Türkiye Markası, Krizden Fırsat Çıkarabilecek mi?

SAMET KAVOĞLU
Gazi Ü. SBE Halkla İlişkiler ve Tanıtım ABD

Türkiye, 15 Temmuz gecesi, mazide bırakmak istediği hastalığıyla, nükseden habis bir ur gibi tekrar yüzleşmiş; kendini her şeyin üstünde gören, millet iradesini yok sayan yapılar, kıt kaynaklarla temin edilen ve uhdelerine emanet edilen silah gücünü, korumakla görevli oldukları halkın üzerine çevirmekte beis görmemiş, darbe karşıtı güvenlik güçleriyle birlikte yüzlerce sivil vatandaşı da hayattan koparan hukuk ve ahlak değerlerinden yoksun bir eylem gerçekleştirilmiştir.

Bu süreçte, Türk demokrasisinin simgesi TBMM başta olmak üzere çok sayıda kamu kurum ve kuruluşu da fiziki yaralar almış, daha da önemlisi uzun tarihsel süreç içerisinde ilmek ilmek dokunan Türkiye algısı üzerinde de ciddi riskler oluşmuştur.

İktisadi, askeri ve demografik parametreler dikkate alındığında, bölgesel güç odağı olma arayışındaki orta ölçekli bir ülke olarak Türkiye’nin sürdürülebilir büyüme için gerekli yabancı yatırım, görece düşük faizli finansman ve turizm gelirlerini arttırma adımlarını atarken tökezlemeden yoluna devam etmesi gerekmektedir. Fakat 15 Temmuz gecesi yaşanan elim hadiseler, yoldaki taştan öte, ülke dinamizminin önüne örülmüş bir duvar gibi belirmiş, buna rağmen Türkiye’de demokrasi kültürünün tarihsel süreç içerisinde geliştiğini gösteren ümitvar hadiseler de yaşanmış, halk ilk andan itibaren iradesine ipotek koymaya çalışanlara karşı direnme refleksi gösterebilmiş, sivil toplum ve medyanın yapıcı katkılarıyla Türkiye algısını yerle bir edebilecek darbe girişimi önlenebilmiştir.

Peki, gelinen noktada 2015 yılında Brand Finance tarafından küresel ölçekte en değerli 19. ulus markası olarak değerlendirilen Türkiye, bu süreçten nasıl etkilendi? Mevcut durumun Türkiye açısından yarattığı riskler ve fırsatlar nelerdir? Algı yönetimi açısından Türkiye’nin kısa, orta ve uzun vadede atması gereken adımlar nelerdir? Bu adımlar atılırken katılımcı paydaş olarak sürece dahil olabilecek aktörler kimlerdir ve ne şekilde katkı sunabilirler? Bu ve benzeri soruları çoğaltmak mümkün olmakla birlikte uygulayıcı aktörlere dönük ufuk açıcı olma hedefiyle kaleme alınan bu yazıda, genel çerçeveyi çizebilme, izlenebilecek yol haritasına dair ipuçları sunma noktasına odaklanılmıştır.

Bu bağlamda darbe girişimi önlenebilmiş olsa da Türkiye’nin darbeye teşebbüs edilebilir bir ülke olarak algılanmasına yol açan bu gelişmeler, batı basınında darbenin gerçekleştiği yönünde önyargılarla bezenmiş ilk gün haberleriyle de birlikte ele alındığında, itibarı olumsuz yönde etkileyen hususlar olarak değerlendirilebilir. Diğer taraftan güvenlik güçleriyle bütünleşen halkın ilk andan itibaren alanları doldurması, sivil toplumun ve özgür medyanın demokrasiden yana tavır alabilmeleri, Türkiye’ye dönük oryantalist değerlendirmelerin aksine ülkenin bölge coğrafyasına oranla dikkate değer farklılıkları olduğunu ortaya koymaktadır.

Öyle ki darbe girişiminin başarılı şekilde bertaraf edilmesi, Türkiye’nin hinterlandında ve kamu diplomasisi hedeflerinde öncelikli konuma sahip Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Balkan ülkelerinde ve hatta Doğu Afrika ülkesi Somali’de dahi kutlanmış, baharını arayan bölge halkları nezdinde geleceğe dönük, dersler çıkarılabilecek bir olay olarak yorumlanmıştır.

Buna mukabil Türkiye’nin iktisadi ve siyasi partnerleri arasında yer alan ve dış ticaretinde de dikkate değer paya sahip Batılı ülkelerde, genel perspektiften kamuoyunda, daraltılmış ölçekte ise hedef kamularda süreç içerisinde oluşabilecek olumsuz algıların önüne geçilmesi, nötr ve olumlu algılamaların pekiştirilmesi de önem arz eden bir husus olup, etkin bir iletişim stratejisiyle ilgili kamuların, sürece katkı sağlayabilecek aktörlere dönüşebileceği dikkate alınmalıdır.

Bu bağlamda baskı grupları ile uluslararası faaliyet yürüten az sayıdaki Türk şirketinin yabancı basında yayımlattığı bilgilendirici içerikler ve iş dünyası örgütlerinin Ekonomi Bakanlığı koordinasyonunda yürütmeyi planladıkları eylemler, “corporate diplomacy” çerçevesinde dikkate değer adımlar olmakla birlikte sürece katılabilecek aktörlerin sayı olarak çok daha fazla olduğu da ifade edilmelidir.

‘Türkiye’de demokrasinin kurum ve kurallarıyla işlemeye devam ettiği, yatırım yapılabilir, huzurlu ve güvenli bir ülke olduğu’ mesajını küresel alana aktarmak sadece devletin ya da iş dünyasının sorumluluğunda değildir. Aynı gemide yol alındığı ve olaşabilecek tahribatın toplumun geneline doğrudan ya da dolaylı etki edeceği bilinciyle sivil toplum örgütlerinin, üniversitelerin, düşünce kuruluşlarının, siyasal aktörlerin, sendikaların vb. farklı hedef kitleleri ve yabancı basın yayın organlarını etkileyebilecek yapıların, kamu diplomasisi stratejisine uygun mesajlarla sürece katkı sunmaları Türkiye algısının korunması ve geliştirilmesi açısından önemli ve gereklidir.

Küreselleşme çağında, özellikle sosyal medyanın sunduğu olanaklar da dikkate alındığında, en temelde bireylerin/vatandaşların dahi “citizen diplomacy” yaklaşımı bağlamında sürece müdahil olabilecekleri düşünüldüğünde, Türkiye markasının güçlendirilmesine hizmet edebilecek tüm aktörlere sorumluluk düştüğü, demokrasiyi koruma noktasında ortaya konulan iradenin, ülkesinin mutlu ve huzurlu yarınlarına katkı sunma bağlamında atılacak ikinci adımı da zorunlu kıldığı görülmeli ve ortak hedef doğrultusunda hareket edilebilmelidir.

15 Temmuz akşamı başlayan, demokrasi nöbetleriyle devam eden ve toplumsal yapının farklı katmanları ile siyasal aktörleri bir araya getiren Yenikapı mitingiyle üst seviyeye taşınan ‘farklılıklar içerisinde birlik ruhu’nun sürdürülebilir kılınması, ülkenin, kısa süreli türbülanstan demokrasisini güçlendirerek çıktığı mesajını verebilmesi noktasında dikkate değer olup, bir kısım dahili aktörler tarafından oluşturularak harici kamulara servis edilebilecek negatif enformasyonun azaltılmasında ve/veya marjinal hale getirilmesinde halihazırda görece etkili olmuş ve süreç içerisinde etkisini devam ettirebilme potansiyeli bulunmaktadır.

Sonuç olarak, yukarıda ifade edilen ‘Türkiye’de demokrasinin kurum ve kurallarıyla işlemeye devam ettiği, yatırım yapılabilir, huzurlu ve güvenli bir ülke olduğu’ ana mesajını çeşitli hedef gruplara, farklı kanallardan ulaştırabilecek tüm aktörleri içerisine alan, katılımcı, çok sesli, sürecin her aşamasında geri bildirime önem veren kamu diplomasisi stratejisi, sürdürülebilirlik kriterleri ekseninde uygulanabildiği ölçüde Türkiye markasının kuvvetleneceği mütalaa edilebilir.