AVRUPABÖLGESEL ANALİZLERSİYASETSİZDEN GELENLERTARİH

AB Bütünleşmesinin Lüksemburg Uzlaşısı ile İmtihanı

MEIRZHAN ZHUMAMURATOV
Ankara Üniversitesi, AB ve Uluslararası Ekonomik İlişkiler

1960’da Charles de Gaulle, Fransa’nın Avrupa Birliği içerisindeki konumunu ve etkisini arttırmak maksadıyla, hükümet başkanlarından oluşan bir kurumun sekretaryasının Paris’te kurulmasını önerdi. Bu sayede Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) ile oluşturulan iktisadi bütünleşmenin politik anlamda da gelişmesine önem veriyordu. Sürekli yinelediği bu isteğini de Gaulle, 9 maddelik “Avrupa’nın Organizasyonu Konusunda Bir Not” bildirisi ile belirli temellerin üzerine oturtmayı amaçladı. Hükümetlerarası işbirliğine inanan, ulus-üstü yapılaşmayı reddederek Amerika’nın herhangi bir müdahalesini engellemeye çalışan de Gaulle, bu bildirisi ile aynı zamanda İngiltere’nin de etkisini keserek taraf devletlerarasında daha sıkı politik oluşumun gerekliliğini vurguluyordu. AET kurumlarının yeniden yapılandırılması, düzenli istişarelerin gerçekleştirilmesi, her üye devletin ulusal parlamentolardan temsilcilerin bulunduğu bir parlamento ve ulusal referandumlar de Gaulle’ün diğer konu başlıklarıydı.

Ancak üye devletler politik anlamda bütünleşmeye karşı olmamakla beraber, yeni yapılaşmanın sağlıksız olduğu görüşünde birleştiler. Avrupa’nın güvenlik açıcısından dayanağı olan NATO’nun saf dışı bırakılması fikri ve İngiltere gibi etkili devletin halka dışında tutulması Avrupa’yı kırılgan yapacaktı. De Gaulle bu görüşlerin aksine, hükümetlerarası işbirliği temelinde, üye devletlerce paylaşılan çoğunluk gücün Avrupa’yı daha güçlü kılacağını, ulus üstü bir yapıya yetki devrinin ise sanılanın aksine işlevsel olmayacağını belirtmekte ısrar etti. Bu ikilem bütünleşme sürecinde Avrupa için sorun olmaya başladı. Fransa’nın aleni şekilde etkisini arttırmak istemesi diğer üye devletler tarafından çekingenlikle karşılandı. Özellikle İngiltere konusunda de Gaulle’ün geri adım atmaya yanaşmaması bu niyetin açıkça göstergesi olarak kabul edilebilir çünkü Fransa için bu devlet Amerika ve NATO’nun Avrupa’ya erişiminde en büyük açık kapıydı.

1961 yılında Avrupa’da politik bir birliğin oluşumu için bir komite toplandı. Fouchet Komitesi olarak anılan bu grup, savunma konusunda bir plan hazırladı. NATO isminin dahi geçmediği bu plan, İngiltere’siz kıta savunmasının olmayacağı görüşünü savunan Hollanda tarafından reddedildi ve Fouchet Planı hayata geçirilemedi.

De Gaulle ile başlayan bu görüş ayrılığı zaman geçtikçe ilerledi. Özellikle Avrupa Komisyonu’nun supranasyonal sistem kurma çabası ve bir anlamda ulusal sınırları ortadan kaldıran güç oluşturma fikri de Gaulle tarafından şiddetle protesto ediliyordu. Fouchet Planı ve İngiltere’nin üyeliğinin veto edilmesi gibi bütünleşmeyi zedeleyen olaylar Komisyonu yeni politikalar üretme konusunda itici sebep oldu. Bu nedenle Ortak Tarım Politikası (OTP) ile parlamento ve komisyonun etki alanının arttırılması hususlarında Avrupa kendisini yeni tartışmaların ortasında buldu. Fransa OTP’ye karşı olmamasına rağmen, ulus-üstü bir sistemin oluşturulması çabasına tepki gösteriyordu. OTP’nin finansmanı konusunda yaşanan görüş ayrılıklarını, karar alma yönteminde oluşan anlaşmazlıklar izledi. Roma Anlaşması ile yürürlüğe giren maddeye göre, OTP ile ilgili kararlar geçiş dönemi boyunca oy birliği esasına göre, daha sonra da oy çokluğu prensibine göre alınacaktı. De Gaulle bu maddeye itiraz ediyor, oy çokluğu ilkesinin AET’yi uluslar üstü niteliğe dönüştüreceğini, bunun da Fransa’yı zayıf düşüreceğine inanıyordu. Fouchet Planındaki başarısızlıktan dolayı etkisini bir nebze kaybeden Fransa oy çokluğu prensibinin uygulanması ile azınlık durumuna düşmekten kaçınıyordu. Tüm bu olaylar sonucunda, Fransa boykot etmek maksadıyla Konsey’deki temsilcisini geri çekti ve “Boş Sandalye Krizi” olarak literatüre geçen tarihi olayla AB içerisindeki bütünleşmeye ve derinleşemeye ket vurdu. Haziran 1965’te başlayan bu kriz yaklaşık 8 ay sürdü ve Ocak 1966 yılında Lüksemburg Uzlaşısı ile sorun çözüme kavuştu. De Gaulle’ün Aralık 1965’teki yerel seçimlerde Avrupa Topluluğu yanlısı politika izleyen François Mitterand’la zorlu bir yarıştan, oylarını düşürerek galip çıkması, Fransa’nın Avrupa bütünleşmesi konusunda tekrar sorumluluk alması için önemli bir etken oldu.

Lüksemburg Uzlaşısı yasal bir statüye sahip olmadığı halde Fransa ve Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun diğer beş kurucu üye devleti arasındaki anlaşmazlıklara ithafen bir “bildiri” şeklinde ifade edilen bir politik antlaşmadır.

Lüksemburg Uzlaşısı ile üye devletler hayati ulusal çıkar olarak gördükleri konularda veto hakkı elde etmişlerdir. Ancak 1982 yılında, tarım ürünlerinin fiyatlarının arttırılmasını veto etmek isteyen İngiltere’ye, diğer devletlerin karşı çıkması bu veto hakkının da sorgulanmasına sebep oldu. Nitekim çok önemli ulusal çıkarlar kapsamında uygulanan son politik veto 1984 yılında olmuştur.

Ortak Tarım Politikası Roma Antlaşmasıyla yürürlüğe girmiş olsa da, 1966 yılında Boş Sandalye Krizi ve Lüksemburg Uzlaşısından sonra yeniden revize edilmiştir. En önemli koşul ise Ortak Tarım Politikalarında nitelikli oy çokluğu prensibinin uygulamaya sokulmasıdır.

Lüksemburg Uzlaşısı Komisyon üzerinde kısıtlayıcı bir takım düzenlemeleri beraberinde getirmiştir. Öncelikle birçok alanda atılacak adımlar için Komisyon, Konsey’in onayını almak durumundadır ve bu da güçler ayrılığının olması gerektiği yerde, iki kurumu birbirine bağlamıştır. Veto hakkının tanınması da Komisyonu zayıflatan nedenlerden birisidir.

Lüksemburg Uzlaşısı Avrupa bütünleşmesi ve derinleşmesi için dönüm noktalarından biri olarak kabul edilebilir. Siyasi bir krize çözüm sağlaması bir yana, nitelikli oy çokluğu ve veto hakkı ile Avrupa içindeki gelişmeleri doğrudan etkilemiştir. Bunun yanı sıra bu uzlaşma, Konsey içerisindeki tüm kararların ortaklaşa alınması gerektiği gibi bir normu ortaya koymuştur. Her ne kadar bu bildiri 1966-1981 yılları arasında geçerli olsa da, sonrasında bile Konsey’de ortak karar alma davranışının gelişmesinden dolayı, karar alma süreçleri her zamankinden daha zorlayıcı olmuştur. Günümüzde nitelikli oy çokluğu her ne kadar kullanılıyor olsa da, üye devletler oy birliği ile karar almaya meyillidirler. Çünkü ulusal otoriteler kendi hukuk sistemlerinin birlik düzenine uyumlu hale gelmesi için, AB direktiflerini ortak karar üzerinden benimserse daha etkili sonuç elde edeceklerdir.

Lüksemburg Uzlaşısı veto hakkı sayesinde devletlerin bağımsızlıklarını ön planda tutması bakımından hükümetlerarasıcılık görüşünü ön plana çıkarmıştır. Komisyonu kısıtlaması ise Avrupa Birliği bünyesinde bu kurumum ulus üstü model olma yolundaki hızlı yükselişini yavaşlatmış, birleştirici bir sistemin önünü tıkamıştır. Başka bir deyişle ve beklenenin aksine, bu uzlaşı zamanla giderek artması beklenen entegrasyon sürecini ters yönde etkilemiştir. Bir üye devletin hayati çıkarı tehlikede altında ise veto hakkını kullanabileceği maddesi, pratikte sorunları beraberinde getirmiştir. Çünkü veto durumunda tüm üye devletler için kabul edilebilir yeni bir çözümün oluşturulması ve bunun tekrar onaylanması süreci AB’ni anlaşmazlıklara sürüklemiştir. Veto hakkı azınlık kesimin kendi bencil çıkarlarını koruma maksadıyla kullandıkları ve bir nevi diktatörlük örneği olarak sayılabilecek bir uygulamadır.

Birlik içerisindeki kararlar nitelikli oy çokluğu prensibine göre alınsa da Fransa, İngiltere, Danimarka gibi devletler çıkan kararı engellemek adına tek başlarına dahi yeterli azınlığı oluşturmaktadır. Yani Konsey içerisinde alınacak bir kararın yürürlüğe girmesi için bu devletlerin onayı büyük önem arz etmektedir. Bu sebeplerden ötürü 1980’lerin başında karar alma metodunun işlevselliği tartışmalara neden olurken, çalışan bir karar verme sisteminin fonksiyonel olmaması da üye devletler arasındaki gerilimi arttırmıştır. Onay süreci için işletilen zamanın büyük çoğunluğunun boşa harcanması Lüksemburg Uzlaşısı’nın negatif yönlerini ispatlar niteliktedir.

Bu açmazı engellemek maksadıyla birçok kez yapılan tartışmalar neticesinde, üye devletlerin kendi çıkarları için Birliğin bütünlüğünü tehlikeye düşürecek şekilde veto hakkı elde etmelerinin belirli yasal düzenlemelerle revize edilmesi gerektiği ortaya çıkmıştır. Karar alma mekanizmasının çalışmadığı, entegrasyon sürecinin vetolarla baltalandığı Lüksemburg Uzlaşısı ile getirilen düzenlemelerin, AB yararına daha sağlam temeller üzerinde ve yasal dayanağı oluşturularak yeniden düzenlenmesi kaçınılmaz olmuştur. Sonuçta veto hakkı antlaşmaların kapsamına alınarak daha sistematik bir düzene sokulmuş, AB içerisindeki ayrılıkların engellenmesi için çabalar sarfedilmiştir.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı