Kırım’dan Gelirim

Prof. Dr. HALUK DURSUN

Kırım öyle bir diyardır ki, orada Anadolu – Osmanlı Türklüğü ile Karadeniz’in kuzeyindeki Deşt-i Kıpçak (Tatar) Türk kültürü birbirine kavuşmuş, beraberce omuz omuza Tuna boylarına inmiş ve sonunda yine beraberce Anadolu’ya dönmüşlerdir.

Bizim tarih derslerinden kaynaklanan milli kültürümüz daha ziyade Selçuklu-Osmanlı-Cumhuriyet çizgisinde bir sıra izlediğinden Horasan’dan Batı’ya gelen Türkler’i biliriz. Ama Karadeniz’in kuzeyindeki Altınordu Devleti ve takipçileri hakkında pek fazla bilgiye sahip değilizdir. Dolayısıyla Kazan’ı, Astrahan’ı, Kırım’ı sadece oralı olanlar bilir, gerisi şairlerin mısralarında kalır;

“Kırım, Kazan keder oldu,
Tuna Kafkas beter oldu,
Türkistan’da neler oldu,
İşitmedi kulağımız…”

Hadi bırakalım Küçük Kaynarca ile başlayan, Aynalıkavak ile devam eden; Kırım’ın elden çıkışının siyasi-askeri boyutunu izlemeyi, 20. yy’a kadar süren Rus mezalimini ve tehcirini de sadece çeken, yahut Cengiz Dağcı’yı okuyup, Mustafa Cemiloğlu’nu tanıyanlar bilir.

Anadolu Türkü Kırımlı’ya sadece Tatar der, yoksa ne Nogay’ı, ne Yalıboylu’yu, ne de Kerç’i, Kefe’yi, Çongar’ı duymuşlardır. Kırımlılar’da kendilerini tanıtmak, dertlerini duyurmak noktasında pek istekli davranmamışlardır. Ne de olsa bir Kırım atasözünde “kol sınsa cen içinde, baş carılsa börk içinde” denmiştir.

Benim ailemde Kırımlı yok ama bütün kültür coğrafyamıza olduğu gibi, Kırım’a da ilgim var. Daha henüz gitmeden önce bile oraya gidenlerden haberim vardı.. Gelenleri duymuştum. En önce de Sinan’ı…

“Kırım’dan gelirim, adım Sinan’dır,
Kılıcımın suyu kandır, dumandır.
Kırım’dan gelirim, atım Arap’tır,
Gizlenme Nemçelü halin haraptır.”

Sonra meşhur Gazigiray Han’ı ve o emsalsiz gazelini ezberlemiş, musiki sahasındaki dehasını öğrenmiş, hatta ilk yazdığım kitapta Gazigiray ismini müstear olarak seçmiştim.

Kırım’ın tarihi ve hikâyesini Türkiye’ye bağlayan en önemli coğrafya Dobruca’dır. Büyük kısmı Romanya’da, küçük kısmı Bulgaristan’da (Tatar Pazarcığı) kalan bu bölge Anadolu’ya göçlerde ara durak olduğu gibi, bugün belki en kalabalık Tatar topluluğu hâlâ Dobruca’dadır.

Kırım’da Gaspıralı İsmail’in Tercüman’ı 1883’te, Emel Dergisi de Dobruca’da 1930’da neşredilmeye başlamıştır. Yine Kırım’da sabık meclis başkanı Cafer Seydahmet Kırım’a ne kadar hizmet etmiş ise, Dobruca’da da şair Mehmet Niyazi ve Müstecib Ülküsal da ondan geri kalmamışlardır.

Kırım’ın jeopolitik konumunun hassasiyeti dolayısı ile Pan-Slavist hedeflerin başında olması çarlar ve çariçeler için hep ilk planda kalmasını sağlamıştır. Ruslar Karadeniz’de Odesa, Sivastopol ve Yalta limanlarının Akdeniz’e inmek için ne kadar hayati olduklarını bildiklerinden, Yeşil Ada’yı devamlı olarak kontrol altında tutmak istemişler ve bu sahada Ukrainler’le zaman zaman rekabet içine girmişlerdir.

Bir zamanların Ceneviz-Osmanlı mücadelesinden sonra Avrupa-Rus çekişmesine, bir ara Alman-Rus çekişmesine de sahne olan Kırım, savaşta Sivastopol’la, barışta da Yalta ile hatırlanır;
“Sivastopol önünde yatan gemiler, Atar İslam topunu yer gök iniler…”

Bahçesaray, Han Sarayı

Kırım’ın esas alamet-i farikası ise Bahçesaray şehri ve sarayıdır. Tatar Elhamrası da denilen bu saray Topkapı Sarayı’nın Kırım’da şirin bir uzantısıdır sanki. Hacı Giray’ın öncülüğünde kurulan, Mengli Giray, Selim Giray ve Selamet Giray’ın katkılarıyla gelişen Bahçesaray Rusya’da Doğu mimarisinin bir örneği olarak korunmuş ve “Gözyaşı Çeşmesi” Puşkin’in aynı isimli şiiriyle tanınmıştır.

Sarayı çevreleyen şu anda çok cılızlaşan Çüruksu Deresi şehrin bir diğer sembolüdür. Sarayın camisinde kadrolu imam tarafından namaz kıldırılır.

Kırım Hanları iç işlerinde müstakil olup kendi adlarına hutbe okuturlardı. 1584 senesinden itibaren Osmanlı sultanının da adı halife sıfatıyla okunmaya başlandı.

Bahçesaray’da Kırım Hanının başkanlığında divan toplanır, divanhaneye “görünüş” denilirdi. Vezirler toplantıya girmeden önce dışarıda bulunan bozadan bardak bardak içerler, bu şekilde içerde rahatça konuşurlar, sözlerini esirgemezlerdi. Müzakereden sonra yemek yenir, yemekte mutlaka tay eti bulunurdu.

Savaş sırasında ise bir Kırım tatar askerinin atı ve silahından başka, yiyeceği, kavrulmuş darı ile keş, yani yoğurt kurusundan ibaretti. Bundan dolayı ordu ağırlık taşımaz, muhasara ile uğraşmaz, akın ve hücumlarda etkili olurdu. Evliya Çelebi’ye göre bir Kırım savaşçısı üç at ile gelirdi. Birine biner, birini aç kalırsa yemek için saklar, diğerini ise dönüşte ganimet taşımak için getirirdi.