Marksist, Liberal ve Anarşist Bürokrasi Anlayışları

Benzerlikler ve Faklılıklar

Marksist, Liberal ve Anarşist Bürokrasi Anlayışları

SEVİL ZENGİN

Ankara Üniversitesi, Yönetim Bilimleri

Modern devlet, birçok farklı işlevi bünyesinde toplayan, yurttaşlarının yaşamları üzerinde doğrudan tasarrufta bulanabilen, sosyal yaşama nüfuz edebilen; toplumu yönlendirme, düzenleme ve ona müdahale etme imkânına sahip bir iktidar örgütlenmesidir. Modern devletler, bu süreçlerin tümünü kitlesel olarak örgütlenmiş merkezi bürokrasiler aracılığıyla işletirler.

Bürokrasi, devlet üzerinden düşünüldüğünde hem bir olguyu hem de bir açıklamayı kapsamaktadır. Devletin hukuk yoluyla dönüşürücülüğünden çok devletin bütünleştirici dönüştürücülüğünü içeren bir niteliktedir. Bürokrasi, devletin somutlaşmış ve uygulamada görünen biçimidir. Fişek’e göre bürokrasi; işbölümü, otorite ve hiyerarşinin devlet yönetimine yansıma biçimi olarak somutlaşır. Bürokrasi kavramı zamansallık içerisinde farklı anlamlarda kullanılmış olsa da; belirli özelliklere sahip bir örgüt biçimi olarak ilk defa Weber tarafından tanımlanmış ve bürokrasi alanındaki egemen anlayış ve ana akım literatür de bu tanım etrafında toplanmıştır. Weber’in tespit ettiği biçimiyle bürokrasi, teknik olarak diğer tüm örgütlenme biçimlerinden üstün ve en rasyonel örgütlenme tipidir. Zaten, modernliğin arka planını oluşturan rasyonel bir dünya algısının hâkim olduğu ortamda, bu örgütlenme tipinin üstün olması şaşırtıcı olmamaktadır. Gayrişahsî düzenlemelere tabi olarak işleyen bürokrasinin, yetki sınırlarının yasal olarak çizilmesi, bu iktidar tipinin meşruluğunu yasalardan aldığı anlamına gelir. Weberyen bakış açısından, bürokrasinin temel özelliği rasyonelliğidir; çünkü bürokrasileşme, güvenilir, önceden tahmin edilebilir ve hepsinden önemlisi etkili bir sosyal örgütlenme yoludur. Bürokratik rasyonalite çağdaştır ve kendinden önceki sistemlerden de bu yönüyle üstündür. Bürokrasi kavramının günümüzde kapitalist topluma özgü bir yönetim biçimini anlatmak için kullandığı görülmektedir. Bürokrasiyi, devletin örgütleyici çalışmalarının toplumdan çıkarak toplumun üstünde yer alan ayrıcalıklı kişilerce yürütülmesi olarak da tanımlayabiliriz.

Bürokrasinin öz ve işleyiş ilkelerini soyutlama çabalarında liberal bürokrasi anlayışı temel olarak, bireycilik ilkesine vurgu yapar. Liberalizm, özgürlüğü bireysel ve toplumsal hayatın en temel değeri olarak kabul etmektedir. Birey özgürlüğü, eşitlik, otorite ve adaletten önce gelir. Eşitlik bağlamında da, bireylerin eşit olarak doğduğu ve yasalar karşısında herkesin eşit olduğunu iddia eder. Klasik liberalizmde, devlet sınırlı olmalıdır ve bireyin toplumda kendi olarak var olmasını sağlayan bir mekanizma olarak işlev görmelidir. Liberalizmde devlet, bireylerin barış ortamında yaşamalarının koşullarını idame etmekten ibarettir yani devlet bir nevi araçsal değer olarak nitelendirilmektedir. Başka bir deyişle devlet müdahalesi, fikri ve mülkiyet haklarının korunması ve insanların can ve mal güvenliğinin sağlanması gibi birkaç istisnai alanla sınırlı kalmalıdır. Modern liberalizm ise devlete biraz daha iyimser bir yaklaşım vardır. Liberalizmde bürokrasi algısının Mises üzerinden değerlendirilmesi yapıldığında ise temel algı, bürokrasinin en düşük seviyede tutulması gerekliliğinin savunulduğudur. Bu algı aynı zamanda bir hükümetin, bürokrasiden tamamıyla vazgeçemeyeceğini ve bazı dairelerin mevcudiyetinin zorunlu olduğunu da anlatmaktadır. Her iki açıdan bakıldığında halk, devlet dairelerinin mevcudiyetinden değil, bütün medeni ve iktisadi sahalara müdahalesinden şikâyetçidir. Mises’e göre bürokrasi sistemi demokrasiye, liberalizme ve parlamento rejiminin ruhuna tam manasıyla aykırı bir yapıdır. Ayrıca Mises’e göre bürokrasi ile demokrasi arasındaki problem, bürokrasinin varlığından ziyade onun hangi alanları yönetmeye kalktığı ile ilgili bir durumdur. Eğer devlet iktisadi hayata ve vatandaşın özel hayatına fazla müdahale etmeye başlıyorsa o zaman totaliter rejimlere doğru bir gidiş söz konusudur ve bu tip bir bürokrasi, demokrasiyle çelişir. Bu bağlamda, Mises aslında bir bakıma olması gerekeni açıklayıp, olanı eleştirmiştir.

Marksizmin temel algısında ise devletin özel çıkarlara –hâkim sınıfın çıkarlarına hizmet ettiği ve kendini bürokrasi ile meşrulaştırdığı düşüncesi yer almakta ve egemen sınıfa özgü bir araç olarak nitelendirilmektedir. Marksizm çerçevesinde ana akım literatürde devlet, toplumun ya da sınıflı toplumun bir ürünü olarak tanımlanmakta ve bir sınıfın diğer bir sınıf üzerinde egemenlik kurma aracı olarak açıklanmaktadır. Bürokrasinin temel amacı, egemen sınıfın çıkarlarını korumak ve bunu yaparken de devletin çıkarlarını görünmez kılmaktadır. Devletin göreli özerkliği kapsamında Poulantzas ve Miliband’ın incelemeleri ön plana çıkmaktadır. Poulantzas, politik alanın iktisadi alandan göreli özerk oluşuna vurgu yaparken Miliband ise siyasal iktidarın gücünü zayıflatan kurum ve yapılar üzerinde durmaktadır. Marksizm düşününde de liberalizmdeki anlayışa benzer olarak bireylerin mutluluğu ve refahı amaçlanmıştır. Marksist literatürde, herhangi bir devlet kuramı olmadığı için doğrudan doğruya bir bürokrasi kuramının da olmadığı söylenebilir ancak Marksist analiz araçları ve yaklaşımı kullanılarak bürokrasi algısının analiz edilebileceği de değerlendirilmektedir. Marksist anlayış, bürokrasi ve tüm yönetim olgusunu üretim biçimleri ve devlet olgusu bütününde görür. Bu çerçeve içinde, bürokratın konumunu sınıf ilişkileri kapsamında saptamaya çalışır. Genel olarak bürokrasinin toplumun genel çıkarlarına hizmet eder gibi görünmesi ve özellikle toplumun üstünde hâkim bir güç olarak ortaya çıkması yönündeki eleştirileri bakımından liberal kuramla benzerlik gösterse de liberal bürokrasi algısının, devletin sınırlı görevler icra eden bürokrasiye ihtiyaç göstermesi yönündeki tezinde farklılaşmaktadır. Özgürlük anlayışı kapsamında ise liberal akımın negatif ve bireyci özgürlük anlayışı baskın gelirken, Marksizm yazını toplumsal ve pozitif bir özgürlük anlayışı içermektedir. Ayrıca liberalizm çerçevesindeki özgürlük, sınırlı bir öz taşırken ve niteliksel olarak amaçsal bir yapıdayken, Marksizm anlayışında sınırsız ve daha mutlak ve araçsal nitelikte olan bir özgürlük kavramı yer almaktadır. Liberal düşünde, devlet sınırlı da olsa varlığını sürdürürken, Marksizm için devlet, sosyalizme geçiş aşmasında sadece bir yapılanmadır. Planlama unsuru konusunda ise Marksist anlayış bu unsur üzerinden ilerlerken, planlamanın bireylerin subjektifliğini ortadan kaldırdığı için liberalizmde planlamacılık yoktur.

Anarşizm çerçevesinden bakıldığında ise tarihsel olarak anarşizm, var olan toplumu eleştiren bir doktrindir; arzu edilen bir topluma ilişkin bir görüştür ve birinden diğerine geçmenin bir yoludur. Anarşizmde ana akım, bir yöneten-yönetilen ayrımının olmadığına vurgu yapar ve insanların doğal düzenlerinde yaşayabileceklerini savunur. Bireycilik vurgusu anlamında ise liberalizm ve Marksizm’deki yaklaşıma benzer bir öz taşımaktadır. Anarşizm, yıktığı şeyin yerine yeni bir şey koyma noktasında, toplumu özgür ve doğal kardeşlik bağları içinde bir arada tutmaya devam edecek kadar güçlü olabilecek ahlaki bir itkiye inanır. Anarşist yazında birçok anarşist akımın yer alması da kendi içlerinde bile bir uzlaşının olmadığını göstermektedir. Yine de anarşizmin hiçbir kolunda politik bir olguya yer yoktur ve ortak özellikleri katı örgütlenmenin ve katı teorik sistemlerin ilerlemeye engel olduğunu ima etmeleridir. Bu anlamda genel olarak “Mülkiyet Hırsızı” ifadesiyle özdeşleşen Proudhon’u Godwin, Stirner ve Tolstoy gibi farklı dönem düşünürleriyle birleştiren ise 1840 da ortaya attığı bir tanımdır: Toplumun yapısında temel değişiklikler yapmayı, özellikle otoriter devletin yerine özgür bireyler arasındaki hükümet olmayan bir işbirliği biçimini koymayı hedefleyen bir toplumsal düşünce sistemi. Anarşizim ve sosyalizm temelinde benzeşir gibi gözükse de Kropotkin’in dediği gibi Anarşizm sosyalizmin hükümetsiz şeklidir. Kropotkin’in katkısı ise komün; doğrudan ilgili bireylerden oluşan gruplarca temsil edilen tüm toplumsal çıkarları birleştiren gönüllü bir birlik olduğu; diğer komünlerle birlik sayesinde devletin yerini alan bir “kooperasyon ağı” oluşturduğu iddiasıdır. Özgürlük kavramına vurgu ise liberalizm ve Marksizm’den özsel olarak farklılıklar içerse de anarşizmde de hissedilmektedir. Bu bağlamda başta devlet olmak üzere bütün otorite biçimlerinin ortadan kalkmasıyla özgürlük ortamına ulaşılabileceğini savunurlar. Eğitim unsuru da anarşizm çerçevesinde açıklanan bir öğe olarak yer almaktadır. Özellikle Godwin, çocuk yaşta alınan eğitimin önemli olduğunu ve özgürlüğün anahtarının da eğitim olduğunu söylemiştir. Marksist literatürde de yönetilenlerin yöneten konumuna gelmesi durumunda belli bir eğitimin verilmesi gerektiği düşüncesine ulaşılabilir. Eşitlik tartışmasında ise Marksizm yazınında özgürleştirerek eşitlemeden bahseder ve Marksizm’de determinist bir özgürlük anlayışı hissedilmektedir. Anarşistler ve Marksistler aynı ortak hedefi (sosyal sınıfların ve devletin olmadığı özgür, eşit bir toplumun yaratılması) paylaşmakla birlikte, bu hedefe nasıl ulaşılacağı konusunda büyük anlaşmazlıklar yaşarlar.