Orta Doğu, Bataklık Değil, Kurtlar Sofrasıdır!

RAHİM ER
İstanbul Üniversitesi, Hukuk

Müstemlekecilerin daha doğrusu bu iklimin oburu İngilizlerin “Orta Doğu” dediği gönül vatanımızın ana omurgası olan toprakları, çok kimsenin göz koyup rahatsız ettiği alımlı bir genç kıza benzetebiliriz.

Kızın rahatsız edilmesinde ne kendisinin ve ne de güzelliğinin kusuru vardır. Ceza hukuku ölçüsüyle değerlendirirsek kusur, hatta kabahat da değil cürüm yani suç, iffet sahibi o kızı rahatsız eden eşkıyanındır.

Orta Doğu için zaman zaman “bataklık” tabiri kullanılmakta. Bunu ilk defa şom ağızlı batılılar söyledi. Bizdeki körü körüne batı mukallidi yabancılaşmış aydınlar da lafı havada kaptılar.

Bu iklim, asırlar boyu bataklık olmadı da I. Dünya Harbi’nden bu yana mı bataklık oldu? Bu iklim dünya kurulalı beri medeniyetler merkezidir. Resuller, Nebiler, âlimler, veliler, şehidler, edep, edebiyat ve kültür merkezidir. Bunlara zemin olmuş şehirlerden aklımıza ilk ânda gelenleri bir çırpıda şöylece sayabiliriz:

Harput, Mardin, Urfa, Diyarbakır, Halep, Şam, Kudüs, Musul, Bağdat, Isfahan ve daha en az bunların iki katı sayıdaki yerin her biri bir dönemde bazen arka arkaya medeniyetlere beşik olmuş, orada doğan ve gelişen bu medeniyet eserleri, insanlığın ortak birikimi hâline gelmiştir. Orta Doğu ve elbette bütün Anadolu, Asya, Orta Asya, Kuzey Afrika ve Orta Afrika, Balkanlar, Orta Avrupa ve Endülüs ilim, irfan, mimari ve el sanatlarıyla, nakış nakış işlenmiştir.

İslâm medeniyeti olmasaydı bugün dünya, ilim ve irfan bakımından ne kadar fakir olurdu. Dahası; göz kamaştıran akıl durduran o eserler olmasaydı bugün, Moskova, Berlin, Paris, Londra, Madrid, Lizbon, Roma, New York gibi müzeler teşhir edecek eser sıkıntısı çekerlerdi. Saydığımız müzeler, Osmanlı Coğrafyası, Buhara Coğrafyası, Babür Coğrafyası, Mâverâ’ün Nehir Coğrafyası, Mezopotamya Coğrafyası, Endülüs Coğrafyası, Kuzey Afrika Coğrafyası gibi İslâm mührünün, nakışının ve kalbinin var olduğu mekânlardan çalınmış çiniden kapıya, Mushaf-ı şeriften el yazması kitaplara, harp malzemelerine kadar binlerce tarihî eserle doludur.

Makinenin, motorun keşfi bir yanıyla harika olduysa bir yanıyla da insanlığa felaket kapıları açtı dersek bu görüş, gericilik mi olur? Olsa ne gam?! Sanayi inkılâbı, Dünya savaşlarına kapı araladı. Batı, motoru buldu. Motor, petrol tüketen bir canavardı. Bu sebeple motoru keşfedenler, ardından İslâm Coğrafyasındaki neft/petrol kuyularını keşfettiler. O ândan itibaren onlar, o kuyuların başında kanla doyan masal canavarlarıydı. Bir farkla ki bu canavarlar, masalların aksine Kafdağı’nın ardından değil, Tuna Nehri’nin ötesinden gelmişlerdi. Unutmamalıyız; biz, Tuna, Nil, Fırat, Mâverâ’ün Nehir dörtgeninin havzasındayız.

Müsteşrikler, Doğu üzerine çalışan fikir ve eser yankesicileri, İslâm medeniyetinin bakir topraklarında sadece petrol kuyuları peylemediler. Girdikleri yerlerde tarihî eserleri de götürdüler. Bizim iklimimizde, bizim hükümranlığımız vaktinde Antik Yunan, Roma, Hitit, eski Hind gibi çıkış olarak bize ait olmasa da varlık olarak topraklarımızın mülkü olan hiçbir esere ziyan verilmedi. Batının casusları, ajanları hırsızları yalnızca İslâm renkli eserleri değil, bu eserlerden de götürebildiklerini çalıp götürdüler.

Orta Doğu bataklık değil, kurtlar sofrasıdır. Kurt, yediğini yer, yemediğini boğar. Sömürgeci dünya için tek ölçü menfaattir. Babür Medeniyeti’nin, Buhara Medeniyeti’nin, Mekke-Medine Medeniyeti’nin, Osmanlı Medeniyeti’nin, Endülüs Medeniyeti’nin kime ne zaman ve nasıl ziyanı oldu ki bunlara çullanıp perişan ettiler?

Yankesiciler, kaçırabildiklerini her fırsatta çalıp kaçırdılar. Bağdat, Körfez işgallerinde müze ve eserleriyle talan edildi. O kadar da değil. Hadi çalınan eser, bir müzede teşhir edildiği için belki teselli olmak mümkündür. Hrıstiyan, Yahudi ve mason merkezli çalışmalarla İslâm âleminin içine bugün el Kaide ve ondan türeyen DAEŞ ile FETÖ’yü soktukları gibi asırlar evvelinde bir hançer olarak Şia ve Vehhabiliği ve daha neleri soktular. Müslümanların itikadını, amelini ve “cihad” gibi, “hizmet” gibi, “himmet” gibi, “velayet” gibi birçok kavramı bozdular. İran, bugün Şiiliği kendine mahsus bir inanma biçimi olarak değil, Fars ideolojisi şeklinde emperyalist araca dönüştürmüştür. FETÖ ise nice imânı dinamitledi.

Fırat Nehri’nin doğusunda ve batısında olup bitenler, Şam, Halep, Musul Bağdat çizgisinde yaşananlar, tarihten ve Tuna Nehri’nin ötesinden gelenlerle bir hesaba oturmamızın adıdır.

Kurtlar, Orta Doğu’da bu sofranın bir sahibi olduğunu görmenin şaşkınlığı içindeler.

Ot, kökü üstüne biter, her şey aslına döner.

PAYLAŞIN:
Rahim Er, 1950 yılında Harput’ta doğdu. 1969 yılında Adana Erkek Lisesi’nden mezun oldu. 1970’de Türkiye gazetesine girdi. 1974’te İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. 1976’dan itibaren Türkiye gazetesinde, ‘Pırıltı’, ‘Yorum’, ‘Tahlil’ sütun başlıkları ile günlük yazılar yazdı. 15 Kasım 1979’da Türkiye Çocuk dergisi, 15 Şubat 1989’da TGRT, 24.11.1994’te şimdiki adı ihlas.net olan İhlas Databank, 13.11.1999’da, BKY – Babıali Kültür Yayıncılığı çalışmalarını başlattı. İhlas Holding Genel Yayın Danışmanlığı’nda bulundu. 1996’dan itibaren TGRT ve TGRT FM’de programlar yaptı. ‘Sevgili Peygamberim’, ‘İmparatorluk Coğrafyasında Diplomasi Koşturmak’, ‘Örsteki Ülke Türkiye’ ve ‘Hayatın Rengi İnsan’ adlı kitapları bulunan Rahîm Er’in, Türkiye gazetesinde şimdiki köşesinin adı Entellektüel Boyut’tur.