İsrail’le Yeniden Başlarken

Prof. Dr. ÇAĞRI ERHAN
Kemerburgaz Üniversitesi Rektörü

Türkiye ve İsrail’in karşılıklı olarak büyükelçi atamalarıyla son altı ay içinde hız kazanan normalleşme sürecinde yeni bir aşamaya gelindi. Her şey 31 Mayıs 2010 öncesine döndü mü? Hayır. Kısa sürede eski seviyesine ulaşması bekleniyor mu? Bu sorunun cevabı da, hayır. Türkiye-İsrail ilişkilerinin temel belirleyicilerini hatırlarsak, ikili ilişkilerin bundan sonra nasıl seyredebileceğini de tahlil edebiliriz.

1949 sonunda Türkiye’nin İsrail’i diplomatik olarak tanımasından bu yana iki ülke arasındaki ilişkilerdeki en temel belirleyici Filistin Meselesi ve İsrail’in Arap komşularıyla olan ilişkileridir. Geçmişte İsrail ne zaman Filistin konusunda sert bir tutum içine girse ya da Arap komşularıyla çatışma yaşasa, Türkiye-İsrail ilişkileri de durgunluğa girmiştir. Bunun tek istisnası Mavi Marmara hadisesidir. Zira o zaman üçüncü bir taraf sebebiyle değil doğrudan doğruya kendisini hedef alan bir eylemden dolayı Türkiye İsrail’le ilişkilerini dondurmuştur.

İkinci belirleyici faktör bölgesel gelişmelerdir. Türkiye ve İsrail’in aynı anda Arap komşuları ve/veya İran’la sorun yaşadığı dönemlerde ikili ilişkiler ivme kazanmış ilişkilerin geleneksel ekonomik ve ticari boyutlarının yanına güvenlik iş birliği de eklenmiştir. Bunun en çarpıcı örneği, 1957’deki Türkiye-Suriye krizi ve 1958’deki Irak devriminin ardından, 29 Ağustos 1958’de Başbakan Adnan Menderes ile İsrail Başbakanı David Ben Gurion arasında imzalanan gizli istihbarat anlaşmasıdır. Elbette 1990’lardaki çok sayıda askerî iş birliği anlaşması da bu kapsamda değerlendirilebilir. Yani uluslararası ilişkilerde yüzyıllardır var olan ‘düşmanımın düşmanı dostumdur’ prensibi işlemiştir.

Üçüncü belirleyici faktör ise ortak çıkar algısıdır. Mesela İsrail’in silah satmakta, Türkiye’nin de silah almakta sıkıntı yaşadığı 1990’larda, savunma sanayii iş birliğinin geliştiği, İsrail inşaat sektörünün patlama yaşadığı dönemde, Türk müteahhitlik firmalarının İsrail’de önemli bir pazar payına sahip oldukları, tatil için Tunus’a, Mısır’a veya Dubai’ye gitmekten çekinen İsrailli turistlerin Türkiye’deki ucuz ama kaliteli tesislere akın ettikleri görülmüştür.

Dördüncü belirleyici faktör ise dış dinamiktir. Her iki ülkenin de başlıca müttefiki olan ABD’nin, Türkiye ve İsrail arasında iş birliğinin geliştirilmesi için dışarıdan yaptığı telkinler geçmişte birkaç kez etkili olmuştur.

Son olarak, iç güvenlik ve terörle mücadele konusunun Ankara-Tel Aviv diyaloğunun önemli bir parçasını oluşturduğunu unutmamalıyız. 1980’lerde ASALA ve JCGA terörüne karşı iki ülkenin güvenlik birimleri arasındaki ilişkilerden bahseden yayınlar var. Bunu takip eden yıllarda PKK terörüne karşı bilgi paylaşımı olduğu iddiası da geçmişte dile getirilmişti. Hatta Öcalan’ın ele geçirilme süreciyle İsrail’i ilişkilendiren PKK destekçileri bu ülkenin Avrupa’daki diplomatik temsilciliklerine saldırmışlardı. Fakat iş terörün ve teröristin kesin bir tanımına gelip dayanınca, taraflar arasında derin görüş ayrılıkları olduğunu da unutmamalıyız. Mesela İsrail de, ABD gibi PYD’yi bir terör örgütü olarak nitelendirmiyor. Türkiye’nin resmî düzeyde ilişki kurduğu İslami Direniş Örgütü/Hamas ise İsrail tarafından muhatap kabul edilmiyor.

İlişkilerde yeni bir döneme girilirken yukarıda sözünü ettiğim faktörlerin çoğunun şu veya bu şekilde var olduğunu söylemek mümkün. Filistin Meselesi hâlâ ilişkilerin en hassas noktasını oluşturuyor. İsrail’in Gazze’ye ya da Kudüs’e yönelik bir olumsuz girişimi Tel Aviv’deki büyükelçimizin istişarelerde bulunmak için Ankara’ya çağrılması için yeter sebep oluşturacaktır.

Diğer yandan Suriye’deki durum ve İran’ın bölgedeki artan faaliyetleri yeni bir sayfa açılmasını mümkün kılan unsurlardandır. Ortak çıkar algısına gelince, herkesin dilinde -haklı olarak- Doğu Akdeniz enerji rezervlerinin çıkartılıp, güvenli bir şekilde alıcılara aktarılması konusundaki muhtemel iş birliği var. Şimdilik bu konuda bir fizibilite yapılmış değil. Kıbrıs görüşmelerinde bir çözüm umudu belirirse, söz konusu iş birliği çalışmaları hız kazanacaktır. Ama Rusya’nın bölgedeki varlığı artık dikkate alınmayı gerektiriyor.

PKK ve DAEŞ terörüyle mücadelede bilgi paylaşımı olup olmayacağını bugünden kestirmek zor. ABD’de Donald Trump’ın başkan seçilmesiyle birlikte Ankara-Tel Aviv hattında güvenlik iş birliğinin artırılması için Washington’dan güçlü tekinler geleceği ise tahmin edilebilir…

PAYLAŞIN:
Şu anda Kemerburgaz Üniversitesi Rektörü olan Çağrı Erhan, 1993’te Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. Aynı üniversitede, 1996’da uluslararası ilişkiler yüksek lisansını, “Türk-Amerikan İlişkilerinde Afyon Sorunu” başlıklı tezi savunarak tamamladı. 2000 yılında da, “Osmanlı-Amerikan Siyasi İlişkileri” başlıklı teziyle, Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümünde doktor unvanını aldı. 2003’te siyasi tarih doçenti oldu. 2009 yılnda profesör oldu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler ve Hukuk Fakülteleri ile TOBB ETÜ’de, “Osmanlı Diplomasi Tarihi”, “Türk-Amerikan İlişkileri”, “Siyasi Tarih”, “Uygarlık Tarihi”, “NATO” ve “Amerikan Diplomasi Tarihi” derslerini vermektedir. 2002′den itibaren, Stratejik Araştırma ve Etüd Merkezi (SAREM) Yürütme Kurulu, Stratejik Araştırmalar Merkezi (SAM) Yayın Kurulu, Türk Askeri Tarih Komisyonu Yürütme Kurulu, Tarih Yazıcılığı’nın Avrupa Boyutu Projesi Ulusal Komitesi, Avrupa Konseyi Tarih Eğitimi Projesi Yönetim Kurulu, Uluslararası Siyasi ve Ekonomik İlişkiler Merkezi Merkez Kurulu üyeliklerinde bulunan Çağrı Erhan, Uluslararası İlişkiler Dergisi ve Ankara Avrupa Çalışmaları dergilerinin kurucu editörlerindendir. Çağrı Erhan, Ekim 2000-Kasım 2003 arasında Ankara Üniversitesi Avrupa Toplulukları Araştırma ve Uygulama Merkezi müdür yardımcılığı görevini yapmıştır. Aralık 2005′te aynı merkeze müdür olarak atanmıştır. Şubat-Kasım 2008′de Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkan Yardımcılığı görevini yürütmüştür. Ocak 2009′da profesör olmuştur. Halen Mülkiye’de Ortadoğu, Osmanlı Diplomasi Tarihi, ABD Dış Politikası, NATO ve TOBB ETÜ’de Siyasi Tarih dersleri vermektedir.