Aliya İzzetbegoviç Düşüncesinde İnsanlık ve Hoşgörü

Prof. Dr. H. HALUK ERDEM
Ankara Üniversitesi, Eğitim Felsefesi Anabilim Dalı

Giriş

‘‘Ve Bosna dediğimiz şey, yalnızca Balkanlar’da bir toprak parçasından ibaret değil. Pek çoğumuz için Bosna yalnızca bir anavatan değil. Bosna bir ideal. Bosna farklı dinlere, uluslara ve kültürel geleneklere sahip insanların bir arada yaşayabileceğine olan inancın bir sembolü’’. Aliya İzzetbegoviç

             Aliya İzzetbegoviç düşünür-devlet adamı olarak 20. yüzyıl tarihindeki önemli yerini almıştır. 8 Ağustos 1925 tarihinde Bosna Hersek’in Bosanski Samac kasabasında dünyaya gelen İzzetbegoviç’in babaannesi Üsküdarlı bir Türk kızıdır. Saraybosna’da Hukuk eğitimi almış ve avukat olarak çalışmıştır. Genç yaşından itibaren felsefi ve sosyolojik konulara ve sorunlara ilgi göstermiş ve Genç Müslümanlar Örgütü’ne üye olduğu gerekçesiyle 1946 yılında üç yıl hapse mahkûm edilmiştir. O dönemde kendisini entelektüel çalışmalara veren İzzetbegoviç İslam Deklarasyonu adlı çalışmasını yayımlamıştır. 1983 yılında düşüncelerinden dolayı on dört yıl hapse mahkûm olmuş ve cezasının beş yılını hapiste geçirmiştir.

Yugoslavya’nın dağılma sürecine girdiği dönemde genel başkanlığa seçildiği Demokratik Eylem Partisi (SDA)’ni kurmuştur. Komünist yönetimin çökmesiyle birlikte yapılan ilk serbest seçimlerde Bosna Hersek Federal Cumhuriyeti Devlet Başkanı seçilmiştir. Sırp ve Hırvat güçlere karşı yürütülen bağımsızlık savaşına liderlik yaptıktan sonra 1995’te savaşa son veren Dayton Anlaşması’nı imzalamıştır. 1996 yılında yapılan seçimlerde üçlü başkanlık konseyine seçilmiştir. 2000 yılında sağlık nedenlerine gerekçe göstererek başkanlık görevinden ayrılan Aliya İzzetbegoviç 19 Ekim 2003’te hayata veda etmiştir.

Önemli kitapları arasında, İslâm Deklarasyonu, Doğu ve Batı Arasında İslam, Özgürlüğe Kaçışım, Tarihe Tanıklığım ve Konuşmalar sayılabilir.

Aliya İzzetbegoviç Düşüncesinde Irkçılığın Reddi ve İnsanlık

‘‘(…) Böylesine bütünüyle ahlaki olan bir kavramı, yani, insan olmak ve insan kalmak kavramını, politik dile çevirdiğimizde bu ne anlama gelir? Politik dilde bu, hukuka uygun bir devlet kurmaya çalışacağız, demektir. Bu aynı zamanda uygulamada şu anlama gelir: Bu devlette, hiç kimse dininden, ulusal ya da politik inancından dolayı zulme uğramayacak’’.

Aliya İzzetbegoviç

Düşünür-devlet adamı İzzetbegoviç yaşadığı coğrafyanın tarihsel ve kültürel önemini her zaman bilmiş ve bu önemi tüm dünyaya sürekli anlatmıştır. Bosna’nın savaş sürecinde yaşadığı trajediye Batı’nın seyirci kalması, aynı zamanda insanlık mirasının da silinmesinin koşullarını hazırlamıştır. Bosna’nın o dönemde yaşadığı durum, sözde entelektüeller tarafından kabul edilen bir planla önceden tasarlanmış, sistematik ve vahşi bir soykırım olmuştur. İzzetbegoviç bu savaşın, ünlü Sırp entelektüelleri tarafından düşünülüp sahneye konulduğu gerçeğinin altını sürekli çizmiştir. (İzzetbegoviç, 2015: 46).

İzzetbegoviç barışa ulaşıldığında güzel bir Cumhuriyet kurulacağını dile getirir. Kurulacak bu Cumhuriyet, dinlerin, ulusların ve politik düşüncelerin eşitliği ilkesi üzerine inşa edilecektir: ‘‘(…) Saraybosna’daki herkes kuşatıldı, hepimiz. Tek fark Saraybosna’daki insanlarla, bize ateş eden insanlar arasında. Başka bir bölünmeyi kabul etmeyin. (…) Kim bu ülke için çalışıyorsa iyidir, diğerleri ise kötüdür. Bu zemin üzerinde birlik için çalışın’’. (İzzetbegoviç, 2015: 35). İzzetbegoviç’in bu sözleri Avrupa tarafından dinlenmemiştir. Avrupa İzzetbegoviç tarafından açıkça dile getirilen birlik çağrılarını ve Bosna’nın çokkültürlü bir toplum olarak korunması idealini anlamamış, aksine, milli bir Sırp devleti kurulması arzularına boğun eğmiştir. Oysa İzzetbegoviç insanlığı olumsuz sonuçlara götüren başta ırkçılık olmak üzere herkesi bütün baskıcı rejimlerden sakınılması konusunda uyarmaktadır: ‘‘Bosna Hersek’i kendi güçlü politik modeliyle yeniden bir araya getirebilecek bir sistem kurmak, ırkçılığı hem sağda hem solda yok etmek. Böyle bir sistem, karanlığı def edebilir. (…) Şiddet ve suç üzerine kurulan ırkçılıkların geleceği yoktur. Tarih böylesi rejimlerin hayatta kalamadığını kanıtlamıştır’’. (İzzetbegoviç, 2015: 33).

Sırp milliyetçilerinin başlattığı savaşın boyutları korkunç olmuştur. Bu savaşın öncelikle akademisyenlerin kafasında başlattığını vurgulayan İzzetbegoviç duruma Batı’da hiçbir müdahalede bulunmamıştır. Aslında Batı müdahalede bulunduğu tüm dünya tarafından bilinmektedir. Ancak bu müdahale, insanlık adına değil, Bosnalıların elinin kolunun bağlandığı sonra da çekip gidildiği bir girişim olmuştur: ‘‘Bu savaşın, bazı akademisyenlerin kafasında başladığını söylemiştim. Tüm savaşlar kirlidir. Ancak söz konusu akademisyenler, bu savaşın tarihteki en kirli savaşlardan biri olmasına özen gösterdiler. Ültimatom zamanında bu insanlardan biri buradaydı. Tepelerde onlarla birlikteydi ve şöyle dedi: ‘Vicdanımız rahat’. Vicdanları rahatmış! Bunu, 1.300 çocuğun onların kurşunları ve bombalarıyla öldürüldüğü, Saraybosna’nın tepesine bakarak söyledi. (…) Bu günahın karanlık gölgesi zaman ve uzamda Kıyamet gününe dek yayılacak. Dilersem, bana yaptıklarından dolayı onları affedebilirim. Ancak kadınlarımıza ve çocuklarımıza yaptıklarını asla affetmeyeceğiz. Bu vicdanlarının rahat olduğunu söyleyenlere benim mesajımdır.’’ (İzzetbegoviç, 2015: 85).

İzzetbegoviç’e göre ırkçılığın hiçbir bilimsel temeli yoktur; çünkü kişinin mirasını oluşturan genlerin %99’u tüm insanlarda ortaktır. Genlerin ancak %1 i insanın fiziki görünüşünü yani hangi ırka mensup olduğu kimliğini belirlemektedir. Modern genetik bilim, ırklar arasındaki ayırımlarla ilgili eski açıklamaları reddetmektedir. Hayatın her gerçeği ve insanla ilişkili olan her şeyin karmaşık olmasına ve bu iki gerçekliğin basit bir kuramla açıklanamayacağı gibi çözülemeyeceği de gerçeğine rağmen 20. Yüzyıl insanların kuramlara inandıkları bir yüzyıl olmuştur. (İzzetbegoviç, 2015: 83). Yine aynı şekilde Nazizm ve Stalinizm sistemlerinde insanların gerçekliği ve değerleri yok olmuştur. Irkçılığın olumsuz sonuçları olarak neler getireceğinin farkına çok erken yaşlarda varan İzzetbegoviç lise diploma sınavlarını verdikten sonra orduya yazılması gerekirken, Saraybosna’da Nazizm yanlısı Ustaşa rejimi iktidarda olduğu için bunu yapmamıştır. Bunun yerine asker kaçağı olmayı göze almış ve 1944 yılı boyunca evde kalarak gizlenmeyi başarmıştır. (İzzetbegoviç, 2011b: 15). Rejimin Müslümanlara karşı olan sert davranışlarının hiçbir rasyonel gerekçesi yoktur. O tarihlerde bu sert davranışın nedenini İzzetbegoviç şu sözlerle açıklamaktadır: ‘‘(…) Bu, çoktan çöküşe geçmiş olan bir yönetimin umutsuz bir hamlesi miydi? Güçlü rejimler insanları söyledikleri sözler nedeniyle mahkum etmezler; zayıf olanlar korkarlar ve varoluş sürelerini uzatabilme çabası içinde şiddete başvururlar’’. (İzzetbegoviç, 2011b: 51).

Dönemin Yugoslavyası her durumda çöküşün nedeni olabilecek iki hastalıkla çevrilmiştir: Gelişmiş kapitalist dünyanın daima gerisinde kalmasına yol açacak biçimde işleyen yetersiz sosyalist ekonomi ve en baştan itibaren sistemin içine kurulmuş olan Sırp hegemonyası. Sırplar bütün önemli pozisyonları ele geçirerek kendilerini diğer halklardan üstün görürken, Hırvatlar, Slovenler, Karadağlılar, Makedonlar ve Müslümanlar kendilerini bastırılmış olarak duyumsamaktadır: ‘‘Yugoslavya’ya duygusal olarak bağlıydım ve bir Müslüman olarak, belki de içgüdüsel bir biçimde, Yugoslavya’nın çözülmesinin bizim lehimize olamayacağını hissediyordum. Müslümanların en yoğun olarak bulunduğu yer Bosna olmasına rağmen, Sırbistan, Karadağ, Makedonya, Kosova ve Hırvatistan’da da Müslümanlar vardı. 1983 davasındaki toparlama konuşmamda Yugoslavya’yı sevdiğimi ama onun yönetiminden hoşlanmadığımı söylemiştim. (…) 40 yılı aşkın Yugoslavya komünist yönetimi boyunca, Müslüman halkın dini duyguları sistematik olarak bastırıldı ve boğuldu’’.

Savaş, Sırp milliyetçilerinin acımasız saldırılarıyla ve olup bitene Avrupa’nın gözlerini kapamasıyla insanlık tarihinin en korkunç yüzünü göstermiştir. Birçok yerde başlayan cinayetler ve soykırımlar üç bin kişinin boğazlanarak nehre atıldığı Brçko şehrinde sürmüştür. Yaşanan vahşetin sonucu olarak 200.000 kişi öldürülmüş, 600.000 kişi yurtlarından sürülmüş, 800 cami yıkılmış, yüzlerce kasaba ve köy yerle bir edilmiştir. Tüm bunlar Bosna’yı dize getirmek için atılan en az beş milyon bomba ile devam etmiştir. Tahminen 700.000 den fazla ağır silah mermisinin düştüğü Saraybosna’da 1.200 gün kuşatma altında yaşanmıştır. (İzzetbegoviç, 2011b: 251).

Çocuklar savaşın en masum kurbanları olduğunu burada da göstermiştir. İzzetbegoviç bu gerçekle çocuklara yönelik konuşmasından bir bölümünde şunları dile getirmektedir: ‘‘Çocukluk, insanoğlunun yeşerdiği tohumdur. Özel ilgiyi ve bakımı hak eden şehitlerin çocuklarıdır. Şehitler bizim en iyilerimizdir. Onlar hayatlarını –ki, kişinin en büyük hazinesidir- ülkelerini savunmak, haklarını ve insanlık onurunu kurtarmak için feda ettiler. Her gün çocukları öldüren, onların çocukluklarını tahrip eden ve doğuştan sahip oldukları hakları en vahşi biçimde ortadan kaldıran saldırganların tecavüzü altındaki Bosna-Hersek’ten konuşurken, dilerim, hepiniz mutlu ve tasasız bir şekilde büyür, çalışır, yeteneklerinizi geliştirir ve bizim size bıraktığımızdan daha iyi bir dünya yaratmak için bilgi toplarsınız.’’ (İzzetbegoviç, 2011b: 209). Yaşanan insanlık trajedisi büyüktür ve başta Avrupa durumu seyretmektedir. Kültür ve insanlığın tüm bu vahşeti çıkaran ve göz yumanların değil Bosnalıların yanında yer aldığını dile getiren İzzetbegoviç, neredeyse bütün savaş kurallarının onlar tarafından ihlal edildiğini haklı olarak vurgulamaktadır. Bu, aynı zamanda Avrupa için de sürpriz olmuştur: ‘‘Eğer birileri kutsal şeyleri, köprüleri, kültürel anıtları tahrip ediyor, kadınları ve çocukları öldürüyorsa, Avrupa bunu yapanların ancak Bosnalılar olabileceğini düşünürdü. Neden? Çünkü kitaplarda böyle yazıyor, hayali tasvirler yüzyıllardır yayıla geliyordu. Onların gözünde biz Doğulu atalarımızla birlikte, Asyalı bir tür olarak, yarı-vahşi insanlarız. Pekala, öyle olsak ne değişir? Avrupa’nın medeni bir biçimde davranmalarını beklediği Avrupa kökenli halklar, savunmasız insanları öldürdüler, camileri ve köprüleri tahrip ettiler. Biz bunu yapmadık. Bu nedenle, yurtdışına gittiğimde, büyük bir gurur duyuyorum. Öncelikle, olağanüstü bir cesaret ve direniş gösteren, ikinci olarak da, sıkıntılarımızın dehşetiyle yüzleştiğimizde bile onuruna gölge düşürmeyen bir halka mensup olduğum için gururlanıyorum’’. (İzzetbegoviç, 2015: 7).

Bir tarafta zulüm ve trajediye kayıtsız kalan başta Avrupa olmak üzere çıkar grupları, diğer tarafta insanlığın onurunu yaşanan tüm olumsuzluğa rağmen ayakta tutmaya çalışan Bosnalılar ve liderleri Aliya İzzetbegoviç vardır. Bir zamanlar hoşgörünün sembolü olmuş Saraybosna Sırp milliyetçilerinin saldırılarıyla yıkılmaktadır.

Aliya İzzetbegoviç Düşüncesinde Hoşgörü

‘‘En hüzünlü manzara eski Doğu Araştırmaları Enstitüsü’nün, ünlü Saraybosna Kitaplığı’nın hali. 26 Ağustos 1992’de Sırp milliyetçileri enstitünün üzerine yanıcı maddelerden oluşan bir bomba yağmuru indirerek bu zengin kültürel mirası küle çevirmişler. Bosna Hersek hükümeti enformasyon dairesinin belirttiği gibi, bu saldırı ‘‘İkinci Dünya Savaşı’ndan beri Avrupa kültürüne karşı işlenmiş en barbarca cinayet. Gerçekten de Belgrad Akademisi’ne verdikleri muhtırayla Miloseviç’in iktidara yükselişinin dolayısıyla Yugoslavya’nın parçalanışının tohumunu atan yakma delisi bir avuç vasat yazar, şair ve tarihçinin önerisi üzerine kurulu bu suç ancak bellek kıyımı diye nitelenebilir (…) Binlerce Arapça, Türkçe, Farsça elyazması ebediyen kül oldu. Yok edilen bu servet, tarih, coğrafya ve seyahat, teoloji, felsefe, sufizm, doğal bilimler, astroloji ve matematik yapıtları, sözlükler, dilbilgisi kitapları ve divanlar, satranç ve müzik el kitaplarıydı’’. Juan Goytisolo

Sırbistan’a 400 yıl boyunca hükmetmiş olan Müslüman Türkler, Decani, Gracanica ve Sopocani manastırlarına hiçbir şekilde dokunmamışlar, tahrip etmemişlerdir. Hoşgörünün bir kültür işi olduğunu, doğal bir davranış olmadığını İzzetbegoviç şu sözlerle anlatmaktadır: ‘‘Kendi payıma iddia ediyorum ki, insan tabiatının özü potansiyel olarak iyilikten çok, kötülüğe meyyaldir. İnsanları hoşgörülü olmaya ikna etmek, düşmanı vahşice katletmeye ikna etmekten çok daha zordur. Hoşgörü, sulanması gereken bir fidandır. İnsanları hoşgörüye duyarlı hale getirmek gerekir. Bu esasında tabii bir durum değildir. Tabii olan hoşgörüsüzlüktür. Hoşgörü çok zor gelişen bir davranış biçimidir. Hoşgörüyü öğrenmek ve bir caminin yakınında bir sinagogu veya bir sinagogun yakınında Katolik kilisesinin bulunmasını kabullenmek yüzyıllarımızı aldı. Oysa bir mabedi yıkmak, yapmaktan daha kolaydır. Hoşgörü tabii bir davranış değil, bir kültür işidir’’. (İzzetbegoviç, 2015: 49).

Kültür işi olan hoşgörü aynı zamanda çokkültürlü ve çok dinli toplumlar için olmazsa olmaz bir değerdir. Bir arada yaşayabilme sorumluluğu, insanlığın tarihe bırakacağı olumlu izlerin de var olmasının koşulu olacaktır. İzzetbegoviç savaştan önce Saraybosna’ya gelen konuklarını hoşgörünün kentinde ağırlamaktan haklı bir gurur duymaktadır: ‘‘Yabancılar, savaştan önce Saraybosna’ya geldiklerinde dikkatlerini gururla, burada yüzyıllarca hakim olmuş olan insanlık ve hoşgörünün taştan tanıklarını barındıran avluya çekerdim. Burası, Bey Camii, Katolik Katedrali, eski Ortodoks Kilisesi ve Sinagogun bir arada bulunduğu, hiçbirinin diğerinin yoluna çıkmadığı ve kudsiyetine karışmadığı küçük bir alan. İnsanlar genelde, hoşgörünün Fransız Devrimi ile başlayan yakın bir dönemin ürünü olduğunu düşünüyorlar. Ancak hoşgörü Fransız Devrimi ile değil, çok daha önce başladı’’. (İzzetbegoviç, 2015: 71). Hoşgörü aynı zamanda barış, demokrasi ve insan haklarıyla da ilgilidir. İnsanlık mirasının önemli örneklerinden biri olan Mostar Köprüsü’nün bombalarla yıkılması insanoğlunun hoşgörünün yeşermesini nasıl engellediğinin de sonucudur: ‘‘Eminim ki kent katliamı, şehir yıkımı kavramı, maalesef Mostar’daki kadar somut biçimde dünyanın hiçbir yerinde resmedilemez. (…) Nehir üzerinde köprüleri yeni baştan inşa etmek için, ilk önce insanların kalbinde onları yeniden yeşertmeliyiz. (…) barış, demokrasi ve insan haklarına dün gibi bugün de ihtiyacımız var’’. (İzzetbegoviç, 2015: 92).

İspanyol gazeteci Juan Goytisolo Saraybosna Yazıları (Cuaderno de Sarajevo) başlıklı önemli kitabında savaş döneminin insanlığı ve hoşgörüyü nasıl ortadan kaldırıp yaşanan vahşetin boyutlarını çarpıcı bir dille aktarır: ‘‘Bosna Hersek Cumhuriyeti Savaş Suçluları Kayıtları Devlet Komisyonu’nun istatistiklerini karıştırırsak rakamların kuru gücü, herhangi bir yoruma bırakmıyor: 650 tanık, 21 bin katledilmiş insan, 5 bin 39 savaş suçlusu, 169 toplama kampı, yerle bir edilmiş 72 köy, yıkılmış 559 cami… İşte dehşetin belleği. Bunlar ve bunun gibi inkar edilmez tanıklıklar, Sırp milliyetçilerinin kanlı bir mitolojiyi yudum yudum içerek ve XIV. Yüzyılda Kosova’da, Karatavuk Ovası’nda yaşanan yenilginin intikamını almak için asırlık bir hırsa kapılarak yok etmek amacında olduklarını gösteriyor’’. (Goytisolo, 1996: 24). Yaşanan dehşet bir kültür ve hoşgörü kıyımıdır. Saldırılarda suçsuz insanlar kaybedilirken diğer taraftan da insanlığın ortak mirası da küle çevrilmiştir.

İzzetbegoviç düşüncesinde hoşgörünün zengin kökleri aynı zamanda doğru bir eğitimde saklıdır. Doğu Batı Arasında İslam adlı yapıtında eğitimin amacı, hümanizm ve gerçek İslam’ın insanlık için köprü olduğunu dile getirir. Ona göre, ‘‘eğitim kendi başına insanları terbiye etmez; onları daha serbest, daha iyi, daha insani kılmaz, fakat daha kabiliyetli, daha verimli, topluma daha faydalı yapar. Tarihin gösterdiği gibi tahsilli insanlar ve milletler kötüye alet olarak kullanılabilirler ve bu işlerde geri kalmış olanlardan daha müessir olurlar. Emperyalizm tarihi, medeni milletlerin, hürriyetlerini müdafaa eden geri kalmış milletlere karşı haksız ezme ve imha harpleri ile ilgili malumatla doludur. İstilacıların uygar olması gaye ve metotları bakımından herhangi bir şekilde müsbet bir tesir icra etmemiştir. Sadece onların müessiriyetini arttırmış ve kurbanlarının yenilgisini hızlandırmıştır’’. (İzzetbegoviç, 2011c: 91).

Yine İslam Deklarasyonu başlıklı eserinde İzzetbegoviç annelerin eğitimine ilişkin önemli yargılar ileri sürer ve çok eşliliğe karşı hoşgörü göstermez: ‘‘Okumamış, ihmal edilmiş ve mutsuz bir anne, Müslüman halkların yeniden doğuşunu başlatacak ve başarılı bir şekilde devam ettirecek oğul ve kızları büyütemez. Anneliğin toplumsal etkinliğin rütbesi verilmesi için İslam’ın ilk adımını atması gerekmektedir. Çok eşliliğe son verilecektir’’. (İzzetbegoviç, 2013: 64).

Sonuç

İzzetbegoviç’in insanlığın durumunu değerlendiren saptamaları ve hoşgörüye ilişkin yaptığı vurgu O’nun kültür, insan hakları ve eğitim görüşlerinden ayrılmaz. Binlerce sayfa tutan eserlerinin merkez konusu insan ve onun değerleridir. Düşünür-devlet adamı olarak İzzetbegoviç’in fikirleri Aristoteles’ten günümüze gelen siyasetin ana amacının insan olduğu gerçeğinin 20. Yüzyıldaki yansımasıdır. Günümüz dünyasında İzzetbegoviç’in unutulan düşüncelerini yeniden hatırlamak ve daha insanca yaşanılan bir dünyada insanlığın ortak yol haritasını saptamak durumundayız. Başta üniversiteler olmak üzere, uluslararası çalışmalar içinde olan araştırma merkezlerinin İzzetbegoviç’in düşüncelerini günümüz insanı için yeniden değerlendirmesi demokrasi ve insan hakları bilincinin güçlendirilmesi bakımından önemli rol oynayabilir. Yanlış bir değerlendirmeyle İslam’ı terörle yan yana getirmek için özel çaba sarf edenler, hoşgörünün yalnızca Avrupa merkezli bir kavram olduğunu düşünenler İzzetbegoviç’ün tüm yapıtlarından hareketle düşündüklerinde, değerlendirmelerinin yanlışlığını görme olanağına sahip olabilir.

Kaynakça

Erdem, H.Haluk, ‘‘Aliya İzzetbegoviç’’, Doğu’dan Batı’ya Düşüncenin Serüveni, (Editör: Prof. Dr. Bayram Ali Çetinkaya), İnsan Yayınları, İstanbul, 2015.

Goytisolo, Juan, Saraybosna Yazıları, (çev: Ayşen Gür), Nisan Yayınları, İstanbul, 1996.

İzzetbegoviç, Aliya, İslami Yeniden Doğuşun Sorunları (çev: Dr. Rahman Ademi), Fide Yayınları, 3. Baskı, İstanbul, 2010.

İzetbegoviç, Aliya, Özgürlüğe Kaçışım. Zindandan Notlar, Klasik Yayınları, İstanbul, 2011a.

İzetbegoviç, Aliya, Tarihe Tanıklığım (çev: Alev Erkilet-Ahmet Demirhan-Hanife Öz), Klasik Yayınları, Altıncı Basım, İstanbul 2011b.

İzzetbegoviç, Aliya, Doğu Batı Arasında İslam (çev: Salih Şaban), Yarın Yayınevi, 2. Baskı, İstanbul, 2011c.

İzzetbegoviç, Aliya, İslam Deklarasyonu (çev: Rahman Ademi), Fide Yayınları, 2013, İstanbul.

İzzetbegoviç, Aliya, Konuşmalar, (çev: Fatmanur Altun ve Rıfat Ahmetoğlu), Klasik Yayınlar, İstanbul, 2015.