların başlarında daha çok Marksist yaklaşımın tekrarı niteliğinde işlenen ‘kadın sorunu’ 1986 yılından itibaren hareket içerisinde üzerinde en fazla konuşulan, yazılan ve tartışılan konu haline gelmiştir. Nitekim gelişmeler de bu yönde olmuştur. 1988’den itibaren gerçekleştirilen halk gösterilerinde kadınlar yer aldılar. 1988-1992 yılları arasında yoğun halk gösterilerinin yaşandığı süreç, kamuoyunun ilgisinin harekete yönelmesine yol açtı. Başlangıçta sağlamakta güçlük çekilen kamuoyu ilgisi ve toplumsal destek, önemli ölçüde kadınların seferber edilmesiyle sağlanabildi. 1991 yılında Irak’ın kuzeyinde bir buçuk milyona yakın Kürt mültecinin İran ve Türkiye’ye gelmelerine yol açan gelişmelerin yarattığı duygusal atmosferin de etkisiyle hareketin ‘dağ kadrosu’ genişledi. 1990-1992 yılları arasında büyük bölümü kentlerden ve üniversitelerden olmak üzere örgüte yoğun bir katılım oldu. Bu süreç içinde hareketin dağdaki ve kentlerdeki cinsiyet kompozisyonu değişti. Üniversitelerden, kentlerin varoşlarından ve kırsal alandan çok sayıda genç kadının da katılımı sonucu, 1993 yılında örgütün ‘dağ kadrosu’nun üçte birini kadınlar oluşturuyordu.

90’lardan Günümüze

90’lı yıllara gelindiğinde ülkedeki kadın sorunları teşhis edilmiş, sorunların üzerine sürekli gitmek gerektiği bilincine varılmıştır.[40] Bu yıllarda Türkiye’deki kadın hareketi kurumsallaşmaya başlamış,  üniversitelerde kadın araştırmaları merkezleri açılmış, devlet bünyesinde Kadın Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü ile Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı ve kadın sivil tolum kuruluşu Uçan Süpürge kurulmuştur. Kadın hareketi kent merkezli olmaktan çıkıp temelde toplumsal cinsiyeti sorgulayan, yerel kadın sorunlarını da gündeme getiren pek çok sivil toplum örgütleriyle ülke geneline yayılmıştır. Kadınların kimliği ve bedeni ise öncelikli konuları oluşturmuştur. Özellikle kadın kimliği konusunun üzerinde duran üçüncü dalga feminizm dünyada 90’ların ilk yarısı başlarken Türkiye’de 90’ların sonuna tekabül eder.[41] Üçüncü dalga toplumsal cinsiyet rollerinin yıkılmasından ziyade farklılıkların dile getirilmesinden ve bu farklılıktan oluşan kimliklerin kabulünden yanadır. Bu çerçevede Türkiye’de 90’lı yılların sonuna denk gelen üçüncü dalga kadın hareketi Kürt kadınlar örgütlenmesi ile başlamıştır ve devam etmektedir. “Bir taraftan Kürt halkının yaşadığı zorluklar, bir yandan patriarkal aile yapısı, bu kadınları önce Kürt hareketine” yöneltmiş, sonradan feministler ile yakın ilişkiler içine giren kadınlar Dicle Kadın Kültür Merkezi’ni kurmuş, Özgür Kadın Sesi adlı bir dergiyi yayın hayatına sokmuştur. Bu dönemde feminist hareketle ilişkiye geçip kendi kimlikleri üzerinden siyaset yapanlar sadece Kürt kadınlar değildi. Çeşitli eşcinsel hakları örgütlerinde mücadele veren kadınların yanı sıra ilk defa Müslüman kadınlar da kendi hakları adına mücadele etmeye başladılar. Bunun en somut örneği olarak üniversitelerde türban yasağına karşı yapılan protestolar gösterilebilir. Kısaca, 1990 sonrası kadın hareketi daha geniş kapsamlı olup yayın ve kadın araştırmaları alanında dinamizmini sürdürürken farklı konularda kadın bilincini ve kadın kimliğini günümüze getirmiştir.[42]

2000’ler: Baskı altında tutulan ve şiddete maruz kalan kadın bedeni konusu (bekâret kontrolü, aile içi şiddet, tecavüz ve cinsel taciz) Türkiye’de 90’ların başından başlayarak kadın hareketinin öncelikli konularından biri olmaya 2000’li yıllarda da devam etmiştir,[43] KHUM Çalışma Grubu üyesi ve Mor Çatı gönüllüsü Avukat Hülya Gülbahar’a göre özellikle 2004’te Türkiye’deki pek çok gelişme kadın hareketinin de gelişimini etkileyecek niteliklere sahiptir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin soyadı davasına ilişkin ve BM Genel Kurulu’nun namus suçlarına ilişkin kararları, Türkiye’deki kadın örgütlerinin Avrupa Kadın Lobisi’ne kabulü, Türk Ceza Kanunu’na kadınlar lehine yapılan düzenlemeler ve yerel yönetimlere kadın sığınakları açma zorunluluğunun getirilmesi bu gelişmeler arasındadır.[44]

Uçan Süpürge’nin 2004 rakamlarına göre 2000’li yılların Türkiye’sinde kadın örgütlerinde bir patlama meydana gelmiştir: kadınları ilgilendiren hemen her alanda örgütlenmeler olmuştur.[45] Bu bağlamda Türkiye’de feminist kadınlar, aralarındaki ideolojik farklılıklara rağmen yakın zamanda hep beraber kampanyalar gerçekleştirmişlerdir. Kamuoyunda en çok bilinen kampanyalardan biri gözaltında taciz ve tecavüze karşı, diğeri ise töre cinayetlerine karşı yürütülmüştür.[46] Günümüzde “kimi feministler kadın sorununu kapitalizm ile ilişkili görürken, kimi feministler politik görüşleri ne olursa olsun, bu iki durumu birbirinden ayırıyor.” Türkiye’de bugün Amargi, Feminist Çerçeve ve Pazartesi Dergisi olmak üzere üç ulusal yayın ve pek çok yerel yayın çıkarılmakta, kadın örgütleri, kadın kollarında çalışan feministler ve birçok bağımsız kadın mücadeleye devam etmektedir.

FEMİNİZM VE ULUSLARARASI İLİŞKİLER

1980’lerin sonlarında uluslararası sistemde meydana gelen değişikliklerle birlikte tanımların, kavramların ve kuramların yeniden ele alındığı bir döneme girilmiştir. Özellikle iki kutuplu sistemin ortadan kalkması ile birlikte gelişen bu yeni dönemde, bireylerin kendilerini, sahip oldukları yurttaşlıkların yanı sıra ırk, etnik, dini ve cinsel kimlikleriyle de ifade etmeye başladıkları görülmektedir.[47] Bu dönem, feminizmin tarihsel gelişim çizgisinde “Üçüncü Dalga Feminizm” olarak adlandırılmaktadır ve bu dönemdeki tartışmaların amacı, kadın hareketlerinin daha geniş bir tabana yayılmasını sağlamaktır. Bunun yanı sıra, kadını sınırlayan ve baskı altında tutan mikro konularla da ilgilenildiği, toplumsal değişimi sağlayacak, bilinçlenmeyi arttıracak eylemlerin ve eğitimin yaygınlaşması üzerinde durulduğu görülmektedir. Temelde ataerkil toplumsal düzeni eleştiren ve üç dalga halinde gelişen feminizmi bir bütün olarak ele alan ve çözümlemeye imkân tanıyan tek bir kuram geliştirilememiştir. Bu nedenle, feministler, görüşlerini sosyalist feminizm, liberal feminizm, post-modern feminizm gibi çeşitli yaklaşımlar temelinde açıklamaya, kadın sorunlarına yönelik çözüm arayışlarını farklı şekillerde ortaya koymaya çalışmışlardır. Ancak bu yaklaşımlardan hangisi söz konusu olursa olsun, feministlerin temelde, kadının tüm alanlarda görünür kılınması, maskülen değer ve yaklaşımların sorgulanması ile ilgilendikleri görülmektedir. Dolayısıyla sosyal bilimlerin diğer alanlarına göre gelişim süreci daha geç başlamakla birlikte maskülen değerlerin en hâkim olduğu disiplinlerden biri olmakla eleştirilen uluslararası ilişkiler de bu sorgulamanın dışında kalamamıştır. Feminist uluslararası ilişkiler yaklaşımı uluslararası ilişkiler alanına yönelik ciddi eleştiri noktaları ortaya koymuş ve bu yaklaşım uluslararası ilişkiler disiplinine bir takım katkılar sağlamıştır. Bu yaklaşım genel olarak disiplinin temelinde gizli bir erkek bakışının yer aldığını ve alanda kadınların düşüncelerinin, sorunlarının ve yaşadıkları değişimlerin yadsındığını ileri sürmekte ve uluslararası ilişkilerin geleneksel yaklaşımlarını da, evrensel ve objektif olmamaları noktasında eleştirmektedir.[48] Önde gelen feministlerden J. Ann Tickner‟e göre, hem uluslararası ilişkilerde hem de uluslararası politikada “prenses”lerin sayısı oldukça azken, “prens”lerin sayıları bir hayli fazladır. Örneğin, uluslararası ilişkiler disiplininin esaslarını belirleyen en önemli çalışmalardan biri olarak kabul edilen Machiavelli’nin Prens adlı çalışması, devletin ve “prenslerinin” dış politikada başarılı olmaları için ne yapmaları gerektiğini açıklamaktadır. Tickner‟e göre, uyuşmazlıkların çözümünde kullanılan tek araç olarak kabul edilen “güç” de, Hobbes‟un anarşik dünyasında yine bir prens olan “Leviathan” tarafından kullanılmaktadır.[49] Morgenthau’nun uluslararası politikayı insan doğasından hareketle ele alan görüşlerini eleştiren Tickner, burada belirtilen insan doğası ve insani değerlerin erkeksi bir ön kabulle kavramsallaştırıldığını ifade etmektedir. Feministler, toplumsal cinsiyetçi yaklaşımlar çerçevesinde uluslararası ilişkiler disiplinini ele alırken öncelikle, alanın temelinde yer alan kavram ve kuramlara yönelik eleştiriler getirmektedir. devletin ve devletin uluslararası alandaki faaliyetlerinin hep erkekle özdeşleştirilmesini, güvenliğin sağlanması, gücün elde edilmesi ve egemenliğin korunması gibi olguların maskülen olmasını sorgulamaktadırlar. Örneğin uluslararası ilişkilerin temel kuramlarından biri olan Gerçekçiliğin öncü isimlerinden Hobbes’un, doğal devlet içindeki insan davranışlarını tarif ederken kullandığı verilerin, açıkça orta yaş erkeklerin davranışları ile ilgili olduğu belirtilmektedir. Machiavelli’nin de benzer bir biçimde tehlikeyi, devlet yapısı içindeki erkeğin sosyalleşmemiş davranışlarında değil, “kaprisli tanrıça Fortuna” ile ıssız yerlerde yaşamakta araması da eleştirilmektedir. Bunun yanı sıra Machiavelli’nin kullandığı “ülke toprakları dışındaki tehlikeli alanların dişileşmesi” ifadesi de, genişlemeci devlet politikalarının veya savunma bütçelerinin haklı gösterilmesinde başvurulan mecazi bir anlatım olarak dikkat çekmekte ve sorgulanmaktadır. Bu örneklerden de görüleceği gibi, uluslararası ilişkilerde özellikle dışarıdan gelen tehlikeler resmedilirken çoğunlukla toplumsal cinsiyetçi yaklaşımlara yer verilmekte ve tehditler dişil karakterlerle özdeşleştirilmektedir.

Feminizmin Güvenlik Kavramına Yönelik Eleştirileri

Feministler, disiplinin geneline hâkim olan erkek bakış açısının ve maskülen değerlerin kendisini en çok güvenlik konusunda hissettirdiğini ve günümüz güvenlik sorunlarında da bu bakış açısının etkili olduğunu ileri sürmektedirler. Ayrıca güvenlik alanında kadınların görünür kılınmasının ve kadın deneyimlerinin dikkate alınmasının disipline çok önemli katkılar sağlayacağını da belirtmektedirler.[50] Güvenlik, uluslararası ilişkiler disiplininin “yüksek politika” (high politics) alanı içinde yer alan ve en maskülen niteliğe sahip konusu olarak kabul edilmektedir. Uluslararası ilişkiler alanında devlet başkanlarının, diplomatların, askerlerin, bürokrasinin başında yer alanların çoğunlukla erkek olduğu ve yürütülen politikalarda da maskülen değerlerin (savaşçı, cesur, bağımsız, akılcı olmak vb.) ön plana çıktığı görülmektedir.[51] Kadının ve feminen olarak benimsenen değerlerin ise (duygusallık, rasyonel olmamak, analitik bakıştan yoksunluk, toplumsalı ön planda tutma, doğal ve barışçıl olma vb.) çoğunlukla dışlandığı ya da görmezden gelindiği ifade edilmektedir.[52] 1990’ların başlarından itibaren uluslararası ilişkilerde güvenlik algılamalarında bir takım değişiklikler yaşanmaya ve güvenlik başlığı altında yeni sorun alanları yer almaya başlamıştır. Çünkü Soğuk Savaş sonrası dönemde güvenlik tehditleri, iki kutuplu sistemin sona ermesi ve küresel

düzeyde yaşanan gelişmelere paralel olarak büyük ölçüde değişikliğe uğramıştır. Bu dönemde uluslararası ilişkilerde “alçak politika” (low politics) alanları olarak görülen çevre, insan hakları, azınlık hakları, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı, küreselleşme, nüfus artışı ve buna bağlı göç, insan kaçakçılığı ve cinsiyet sorunlarına bağlı yeni güvenlik tehditleri çok daha fazla ön plana çıkmıştır. Bu çerçevede alçak politika alanlarının/sorunlarının çoğuyla bağlantılı analizler ortaya koyan feminizm de, alternatif bir yaklaşım olarak uluslararası ilişkiler disiplini içerisinde yer edinmeye başlamıştır.[53] 1980’ler uluslararası ilişkiler teorilerinde ‘üçüncü tartışma’ (third debate) olarak adlandırılan bir kırılmanın yaşandığı dönemdir.[54] Bu tartışmalar kapsamında uluslararası ilişkilerin geleneksel yaklaşımları sorgulanmaya başlanmış ve disiplin; teorik olarak tecrübesiz olmanın yanı sıra erkek eğilimli ve toplumsal cinsiyete karşı duyarsız olmakla da eleştirilmiştir.[55] Bu eleştiriler özellikle uluslararası ilişkilerin geleneksel kuramlarından realizm üzerinde yoğunlaşmıştır. Yaşanan değişim sürecinin, realizmin devleti temel alan yaklaşımından ziyade toplumsalı ve bireyseli ön plana çıkartan yaklaşımları desteklemesi de bu eleştirel süreçte belirleyici olmuştur. Bu çerçevede uluslararası ilişkilerde eleştirel yaklaşımlar gelişmeye ve feminist düşünce de eleştirel yaklaşımlarıyla disiplin içerisinde dikkat çekmeye başlamıştır.[56]

Feminizmin Realizme Yönelik Eleştirileri

Feminist yaklaşımın özellikle, uluslararası ilişkilerin geleneksel kuramlarından biri olan Gerçekçiliği yoğun bir şekilde eleştirdiği görülmektedir. Gerçekçilik ve yeni gerçekçiliğe yönelik bu eleştirilerin temelinde öncelikle analiz birimi tartışmaları yer almaktadır. Geleneksel uluslararası ilişkiler yaklaşımı analiz düzeyleri olarak bireysel, ulusal ve uluslararası sistemi ele almaktadır. Irk, etnisite ve sınıf gibi farklılıklarla birlikte toplumsal cinsiyet farklılıklarına dayalı analiz birimlerine ise yer vermemektedir. Feministler ise, devletlerin uluslararası alandaki davranışlarının açıklanabilmesinde devlet içindeki birimlerin de dikkate alınmasını, özellikle toplumsal cinsiyetin bir analiz birimi olarak sürece dâhil edilmesini vurgulamaktadır. Uluslararası ilişkilerde feminist yaklaşımlar alanında önemli bir yere sahip olan Christine Sylvester, realist uluslararası ilişkilerin bir hayli cinsiyetçi bir bakış açısına sahip olduğunu belirtmektedir.[57] Sylvester gibi diğer feministler de realizmi, devletleri ve savaşları merkezi kabul ederken değerlere ve yapılara (örneğin cinsiyet, maskülenlik, etniklik gibi) hiç önem vermemesi ve bu yapıları savaşın veya güvensizliklerin kaynağı olarak da kabul etmemesi anlamında eleştirmektedirler.[58] Örneğin inşacı feministlerin (constructivist  feminism), uluslar arası ilişkilerin güç, güvenlik, ulusal çıkar, devlet, politika ve egemenlik gibi kavramlarının birer toplumsal yapı/inşa olduğunu ileri sürdükleri,[59] uluslararası ilişkiler analizlerine toplumsal yapıyı da ekleyerek uluslararası politikaların tekrar gözden geçirilmesi gerektiğini vurguladıkları ve realizmin devletleri tek aktör olarak gören yaklaşımını eleştirdikleri görülmektedir. Çünkü inşacı feministler, devletleri onların varlığını oluşturan sosyal süreçlerin dinamik sonuçları olarak görmektedirler. Devletlerin ve diğer uluslararası aktörlerin, kendi ve diğerlerinin kimlikleriyle ilgili algılarının da onların global politikadaki davranışlarını şekillendirdiğini ifade etmektedirler.[60] Feministler, realizmin dışarıdaki anarşi ve tehlike durumuna karşı içeride düzen ve güvenlik yaklaşımından yola çıkarak askeri güvenliğe verdiği önemi, bireyselliklere özellikle de kadına karşı bir tehdit olarak kabul etmektedir. Çünkü feministlere göre askeri yapılar, çoğu zaman kadını yok saydığı ve mekanizmalarında da yer vermediğinden hareketle, kadını erkeğe bağlı kılmakta ve mevcut eşitsiz yapıyı meşrulaştırmaktadır.[61] Uluslararası ilişkilerde feminist yaklaşımın önemli bir diğer ismi olan Enloe ise, ‘Bananas, Beaches and Bombs’ adlı eserinde realizmin vurguladığı ulusal güvenlik kavramına değinmekte; bu kavramın bir devletin dış saldırılardan korunmasına göndermede bulunduğunu ve bu göndermenin de erkek baskın kuralları sakladığını belirtmektedir. Kadının arka plandaki rolüne rağmen yüksek politika alanlarından dışlandığını da ifade etmektedir. Ayrıca Enloe, realizmde kullanılan bazı temel kavramların örneğin, güç dengesi, zayıf ve güçlü devletler gibi, oldukça yanlı bir şekilde oluşturulduğunu ve toplumsal cinsiyetçi bir perspektife sahip olduklarını belirtmektedir.[62] Uluslararası ilişkilerde feminist yaklaşımlar, yeni-gerçekçiliğin uluslararası sistemi anarşik bir yapı olarak ele almasını da eleştirmekte ve anarşik yapının erkeklerin bir kurgusu olduğunu belirtmektedir. Sylvester feminizmin, gerçekçiliğin temel varsayımı olan uluslararası sistemin anarşik olduğu savını çürüttüğünü ileri sürmektedir. Çünkü işbirliği ve karşılıklılık temelinde uluslararası ilişkilerin, devletler arasındaki ilişkilerin de ötesinde tüm insanlar arasındaki ilişkileri kapsadığını, bunun da feministlerin dünyanın her yerinde kurdukları iletişim ağları ve kadın örgütlenmeleri sayesinde gözlenebileceğini belirtmektedir. Güvenlikle ilgili çalışmalara (özellikle realist düşünce ile kaleme alınanlara) genel çerçevede bakıldığında, ulusal güvenlik ve askeri strateji konularının genellikle maskülen alan olarak algılandığı, barış ve uyuşmazlıkların çözümünün ise feminen kalıplarla ilişkilendirildiği görülmektedir. Ancak günümüzde Betty Reardon’un da ifade ettiği [63] gibi, bu algılamanın tersine, barış araştırmaları aynı ulusal güvenlik çalışmaları gibi erkekler arasında da popüler bir disiplin olarak kabul edilmektedir. Kadınlar ne zaman ulusal güvenlik üzerine konuşsa ya da yazsa bu çok toyca ve gerçekçi olmaktan uzak bir çaba olarak görülmektedir.[64]Uluslararası ilişkilerin çoğu kuramsal alanı gibi barış çalışmaları alanı da aslında toplumsal cinsiyet konularında tarafsız bir duruş sergilemekte, bunu kendi önerme ve düşüncelerine uygun bulmamaktadır. Barış çalışmaları alanında daha çok barış nasıl tesis edilir, barış ve güvenliğin korunması için neler yapılmalıdır, bunların alt başlıkları olarak da kadınlar savaştan nasıl etkilenir, yapısal şiddet nasıl engellenir gibi konularda araştırmalar yapılmaktadır. Kadınların yaşamları, deneyimleri veya toplumsal cinsiyetçi ayrımların barışa yönelik sonuçları, yukarıda sıralanan sorunlara göre oyalayıcı nitelikte konular ve zaman kaybı olarak algılanmaktadır.[65]

SONUÇ

Feministlerin yaptığı çalışmalar sayesinde biyolojik cinsiyet ile toplumsal cinsiyet kavramı birbirinden ayrılmış ve toplumsal cinsiyet alanında erkeklik ve kadınlık kültürel ve toplumsal bağlamlarda tanımlanmıştır. Böylece kadının ezilmesinin temel sebebi olan doğal farklılık teorisinin eleştirilmesiyle kadınlarla erkeklerinin eşit kabul edilmesinin önü açılmaktaydı. Bu çalışmalar sayesinde günümüze kadarki süreçte kadın hakları konusunda teorik olarak ciddi ilerlemeler kaydedilmiş fakat pratikte tüm dünyada istenen seviyeye hala gelinememiştir. Örneğin kimi ülkeler ikinci dalgayı yaşarken kimi daha birinci dalgayı bile geçememiş kimiyse üçüncü dalgayı yaşamaktadır. Feminizm tüm dünya kadınlarının sorunlarına duyarlı olmalı hepsinin aynı seviyeye gelmesine yardım etmelidir. Feministlerin pratikte daha çok mesafe kaydedip bunu dünyaya duyurması gerekmektedir. Günümüzde iletişim sektöründe gelinen seviyeyle birlikte artık kadınlara ulaşmak daha da kolay hale gelmiştir. Feministler bu imkânlardan faydalanıp tüm kadınlara ulaşmalıdır.

Feminist kuramlar oluşturulurken kadınların sadece erkekler karşısındaki eziklikleri üzerinden yorumlar yapılmış kadın psikolojisi üzerinde durulmamıştır. Örneğin kadınların ev işi yapması erkeğe göre değerlendirilip ona hizmet olarak algılanmış, kadınların bunu hangi psikolojiyle yaptığı tartışılmamıştır. Yani yine erkek psikolojisi çözümlenmeye çalışılmış kadın psikolojisi ihmal edilmiştir.

Uluslararası İlişkiler disiplinini erkek merkezli olmakla eleştiren feminizm teorisinin en büyük sorunu; tüm eleştirilerine rağmen erkek bakış açısına karşılık onun yerine geçebilecek, uluslararası ilişkileri açıklayabilecek farklı bir kadın bakış açısı getirmemesidir. Örneğin güç, güvenlik ve realizme birçok eleştiriler getirmiş fakat onların yerine konabilecek herhangi bir teori ya da ütopya üretmemiştir.

KAYNAKÇA

Günümüzde Yeni Siyasal Yaklaşımlar (Eleştiriler-Farklılıklar-Çözüm Arayışları), Editör: Hilal Onur İnce, Doğu Batı Yayınları, Basım 2010, S.476-520.

ATAMAN Muhittin “Feminizm: Geleneksel Uluslararası İlişkiler Teorilerine Alternatif Yaklaşımlar Demeti” Alternatif Politika, Cilt. 1, Sayı. 1, 1-41, Nisan 2009

ELİUZ Ülkü “Cinsel Kimlik Paniği: Kadın Olmak” Turkish Studies – International Periodical For The Languages, terature and History of Turkish or Turkic Volume 6/3 Summer 2011, p. 221-232 TURKEY

DÜZKAN Ayşe, KOÇ Handan “Radikal Feminizm” İstanbul – Amargi Feminizm Tartışmaları 2012

BERKTAY Fatmagül “Kadınların İnsan Haklarının Gelişimi ve Türkiye” Sivil Toplum ve Demokrasi Konferans Yazıları no 7, 2004

BOZOK Mehmet “Erkeklik İncelemeleri Alanındaki Başlıca Kuram Ve Yaklaşımların Sosyalist Feminist Bir Eleştirisine Doğru” VI. Ulusal Sosyoloji Kongresi, Ekim 2009, “Toplumsal Dönüşümler ve Sosyolojik Yaklaşımlar”, Adnan Menderes Üniversitesi, Aydın.

ERDOĞAN  Aynur “Erkek Aklına Eklemlenen Feminizm” Dünya Bülteni Araştırma Masası  DÜBAM Yayınları Mayıs 2011

AKIN F. GÜL “Feminizm”  Fârâbî e-dergi, Yıl: 2, Sayı: 2 / Ocak 2012

KARA Nurten “Feminizm(Ler)İn Toplumsal Hareket Olarak Medyada Yansıma(Ma)Sı” Küresel İletişim Dergisi, Sayı 1, Bahar‐2006

Türkiye’de Kadına Yönelik Aile İçi Şiddetin Feminist Analizi

MORSÜNBÜL Bilgen Cennet “Toplumsal Cinsiyet Rolleri Ve Feminist Etik  Kramer Kramer’e Karşı Filminin Özen Etiği (Care Ethic) Bağlamında İncelenmesi”

DEMİRBİLEK Sevda “Cinsiyet Ayırımcılığının Sosyolojik Açıdan İncelenmesi Finans Politik & Ekonomik Yorumlar 2007 Cilt: 44 Sayı:511

KARA Zülküf  “ Küresel Cinsiyet Yapılanmasından Postmodern Feminizme”

ARI, Tayyar. (2002), Uluslararası İlişkiler Teorileri: Çatışma, Hegemonya, İşbirliği, İstanbul: Alfa Yayınları.

ACAR-SAVRAN Gülnur, “Özel/Kamusal, Yerel/Evrensel: İkilikleri Aşan Bir Feminizme Doğru,” Praksis, Sayı 8. İstanbul (2002).

[1] Eliuz Ülkü 2011

[2] Sancar;2003:164

[3] Eliuz Ülkü 2011

[4] Mitchel, 1984: 25-33

[5] Walters, 1984

[6] Jaggar, 1988: 3

[7] Donovan 1997

[8] Wollstonecraft 1972

[9] http://www.anarkismo.net/article/4070

[10] Çabuklu 2004, 120.

[11] Gordon Marshall, Sosyoloji Sözlüğü, Bilim ve Sanat Yayınları, 1999, s. 240.

[12] Andree Michel, Feminizm, (çev. Şirin Tekeli), İletişim Yayınları (Cep Üniversitesi: 127), 1993, s. 79-82.

[13] Carole Pateman, “Feminist Critique of the Public\PrivateDichotomy”, Feminism and Equality, s. 107.

[14] Solanas, Valeri, (2011), Erkekleri Doğrama Cemiyeti Manifestosu, Sel Yayıncılık, (çev. Ayşe Düzkan), İstanbul

[15] Düzkan Ayşe 2011

[16] Firestone, Shulamith, (1993), Cinselliğin Diyalektiği, Payel Yayınları(çev.Yurdanur Salman), İstanbul

[17] Ecevit, 1985

[18] Barrett, 1995

[19] Littlewood, 2004

[20] Erdoğan Aynur; “Erkek aklına eklemlenen Feminizm” Dübam 2011

[21] Işık 1998, 78

[22] Butler 2005, 141.

[23] Demir 2006; Madan 1997.

[24] Tong 1992,219

[25] Ibid., 218.

[26] 1950’li yıllarda Amerika merkezli Freud yaklaşımı ve psikanaliz, kadınları edilgen durumda tutmaya yarayan bir araç oldu. Buna Betty Friedan ‘Kadınlığın Gizemi’ kitabında ‘Freud’cu Gizem’ de diyor. Bu yaklaşım, kadınlara edilgen ve bağımlı olmanın normal, entelektüel heveslerin ise anormal olduğunu söyleyerek, onlara aşırı korumacı bir dünyada ‘uyum’ içinde yaşamalarını öğütlüyordu.

[27] Donovan, 1997

[28] Tong, 1989: 153

[29] Zihnioğlu, 2003: 2

[30] Zihnioğlu, 2003: 17

[31] Zihnioğlu, 2003: 23

[32] Toprak, 1988

[33] Çakır, 2006: 339

[34] Baykan / Ötüş-Baskett, 1999

[35] Çakır, 1994

[36] Mardin, 2007

[37] Abadan Unat, 1982; Tekeli,1990

[38] Aras Figen; “Kürt Kadın Hareketi ve Feminizm”  İstanbul Amargi – Feminizm Tartışmaları

[39] DÖKH’ün 2002 tarihinde kurulmasından önce de kadın komisyonları şeklinde çalışılıyordu.

[40] (Tekeli, 2004)

[41] Neves, 2006

[42] Ergin, 2005

[43] Tekeli, 2004

[44] Aktaran Belge, 2004

[45] Tekeli, 2004

[46] Neves, 2006

[47] Yöney, “Uluslararası İlişkiler, Feminizm ve Türkiye”, s. 107.

[48] Tür, Özlem ve Aydın Koyuncu, Çiğdem, “Feminist Uluslararası İlişkiler Yaklaşımı: Temelleri, Gelişimi, Katkı ve Sorunları”, Uluslar arası    İlişkiler, Cilt 7, Sayı 26 (Yaz 2010), s. 3-24.

[49] Tickner, 1999: 44

[50] Koyuncu Aydın Çiğdem “Feminist Uluslararası İlişkiler Yaklaşımları Açısından Güvenlik Konusunun Analizi”  Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, Cilt 67, No.1, 2012, s. 111-139

[51] Blanchard, 2003: 1289

[52] Tickner, 1999: 46

[53] Blanchard, 2003: 1291-1292, Jaggar, 1983: 353

[54] Lapid, 1989: 235-254

[55] Zalewski, 1995: 339-340

[56] Sylvester, 2002: 3-17; Whitworth, 1994: 11-38; Shepherd, 2009: 217

[57] 1994: 1-19

[58] Zalewski ve Enloe, 1995: 300- 301

[59] Locher ve Prügl, 2001: 113

[60] Tickner ve Sjoberg, 2007: 190

[61]  Tobias, 1990: 163-185

[62] Enloe, 1989: 5

[63] 1985: 71-73

[64] Tickner, 1992: 54

[65] Tickner, 1994: 43

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı