SİYASETSİZDEN GELENLERTÜRKİYE

Sivil Toplum Kuruluşlarında (STK) Katılım Sorunu ve Türkiye

AYŞE TÖK

Anadolu Üniversitesi

Çalışmada STK’ların kurum içi demokrasileri üzerinden hareket edilerek örgüt içinde yaşanan katılım sorununa değinilmiş ve çözüm önerilerinde bulunulmuştur. Bu kapsamda sivil toplum kavramı tarihsel gelişimi ile ele alınmış ve kavramsal boyutu hakkında yeterli bilgi verilmeye çalışılmıştır. STK’ların yaşadıkları demokratikleşme sorunu tartışılırken Türkiye’deki örgütlerde yaşanan öteki sorunlar belirtilmiştir. Ayrıca sivil toplum ile devlet arasındaki ilişki objektif bir bakış açısıyla açıklığa kavuşturulmak istenmiştir.

  1. 1.      Sivil Toplum Kavramı

Son dönemlerdeki popüler kavramlardan birisi de sivil toplum kavramıdır. Sivil toplum, bireylerin kendi arzularıyla oluşturdukları ortak yaşam alanını ifade etmektedir. “Sivil” sözcüğü, Latince “civis” kökünden gelmekte olup “yurttaş veya kenttaş” anlamını karşılamaktadır. “Sivil Toplum” ise, Fransızcadaki “société civile”den gelmektedir. Bütün bu kullanımlarına dayalı olarak, sivil kelimesi, aslında, vatandaş ya da vatandaşlık kelimesi ile eş anlamlı olmaktadır. Bir bakıma burada kullanılan sivil toplum, yurttaşlar toplumuyla aynı anlamı ifade etmektedir (Talas, 2011: 389-390). Aristoteles, hukuki olarak belirlenmiş bir idare (yönetim) sistemi içinde, eşit ve özgür olan vatandaşların oluşturduğu politik toplumu Politike Koinonia şeklinde kavramsal hale getirmiştir. Bu kavram daha sonra Latinceye Civilis Societas şeklinde aktarılmış, Latince’den İngilizce’ye 1400’lü yıllarda Civil Society (Sivil Toplum) şeklinde çevrilerek kullanılmış ve günümüze kadar gelmiştir (Biber, 2009: 30). 

Sivil toplum kavramı Batı toplumlarının gelişim sürecinin ve Batı siyasal geleneğinin içinde ortaya çıkıp gelişmiştir. Aynı gelenek içinde siyasal-yönetsel sistem, demokrasi ve demokratikleşme arayışlarının birçok ana temasını çevreleyen, onlara yol gösteren bir kavramdır. Kavramın düşünsel temelleri, Antik Çağda Aristo ve Çiçero, Orta Çağda Thomas Hobbes, John Locke, Montesquieu ve J. J. Rousseau’nun eserlerinde yer verdikleri devlet-toplum ilişkileri bağlamında incelenebilir. Bu düşünürlerin biçimlendirdikleri ve yaygın olarak bilinen adıyla “Toplumsal Sözleşme” geleneği, Batı Aydınlanma çağına kadar kavram ve kuramlara yön veren egemen gelenek konumunu sürdürmüştür (Kabasakal, 2008: 10).

18. yüzyıl toplumsal sözleşmeci filozoflar sivil toplumu doğa halinin karşıtı olarak tanımlamışlardır. Bu bakış açısı, kaçınılmaz bir şekilde, devlet (politik toplum)-sivil toplum özdeşliğini gündeme getirmiştir (Gönenç, 2001: 12). Devletin, yani politik toplumun sivil toplumla özdeş olduğu tezi Hobbes’un söylemlerinde açıkça görülmektedir. Ona göre, sivil topluma girebilmek, medenileşmek, uygarlık yaratabilmek için toplumların doğal hallerini terk etmeleri gerekir. Bu gereklilik doğal halin koşullarından kaynaklanmaktadır. Çünkü doğa halinde tüm insanlar eşittir ve bundan dolayı çatışma kaçınılmazdır. Bu durumdan kurtulmanın tek yolu insanları kontrol altında tutacak bir gücün varlığıdır. Bu gücü oluşturmak için insanların tüm güçlerini tek bir insana ya da heyete devretmeleri gerekmektedir. Hobbes’un Leviathan olarak adlandırdığı bu güç sayesinde huzursuzluk, ölüm korkusu ortadan kalkacak, insanlar kültür ve medeniyet yaratıp, medeni (sivil) topluma geçebileceklerdir (Biber, 2009: 30-31).

İskoç aydınlanmacıları tarafından sivil toplum devletten ayrı bir alan olarak ele alınmıştır. Sivil toplum alanı devlete veya bireylere indirgenemeyen ve gönüllülük üzerine kurulmuş bir alandır. Adam Ferguson’a göre sivil toplum otonom yönetime ve düzenleme yapma hakkına sahip kuruşların genel adıdır. Kısacası zorunluluğun minimize edildiği gönüllülüğün maksimize edildiği, aynı zamanda duygusal iletişimi, arkadaşlık duygusunun ahlaki alanı olarak nitelendirilir (Lomosky, 2002: 55-60).

Devlet ve sivil toplumun özdeş olarak kabul edilmesi Hegel’e kadar sürmüştür. Ancak Hegel yaptığı açıklamalarla devlet ile sivil toplumu birbirinden ayırmıştır. Hegel, sivil toplumu çeşitli meslekleri, değişik çıkarları temsil eden şirketleri ve kurumları içine alan; özel çıkar, çatışma ve farklılık alanı olarak görmektedir. Buna karşın devlet, özel çıkarlar yerine genel yararı temsil etmektedir. Ona göre sivil toplum, bireyler arasında var olan çatışmaların odağında yer alan özel bir bencillik alanıdır. Sorgulanamaz ve kaçınılmaz bir aşama olarak görülen devlet, sivil toplumun özünde var olan çatışmaları kontrol edebilen, yönetebilen, uyumlaştıran, kapsayıcı bir dışsal yapılar bütünüdür (Acar, 2010: 27). Hegel’den Gramsci’ye uzanan çizgide, sivil toplum alanının toplumsal sınıf ve ekonomik ilişkiler bağlamında devlet ve toplum arasındaki çizgiyi belirginleştirdiği, böylece bir çatışma alanının yoğunlaşması anlamına geldiği savunulmuştur. Diğer taraftan ise Alexis de Tocqueville gibi düşünürler sivil toplum alanının bireysel çıkarlar ile devlet arasında bir denge unsuru olarak var olduğunu söylemişlerdir (Tüsev, 2011: 47).

20. yüzyıldan sonra dünyada yaşanan büyük değişimler sivil toplumu önemli derecede etkilemiştir. Post Sovyet ülkelerinde 1970’li yıllarda devlet ile halk arasında büyük bir gerilim yaşanmıştır. Bu gerilim esnasında sivil toplum yalnızca politikleştirilmemiş aynı zamanda devlete karşı anti-demokratik bir hareket halini almıştır. Özellikle 1980’li yıllardan sonra refah devleti anlayışının çökmesi ile birlikte devlet ile sivil toplum arasındaki sınırların yeniden belirlenmesi gerekliliği ortaya çıkmıştır (Lomosky, 2002: 58). Yeni Sağ, devletin küçülmesi gerektiğini ön koşul olarak kabul eden yeni dünya düzeni anlayışıyla paralel olarak sivil toplumun çıkarcı gruplar bütünü olarak değerlendirmiştir (Şaylan, 2003: 151).

Sivil topluma dair farklı yaklaşımları ele aldıktan ve tarihsel gelişiminden söz ettikten sonra genel bir tanımlama yapmakta yarar bulunmaktadır. Sivil toplum, devletin müdahale alanlarının dışında kalan ekonomik ve sosyal alanı tanımlamak için gereksinim duyulmuş bir kavramdır. Bu alan, kendi kendini düzenleyen, kendi ilke ve kurallarına göre işleyen özerk bir alandır. Kavram, daha ötede birey-devlet ilişkilerinde hangisinin önde olduğuyla ilgilenmekte, “en geniş anlamıyla da, toplumun devlet kurumları dışında kendi kendini yönlendirmesini içermekte ve demokratik bir anlam taşımaktadır” (Biber, 2009: 33).

  1. 2.      Sivil Toplum Kuruluşu (STK) Kavramı ve Türkiye

Sivil yönetimi icra eden kurum ya da örgütlere sivil toplum kuruluşları, kısa ve moda söylenişi ile STK adı verilmektedir. Söz konusu kavram,  katılım veya temsilen hükümete dâhil olmayan doğal ve yasal şahıslar tarafından yaratılan hükümet dışı örgütler şeklinde ifade edilmektedir (Talas, 2011: 391). Genel olarak STK, yurttaşların ortak bakış, çıkar, duyarlılık, talep gibi temeller üzerinde gönüllü olarak bir araya gelmesi olarak tanımlanmaktadır (Akçadağ, t.y.: 1).

Sivil Toplum Kuruluşları, yurttaşları ortak bir amaç doğrultusunda bir araya getiren çevre ve insan hakları örgütleri, tüketici dernekleri, yardım ve eğitim örgütleri gibi yapılardır. İngilizcede “Non-Govermental Organization” olarak ifade edilen kavramın Türkçede tam karşılığı bulunmamaktadır. Geçmişte, cemiyetler, kulüpler, daha yakın bir tarihte demokratik kitle örgütleri gibi sözcükler sivil alanda faaliyet gösteren bu yapıları tarif etmekte kullanılmıştır. Ancak bugünkü en yaygın kullanım, Sivil Toplum Kuruluşları (STK)’dır (Eroğlu, 2006: 199).

STK’lar alanı, siyasi otoritenin baskısından uzak, devlet karşısında görece özerk olan, bir yapıda kamusal alanda etkisi olabilen ortak bir girişimler alanı olarak tanımlanmaktadır. Tabi ki bu kuruluşlar meydana gelirken, var olan haklardan yararlanır ve aynı zamanda bu haklar alanını genişletmeye çalışırlar. Bir anlamda kamusal alanı, devletin alanı olmaktan çıkararak müşterek bir alan haline getirmeye çalışmaktadırlar (Tekeli, 2004: 28). Sivil Toplum Kuruluşları (STK’lar) yurttaşların yararına çalışan ve bu yönde kamuoyu oluşturan, kar amacı gütmeyen, demokratik bir işleyişe sahip, bürokratik donanımdan uzak ve belirli toplumsal amaçlara ulaşmak amacıyla gönüllü olarak bir araya gelen bireylerden oluşan örgütlenmeler olarak tanımlanmaktadır (İlter, 2009: 16)

Kavramsal olarak yapılan analizden sonra STK’ların fonksiyonları ve biçimlerine değinmek gerekmektedir. Sivil toplum kuruluşlarının tespit edilmiş işlevleri şu şekilde sıralanabilir. Kamuoyu oluşturmak yoluyla bireylerin taleplerinin dile getirilmesine yardımcı olmaktır. Çoğulcu toplum yapısının oluşumunu sağlamak şartıyla egemen piyasa değerlerine karsı dengeleyici bir unsur olmaktır.  Kendi içlerinde oluşturdukları katılımcı ve çoğulcu bir kültürle beslenmiş ve aynı zamanda yönetim deneyimi de edinmiş bireyler yetiştirmektir. Pilot projeler üretmek, bu projelere kaynak bulmak ya da bu projeleri uygulamaya geçirmek yoluyla eğitim, sosyal refah ve istihdam konularında hükümet politikalarına paralel ya da alternatif sorumluluklar alabilmektir (Talas, 2011: 392).

STK’ların en önemli rolü, ulusal alanda ülkenin toplumsal ve ekonomik sorunlarına dikkat çekerek, bu sorunların çözümü, farklı düşüncelere saygı çerçevesinde ülkenin demokratikleşmesi yolunda çaba harcamak; uluslararası alanda ise uluslararası ve uluslar üstü kurumlarla ilişkilerin derinleştirilmesine, ülkenin tanıtımına ve olumlu imajına katkıda bulunmak olmalıdır. Kısaca STK’lar devletin vesayeti altında olmadan kendi yapılanmaları ve faaliyetleri hakkında kendileri karar verebilmeli, devlet politikasının gidişatını etkileyebilmelidir. Avrupa toplumunun sivil kesimi gerek kendi başlarına, gerekse de temsil edildikleri platformlar içinde kamusal alanı paylaştıkları resmi topluma karşı önemli roller kazanmışlardır. Bu kapsamda hemen her resmi kararda görüş alınması zorunlu olan Avrupa Birliği Ekonomik ve Sosyal Konseyi ön plana çıkmaktadır. Avrupa ve Türkiye’de sivil toplum karşılaştırıldığında belki de başlangıçta göze çarpan en büyük farklılık buna benzer bir sivil örgütlenmenin bulunmayışıdır (Akçadağ, t.y.: 12-13).

Türkiye’de sivil toplumun tarihine ilişkin değişik görüşler bulunmaktadır. Bu konuda kesin kanıtlar bulunmamakla birlikte sivil toplum sadece siyasi alanın dışında yer alan örgütsel yaşam alanı olarak değerlendirilirse, Türkiye’de sivil toplumun oldukça uzun bir tarihe sahip olduğu düşünülebilir. Türkiye’de, Dünyada olduğu gibi sivil toplum kavramı dönemler itibariyle değişen bir öneme sahip olmuştur. Bugün hem sivil toplumun toplumsal değişimin önemli bir unsuru olarak güçlendiği, hem de STK’ların bir örgütsel yaşam alanı olarak farklı yapılanmalar halinde yaygınlaştığı görülmektedir (İlter, 2009: 43). Türkiye’de STK’ların genel yapısına bakıldığında, AB üye ülkelerinde faaliyet gösteren STK’lardan daha az kurumsal ve daha az etkin bir yapıya sahip oldukları göze çarpmaktadır. Türkiye’de STK’ların sürdürülebilir sosyo-ekonomik kalkınmanın sağlanmasında önemli bir role sahip olduğu anlayışının vurgulanması, baskı unsuru oluşturabilecek organizasyonsal ve kültürel yapıya ulaşmalarının desteklenmesi oldukça büyük önem taşımaktadır (Demiral, 2007: 18).

Günümüzde STK’lar, temsili demokrasideki kısıtlılıkların aşılarak katılımcı bir demokrasinin gelişimi doğrultusunda katkı sunabilecek büyük bir olanak olarak sunulmaktadırlar (Ataay, 2008: 63). Bundan dolayı halkın kendisini ilgilendiren konularda söz sahibi olduğu ve kararların alınma sürecinde yer aldığı günümüz katılımcı demokrasilerinde sivil toplumun önemi giderek artmaktadır. Demokrasilerde STK’lardan yurttaş ile devlet arasında köprü işlevini yerine getirmesi beklenmektedir. STK’lar vatandaşların düşüncelerinin devlete, devletin oluşturduğu politikaların ise yurttaşlara aktarımını sağlamaktadır (Akçadağ, t.y.: 2). Etkin bir sivil toplum demokratik gelişimi sağlamakla birlikte temsil ve meşruluk krizlerinin aşılması sürecinde, toplumsal taleplerin siyasal alana iletilmesini sağlayarak, demokratik politikaların geliştirilmesine hizmet eder. Devlet-toplum iletişiminin tamamlayıcı bir unsuru olarak alternatif bir temsil mekanizması işlevini yerine getirebilir. Bölük-pörçük talep ve inisiyatifleri bir araya getirip, bütünleştirerek olumlu bir siyasal kılıfa sokabilir. Yurttaşlara sağladığı demokratik katılım imkânı sayesinde, kamusal alan-devlet arasındaki iliksilerin dayanacağı yeni demokratik normların yaratılmasına katkıda bulunabilir (Kabasakal, 2008: 75).

Karşıt fikirlerinde bulunması ile birlikte genel olarak bir toplumda sivil toplumun örgütlenmesi ne kadar gelişmiş ve karmaşıklaşmış olursa demokrasinin aynı derecede olgunlaştığı, kararlı hale geldiği, kurumsallaştığı kabul edilmektedir (Tekeli, 2004: 30). STK’lardan beklenecek demokratiklik özelliği büyük oranda kendi içyapılarına ve işleyişlerine, politika yapma biçimlerine bağlı olmaktadır. Bu nedenden dolayı STK’ların faaliyetleri, yöntemleri ve amaçlarına bakmak gerekir. Eğer sivil toplum, uzlaşmaz çıkar gruplarını veya antidemokratik amaç ve yöntemleri kullananları içermiyorsa demokrasiyi geliştirmeye yönelik beklentilere cevap vermesi daha olasıdır (Tosun, 2001: 148-149). Dolayısı ile demokrasinin gelişimine katkı sağlaması için öncelikle STK’ların demokratik bir idare sistemine sahip olması gerekmektedir. STK’larda kurum içi demokrasiyi zedeleyen, katılım yollarını tıkayan sorunların ele alınmasında fayda görülmektedir.

  1. 3.      Sivil Toplum Kuruluşlarında Katılım Sorunu

            Sivil toplumu içinden çıktığı toplumsal iklimden ayrı düşünmek mümkün değildir. Her toplumun sivil toplumu kendine özgü olmakta ve o toplumun ortak kültüründen, ortamından, anlayışından etkilenmektedir. Bu nedenden dolayı bir STK’nın varlığı, ona otomatik olarak sivillik ya da ilericilik veya demokratlık özelliğini vermemektedir. Bir diğer ifadeyle, sivil toplumun demokratikliği, içinden çıktığı toplumda demokratik geleneğin varlığı ile yakından ilişkili olmaktadır. Eğer toplumda demokratik gelenek veya siyasal kültür zayıf ise, sivil toplumdan çok güçlü demokratik eğilimler beklemek doğru olmaz. STK’ların, hareketlerin ve yurttaş inisiyatiflerin demokratlığına dair bir takım fikirlerde bulunabilmek için, iç işleyişi, insan unsuru ve amaçları demokratlık açısından bir kere daha gözden geçirilmelidir (Tosun, 2001: 151-152).

Günümüzde STK’lar katılımcı demokratik çerçevesinde, toplumsal taleplerin sözcülüğünü üstlenen yapılanmalar olarak ele alınmaktadır. Oysa STK’ları çıkaran anlayış siyasi partilerin yaşadığı temsil krizinin ve temsili demokrasinin yaşadığı meşruiyet krizini değerlendirirken, krizin aslında liberal demokrasinin içeriğinden kaynaklandığını biçimsel boyutunda yaşanan temsil krizinin de bunun uzantısı olarak ortaya çıktığı gerçeğini ihmal etmektedir. STK’lar neoliberalizmin katılımcı demokrasi açılımıyla birlikte, bağımsız örgütlenmeler olmaktan uzaklaşmaya başlamış, çeşitli kuruluşların ve devletin baskısı altına girmiştir. Diğer taraftan STK’ların gönüllülük özelliği de ikinci plana itilmiş, uzmanlaşma olgusu ortaya çıkmaya başlamıştır. STK’ları temel alan yaklaşımın bir başka problemli yönü ise demokratikleşme sürecinin bütünüyle devlet sivil toplum kutuplaşmasına dayandırılmasıdır. Bu anlayışla birlikte demokratikleşme sürecini de bütünüyle devletin topluma müdahalesinin sınırlandırılmasına dayandırılmaktadır (Ataay, 2008: 63-65).  Her ne kadar muhafazakâr demokrasi anlayışı kapsamında STK’ların toplumsal sorunları gündeme getirmekten, devlete karşı baskı grubu oluşturmaktan uzak oldukları yönünde bir eğilim bulunmasına karşın katılımcı demokrasinin vazgeçilmez unsurları oldukları gerçeği göz ardı edilemez.

STK’ların katılımcı demokrasinin önemli birer aktörü olarak değerlendirilmeleri onların ayırt edici özelliklerini de belirlemektedir. Bunlardan birincisi, gönüllük ve özel alanlardan fedakârlık yapılmasına dayanmaktadır. Sivil toplum kuruluşları içinde yer almaya kimse zorlanamaz. STK’ların ikinci önemli niteliği toplumsal iyiye katkıda bulunmak olması, bu amaç doğrultusunda da kimse üzerinde bir iktidar oluşturma arayışının bulunmamasıdır.  Bir iktidar mücadelesi içine de girmediğinden dolayı kendi içinde çatışmaya yol açmamaktadır. Üçüncü bir nitelik, STK’ların açık ve belli bir konuda uzmanlaşmış olmalarıdır. Bu nitelik, sivil toplum alanının iktidar oluşturmaya dönük, çatışmalı bir alan haline gelmesini engellemektedir. Dördüncü önemli nitelik ise STK’ların işleyişlerinde hiyerarşik bir yapılanmaya ihtiyaç duymamalarıdır. Katılımcı demokrasinin aktörleri kendi aralarında işbirliği kurmaktadırlar. Bu ilişkiler ise daha çok eşitler arası yani yatay ilişkiler şeklinde yürütülmektedir (Tekeli, 2004: 29).

Dernek, vakıf, sendika gibi sivil alanı yaratması gereken unsurlar açısından Türkiye, 1980’li yıllardan sonra büyük bir enflasyon yaşamasıyla birlikte örgütlerin sayısı her geçen gün artmıştır. Fakat bu örgütlerin büyük bir kısmının toplumsal yararı gözetme, demokratik niteliklerini arttırma, siyasal katılım kanallarını oluşturma, toplumsal talepleri belirleme ve bu talepler doğrultusunda hükümetlere baskı yapma gibi bir sivil toplum örgütünde bulunması gereken işlevlerden çok uzak olduğu gözlenmiştir. Bununla birlikte, yasal düzenlemelerin yetersiz oluşu bürokratik tıkanıklıklar, kaynak yetersizliği, toplumsal katılımın azlığı gibi birçok güçlüğe rağmen sayıları az olmakla birlikte başarı kaydeden sivil toplum örgütlerinin var olduğu bilinmektedir (Biber, 2009: 38-39).

Sivil toplumun demokratikleşmesi ve gelişmesinin önündeki engellerin tamamı devletten kaynaklanmamaktadır. Mali kaynak, eğitim, toplumsal alışkanlıklar, katılım, insanların kendilerini motive etme eksikliği, örgütler arası iletişimsizlik, sosyal ve yapısal engeller sivil toplumun demokratikleşmesini güçleştirmektedir. Bunun yanında sivil toplum her daim demokratik değerler üretmeyebilir. Faşist hareketler, totaliter hareketlerde sivil toplum kaynaklı olabilmektedir. Kısacası sivil topluma yönelik tehditler, sivil toplumun kendi içinden de kaynaklanabilir. Demokratikleşme sürecine dair yönelik çalışmaların uzlaştıkları nokta, söz konusu sürecin hem devleti, hem de sivil toplumu kapsayacak biçimde çift yönlü işlemesi gereğidir (Erdoğan, 2001: 71). Ayrıca sivil toplumun kendi içinde seçkinler ve halk olarak ayrışmasına karşı sivil toplum kuruluşlarının hem kendi iç işleyişlerinde hem de diğer kesimlere karşı demokratikleşmeleri gerekmektedir (Kentel, 2002: 10).

Ülkemizde bir yandan otoriteye dayanan hiyerarşik idare biçimlerinden kaçınmak istenirken, sivil olmaya yaraşır katılımcı bir yönetim şeklide geliştirilmek istenmektedir. Farklılıklara saygı duyan, kurum içinde iletişim kanallarını sürekli açık tutabilen, kararların birlikte alındığı, sorumluluk ve yetkilerin paylaşıldığı, yeni fikir ve gelişmelere açık bir yönetim gerekmektedir. Ülkemizde gerek politik kültür nedeniyle gerekse de demokrasinin yerleşmemesinden dolayı STK’lar yukarıda bahsi geçen birçok konuda yetersiz kalmaktadırlar (Akçar, 2002: 100-101).

STK’ların bu yetersizlikleri örgütlü sivil toplum alanında aktif olmayı isteyen bireylere engel oluşturmaktadır. Sivil toplum örgütleri hem dünyada hem de Türkiye’de burjuvazinin hizmetindedir. Dünyanın gelişmiş toplumlarında halk kesimine STK’ların daha yaygın ve etkin biçimde ulaşabilmesi mümkün olabilmektedir. Ancak Türkiye’de STK’ların tabana inme ve halka dahil olma sorunu bulunduğundan halkın geniş katılımını sağlayamamakta ve ilgisini çekememektedir (Talas, 2011: 396-397).

STK’ların örgütsel yapısal özelliklerinden kaynaklanan sorunlar daha çok devlet karşısındaki yerlerine ve bürokratik merkezi yapılanmalarına bağlıdır. STK’lar devletle dört farklı ilişki içine girebilmektedirler. Ya devlete eklemlenip rant dağılımından daha fazla pay alacaklar, ya devletle temas halindeyken ondan ayrı durmayı bilecekler, ya devlet karşında yer alıp ona cephe açacaklar ya da onu görmezden gelerek, ilişki içine girmeden yaşayacaklardır. Ülkemizde mevcut olan STK’lar göz önüne alındığında bu dört ilişkiyi de gözlemlemek mümkün hale gelmektedir. İlişkiler dikkate alındığında demokratikleşme açısından ikinci tür ilişkinin daha yararlı olacağı düşünülmektedir. STK’nın iç örgütlenmesi açısından tabloya bakıldığında, devleti model kabul eden bir grup kuruluşun hiyerarşik bir yapılanmayı tercih ettiği görülmektedir. STK’ların kendi içlerinde demokratikleşmeleri, bireylerin teslimiyetini ifade eden aidiyetten ziyade, eleştirel ve özerk yurttaşlık bağlamında gerçekleşecek gönüllü üyeliğin alanının genişletilmesi, kendi etiğini bir an önce oluşturması koşullarına bağlıdır (Tosun, 2001: 237).

STK’ların gelişmesini engelleyen etkenlerden biri, hızlı nüfus artışı ve çarpık kentleşmenin yarattığı ortamda yerel sahiplenme kültürünün oluşumunun zorlaşmasıdır. Yerel sahiplenme kültürü eleştirel ve katılımcı yurttaşlık kültürünün oluşmasının ilk basamağıdır. Ayrıca, 1980’lerden itibaren kentsel gelişime bağlı olarak, sivil örgütlenmelerde dini, mezhepsel ve hemşerilik bağları gibi birincil duyguların temel alındığı ve dolayısıyla üyelerini gettolara hapsetme eğilimi taşıyan örgütlerin sayısının arttığı dikkati çekmektedir (Tosun, 2001: 331). Türkiye’de sivil toplum hareketi, son yıllardaki gelişimine rağmen vatandaşların büyük bir bölümünden kopuk kalmakta ve sadece vatandaşların küçük bir kesimine hitap etmektedir. Vatandaş katılımı dar, derin ve çeşitli sosyal grupların göreceli olarak temsil edilebildiği bir biçimde gerçekleşmektedir (Tüsev, 2011: 18).

Merkezin tepkisinden çekinerek kendi içine kapanan örgütler yerine toplum ile bireyleri yakınlaştıran örgütlenmelerin yaygınlaşması gerekir. Bu sonucun ortaya çıkmasında halkın sivil topluma dâhil olmadaki çekingenliklerini ve bundan kaynaklanan bilgisizliklerini yenmeleri önemli rol oynamaktadır. Ayrıca yurttaş katılımının demokratik kanalları olarak STK’ların patronaj ağlarını kırması ve kamusal alana ilişkin politikalara ağılık vermesi gerekir. Halkın politika üretim sürecinin aktif katılımcıları olmalarını sağlayacak politikalar üretilmelidir (Tosun, 2001: 331-332).

Ülkemizde STK istatistiklerine bakıldığında 4.547’si vakıf, 86.031’i dernek olmak üzere, 90.578 sivil toplum kuruluşu faaliyet göstermekte, bu rakamlara sendikalar, meslek odaları ve kooperatiflerin de eklenmesi durumunda bu sayı 150.000’i aşmaktadır. Türkiye nüfusuna oranla STK sayısı oldukça düşüktür: ülke genelinde ortalama her 780 kişiye 1 STK düşmektedir (http://www.tusev.org.tr, 2013). STK’lar bir ülkedeki demokratikleşmenin göstergesi olarak ele alınabilir. Bu ele alma biçimi STK’ların sayısı ile değil; kapasitelerinin gelişmesi, arkalarına güçlü halk desteği almaları, karar mekanizmalarında etkin olmaları ile ilgilidir. Bireyler yasaların dışına çıkmamak kaydıyla devleti de sorgulamalıdır. Yönetimde rol oynamaları gerektiğinin bilincine varmalı ve tabalık duygusundan sıyrılıp, yurttaşlık duygusuna alışmalıdır (Eroğlu, 2006: 199).

Ülkemizdeki STK’ların büyük çoğunluğu (yaklaşık %87’si) vatandaş katılımının düşük olduğunu savunmaktadır. STK’ların kurumsallaşma düzeylerinin düşük kaldığı, sorunlu yönetim yapıları ve kopuk ilişkilerle işlevlerini sürdürdükleri görülmektedir. STK’lar faaliyetlerini son derece kısıtlı mali kaynaklarla gerçekleştirmektedir. Bunun yanı sıra, teknoloji ve destekleyici altyapı erişiminde görülen gelişmeler STK’ların yaşadıkları çeşitli sorunlara çözüm üretmelerine yardımcı olmaktadır  (Tüsev, 2011: 19-20). Son dönemlerde yeni medya ve iletişim teknolojileri ile birlikte sivil toplumun önemi giderek artmıştır. İşlevsel demokratik bir sivil toplumun oluşabilmesi için altı önemli prensip bulunmaktadır. Bunlar;  ekonomik otonomi, düşük seviyede ayrışma, tolerans ve kültürel hareketlilik, ortak değerler, bireyselcilik kültürü ve dikey yerine yatay ilişkiler ağıdır (Şimşek, 2004: 55).

Teknolojik gelişmelerden söz etmişken, e-araçlar, yani elektronik ortamda yararlanılan araçlar, demokratik uygulamaların iyileştirilmesine ve örgütlü sivil toplumun katılımına yönelik olarak büyük bir etkinlik alanına sahiptir. Bu araçlar genel anlamda kurumların şeffaflığına, hesap verebilirliğine ve gerekli tepkiyi gösterebilmelerine olduğu gibi, yurttaşların katılımına ve demokratik sürecin yetkinleştirilmesine, erişilebilirliğine ve katılımcılığına da katkı sağlayabilirler. E-araçların potansiyellerinden tam olarak yararlanılabilmesi için, bunlar her düzeydeki yetkililer ve örgütlü sivil toplum da dâhil olmak üzere karar verme sürecinin tüm katılanlarınca bütünselleştirilmelidir (Ustk, 2009: 16). Türkiye’de STK’ların çoğunlukla kendilerine ait web sayfaları bulunmasına karşın, bu kuruluşların tümünün bilgilerine ulaşılabileceği, kendi aralarında iletişimin sağlanabileceği ve ortak çalışmaların başlatılabileceği, toplumun yapılan etkinlikleri araştırabileceği bir iletişim ortamının eksikliği hissedilmektedir (Karaarslan vd., 2005: 3).

STK’larda örgüt içi katılımda, pasif katılımdan aktif katılıma giden yol beş aşamadan oluşmaktadır. İlk aşamada, üyeler salt oy verenler olarak kabul edilirler. Bu aşamada üyeler sadece yöneticileri belirlemektedirler. İkinci aşamada ise üyeler, sadece seçme yetkisine sahip bireylerdir. Uzman veya seçilmiş üyeler, kararları alırken kendilerini üyelerin yerlerine koymaktadırlar. Üçüncü aşamada üyeler birer cevaplayıcı niteliğindedir. İhtiyaçların ve yaklaşımların neler olduklarını bilmelerine gerek yoktur. Dördüncü aşamada, üyeler birer danışman niteliğindedirler. Önceden bilgilendirilmiş olan üyeler bu aşamada kendi fikirlerini dile getirme imkânına kavuşurlar. Son aşamada ise, üyelerin karar verme yönleri ön plana taşınmaktadır. Bu safhada üyeler grubun ihtiyaçlarını ve önceliklerini iyi bilirler ve bu doğrultuda kararları kendileri alırlar (Tosun, 2001: 238). Ülkemizde yapılan bir takım araştırmalar yardımıyla elde edilen bulgular, katılım aşamalarında üyelerin ilk üç aşama arasında gelip gittiklerini, ender durumlarda dördüncü aşamaya ulaşabildiklerini göstermektedir (Tosun, 2001: 239-240).

STK’lara genel katılım, gönüllülük ve bağış seviyelerindeki düşüklüğe rağmen, bu alanda çalışan az sayıdaki bireyin kararlı çalışmaları ümit vermektedir. Son olarak yeni yeni gelişen hak eksenli hareket, demokratik reformlar ve politika reformları bağlamında bu kritik dönemde önemli katkılar yaratmaktadır. Zayıflıklar ve kısıtlayıcı etkenler söz konusu olduğunda, sektörün önündeki en büyük engeller kapasite geliştirme (kurumsal, kaynaklar, ilişkiler, işbirlikleri alanlarında) ve bireysel katılımı sağlamadır. Sektörün yapısı hem yeni oluşan kurumlarda hem de sürdürülebilirliğini sağlamada zorlanan gelişmiş kurumlarda kapasite geliştirme girişimleri yoluyla güçlendirilebilir. Ayrıca ortak politika ve stratejiler belirlenmesi de hem STK’ları kendi aralarında yakınlaştırmaya hem de yurtdışındaki platformlarda temsil etmeye yardımcı olacaktır. Kamuoyu ile ilişkileri geliştirme konusunda kurum ve faaliyetlerin görünürlüğünü artırmaya yönelik gönüllülük, bağışçılık ve üyelik odaklı çalışmalar faydalı olacak, farkındalık yaratmakla kalmayıp katılımı da sağlayacaktır (Tüsev, 2006: 60).

Sonuç

            Sivil toplum, devletin otoritesi dışında kalan alanı meydana getirmekle beraber bu, sivil toplum ile devletin karşıt oldukları algısını oluşturmamalıdır. Aksine sivil toplum ile devlet karşılıklı olarak çok yönlü ve çok çeşitli ilişkiler içine girmektedir. STK’lar bir ülkedeki demokrasinin kurumsallaşmasında ve olgunlaşmasında önemli bir rol oynamaktadır. Çünkü gerek temsil ettiği bireylerin istekleri doğrultusunda devlete karşı bir baskı grubu olarak hareket etmesi gerekse de kurum içi işleyişlerinde demokratik ilkelere uygun olarak davranması STK’ların bu yöndeki önemini arttırmaktadır.

STK’ların katılımcı demokrasiye katkı sağlayabilmeleri için öncelikle kendi iç işleyişlerinde katılımcı demokrasi ilkelerini hayata geçirmeleri gerekmektedir. Demokratik ilkeleri uygulayan örgütler, üye katılımını engelleyen katı bürokratik yapıdan, dikey ilişki ağlarından, patronaj ilişkilerinden kurtulabilirler. Buna karşın, üye katılımının zayıf kalma sebeplerinin tamamı STK’lardan kaynaklanmamaktadır. Ülkemizde sivil topluma karşı yurttaşlar ilgisiz bir duruş sergilemektedirler. Kısacası hem STK’ların hem de yurttaşların demokratik kültürü özümsemesi önem taşımaktadır. Bunun dışında katılım yollarını mali yetersizlikler, eğitim düzeyi, insanların devlete atfettikleri anlam, ülkedeki siyasal kültür gibi daha birçok sorun tıkamaktadır. Bu sorunların büyük bir kısmı ekonomik ilerleme ile fakat tamamı zihinsel dönüşümle ortadan kalkabilir.

KAYNAKÇA

ACAR, Aykut (2010), Bürokrasi Ve Türk Bürokrasisi, Ders Notları, Kütahya.

AKÇADAĞ, Emine (t. y.), “Avrupa Birliği Sürecinde Kamu Diplomasisi Faaliyetlerinde Sivil Toplum Kuruluşlarının Rolü, y.y, ss. 1-15.

ATAAY, Faruk (2008), Neoliberalizm ve Muhafazakâr Demokrasi 2000’li Yıllarda Türkiye’de Siyasal Değişimin Dinamikleri, De Ki Basımevi, İstanbul.

BELGE, Murat (2003), “Sivil Toplum Nedir?”, Sivil Toplum ve Demokrasi Konferansı-1, İstanbul Bilgi Üniversitesi, İstanbul, ss. 1-26.

BİBER, Ayhan (2009), “Türkiye’de Sivil Alanın Darlığının Tarihsel Nedenleri Üzerine Bir Değerlendirme”, Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Sayı: 11/3, Ankara, ss. 27-42.

DEMİRAL, Mehmet (2007), “Türkiye’de Sosyal Sermaye Kapsamında Sivil Toplum Kuruluşları (STK)’nın Sürdürülebilir Sosyo-Ekonomik Kalkınma Sürecindeki Rolü”, Uluslar arası Hakemli Sosyal Bilimler E-Dergisi, Sayı: 13, Ekim, Kırgızistan, ss. 1-26.

ERDOĞAN, Selami (2001), “Türkiye’de Demokratik Topluma Geçiş Aşamasında Sivil Toplumun Yeri ve Önemi”, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kütahya.

EROĞLU, H. Tuğba (2006), “Sivil Toplum Kuruluşları bilgi Toplumunun Neresinde”, Yönetim Bilimleri Dergisi, Sayı: 4, ss. 198-217.

GÖNENÇ, Ayşenur Akpınar (2001), Sivil toplum: Düşünsel Temelleri ve Türkiye Perspektifi, Altkitap, Nisan.

http://www.tusev.org.tr/content/detail.aspx?cn=640/ (01.04.2013).

İLTER, Ozan (2009), “Sosyal Yardım Alanında SYDV ve STK İşbirliği, Sorunlar, Çözüm Önerileri”, Yayımlanmamış Uzmanlık Tezi, T.C. Başbakanlık Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Genel Müdürlüğü, Haziran, Ankara.

KARAARSLAN, Enis, A.Bilge YORGAN, Funda CİVELEKOĞLU, Fikret İKİZ (2005), “Sivil Toplum ve İletişim İhtiyacı”, Sivil toplum Kuruluşları İletişim Platformu, Ege Üniversitesi BİTAM, İzmir, ss. 1-8.

LOMOSKY, L. (2002), “Classical Liberalism and Civil Society”, Chambers ve Kymlicka (Edit.), ss. 55-60.

MAÇ, Nazlı (2006), “Avrupa Birliği Sürecinde Sivil Toplum Kuruluşları”, Konya Ticaret Odası Etüd-Araştırma Servisi (Araştırma Raporu), 09 Ocak, Konya.

Sivil Toplumun Karar Verme Sürecine Katılımıyla İlgili İyi Uygulama İlkeleri, (2009), USTK’lar Konferansı, 1 Ekim, ss. 1-18.

ŞAYLAN, Gencay (2003), Değişim Küreselleşme ve Devletin Yeni İşlevi, İmge Yayınevi, İstanbul.
ŞİMŞEK, Sefa (2004), “The Transformation of Civil Society in Turkey: From Quality to Quality” Turkish Studies, ss. 46-74.

TALAS, Mustafa (2011), “Sivil toplum Kuruluşları ve Türkiye Perspektifi”, TÜBAR, Bahar, ss. 387-401.

TEKELİ, İlhan (2004), “Katılımcı Demokrasi, Sivil Ağlar ve Sivil Toplum Kuruluşları”, Türkiye’de Sivil Toplum Kuruluşları Sempozyumu 15, 18-19 Haziran, İTÜ Maçka Sosyal Tesisleri, İstanbul, ss. 20-36.

TOSUN, Gülgün (2001), Türkiye’de Devlet-Sivil Toplum İlişkisi Bağlamında Demokrasinin Pekişmesinin Önündeki Engellere İlişkin Kuramsal ve Pratik Bir Yaklaşım”, Ege Akademik Bakış, Cilt: 1, Sayı: 1, İzmir, ss.224-243.

TOSUN, Gülgün Erdoğan (2001), Demokratikleşme Perspektifinden Devlet-Sivil Toplum İlişkisi, Alfa/Aktüel Kitabevi, Ocak, Bursa.

AKÇAR, Şengül (2002), “Projecilik ve sivil Toplum Kuruluşları”, Projeler, Projecilik ve Sivil Toplum Kuruluşları, 13-14 Aralık, İTÜ Maçka Sosyal Tesisleri, İstanbul, ss. 100-112.

KABASAKAL, Mehmet (2008), Sivil Toplum ve Demokrasi, Denetçi Yeterlilik Tezi, T.C. İçişleri Bakanlığı Dernekler Dairesi Başkanlığı, Ankara.

TÜSEV, (2011), Sivil Toplum İzleme Raporu, Aralık, Uzerler Matbaacılık, İstanbul.

TÜSEV, (2011), Türkiye’de Sivil Toplum: Bir Dönüm Noktası, Uluslar arası Sivil Toplum Endeksi Projesi Türkiye Ülke Raporu-2, Tüsev Yayınları, Mart, İstanbul.

TÜSEV, (2006), “Türkiye’de Sivil Toplum: Bir Değişim Süreci”, Uluslar arası Sivil Toplum Endeksi Proje Türkiye Ülke Raporu, Sena Ofset Matbaacılık.

KENTEL, Ferhat (2002), “Sivil Toplum Kuruluşları: Projecilik Versus Kültürel Yurttaşlık”, Projeler, Projecilik ve Sivil Toplum Kuruluşları, 13-14 Aralık, İTÜ Maçka Sosyal Tesisleri, İstanbul, ss. 3-12.

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı