İnsan Hakları Günü ve Söylemi

Prof. Dr. YASİN AKTAY
Yıldırım Beyazıt Üniversitesi, Sosyoloji

Bugün İnsan Hakları Günü ve bugün dünyanın insan hakları açısından durum içler acısı. Bugün dünyanın farklı ülkelerinde, farklı kuruluşlar, insan hakları kuruluşları, insan hakları bakımından elbette kazanımlara da dikkat çekecek, insan hakları açısından mevcut durumun, eksikliklerin bilançosunu da ortaya koyacaktır.

Yanıbaşımızda Suriye’de beş yılı aşkın bir süredir devam eden devlet terörünün üzerine işgalci devletlerin veya terör örgütlerinin ürettiği vahşet, insanlık adına bütün kazanımları boşa çıkarıyor. Suriye’nin olduğu bir dünyanın insan hakları karnesi hiçbir bakımdan geçer not alamaz. 5 yılı aşkın bir süredir devletin, müdahil ülkelerin ve terör örgütlerinin -ki her bir terör örgütünün hamisi devletler vardır- işledikleri cinayetler, katliamlar, işkenceler, insanlık onuru adına ortada güvenilecek hiçbir dal bırakmamış durumda.

Bugünün İnsan Hakları olarak anılmasının sebebi bundan tam 68 yıl önce, 10 Aralık’ta, BM’in İnsan Hakları Komisyonunun hazırladığı 30 maddelik Evrensel İnsan Hakları Bildirisinin Paris’te toplanan Genel Kurul’da ilan edilmiş olması.

Bu bildiriye götüren düşünce bilindiği gibi, II. Dünya Savaşı sonrası şartlarının neticesinde ortaya çıkıyor. Savaşa götüren sebepler ve şartlar ışığında ve o şartlara karşı kalıcı bir tedbir geliştirme düşüncesinden hareket ediyor. Savaş şartlarında yaşanan ve insanlığı kendinden utandıran insan hakkı ihlalleri, soykırımlar, işkenceler, ayırımcılıklar bir daha yaşanmasın diye kazanan devletlerin önayak olduğu bu bildiride dile getirilen düşüncelere bakıldığında itiraz edilecek, kulağa hoş gelmeyen hiçbir şey yok.

Herkesin, ırk, renk, cins, dil, din, siyasal ya da herhangi bir başka inanç, ulusal ya da toplumsal köken, zenginlik veya yoksulluk, doğuş ya da herhangi bir başka ayrım gözetilmeksizin bildiride ilan edilen bütün haklardan ve bütün özgürlüklerden yararlanabilmesi ilh. Sorun şu ki, bu haklar ilk defa dile getiriliyor değildi ve dünyada en ağır katliamlar, en kitlesel soykırımlar bu bildirilerin gölgesinde yaşandı.

Gerçi batılılar tarihi yazarken kendi eserlerini dünyanın ana mecrasının aktığı tarih olarak yazarlar ve insan hakları için bir başlangıç metni olarak 12. Yüzyıl İngiltere’sinin Magna Carta’sını gösterirler. Sanki daha önce insanlık hak hukuk bilmezmiş gibi. İnsan hak ve hukukundan bahsederken bile böylece en büyük hukuku çiğnediklerini kimse bilmez.

İslam Peygamberinin daha 631 yılında Veda Hutbesiyle ortaya koyduğu ve bilfiil uyguladığı insan Hakları bildirisini görmezler bile. Buna mukabil 1776 yılında yayımlanan ve İngiliz işgalciliğinin ihlal ettiği insan haklarına karşı ortaya çıkan Amerikan Bağımsızlık Bildirisi ve bilahare Fransız Devriminin ardından ilan edilen Yurttaşlar Bildirisini insan hakları için temel referans metinler olarak zikrederler.

Bu metinlerin hepsinde insanların hepsinin eşit olduğu ve herkesin doğumundan itibaren hayat hakkı, kanunlar önünde eşit muamele görme hakkı, mülkiyet ve özgürlük hakkına sahip olduğuna atıf vardır. Bu metinlerin bilahare insanların toplum içinde belli haklara sahip olmasında hiçbir rolünün olmadığını elbette kimse söyleyemez. Bu metinler sayesinde en azından belli seviyede bir hukukun ikame edilmiş olduğu ve sürdürülmüş olduğu inkar edilemez.

Ancak bu metinler ve bunlara dayalı söylemlerin hakim oldukları dünyada bile ırkçılığın, din savaşlarının, ayırımcılıkların, katliamların ve kitlesel insan hakkı ihlallerinin önüne geçememiş olduğunu biliyoruz. Avrupa’da din savaşları ve buna dayalı katliamlar Magna Carta belgesi ortadayken icra olunuyordu. Magna Carta’yı bir düstur olarak takip eden İngilizlerin dünyanın her yanında sömürgeleştirdikleri toprakların halklarına uyguladığı katliamlar, işkenceler, baskıların apayrı bir tarihi vardır.

Sadece Hindistan’da kendi azarladıkları kumaşlarını satabilmek için yerli üretimin belini kırmak için giriştikleri uygulamaları hatırlasak gerisini kimse duymak bile istemez. Yerli üretici Hintli kadınların, İngiliz kumaşıyla rekabet eden o güzelim kumaşları üretemesinler diye parmakları İngilizler tarafından kesiliyordu. Bu vahşete imza attıklarında Magna Carta da vardı ortada Yurttaşlar Bildirisi de.

Bilahare Almanlar Yahudilere ve Çingenelere karşı dinsel ve etnik soykırımı uyguladıklarında yine bu metinler orta yerde onlara ışık tutmaya devam ediyordu, üstüne üstlük Alman Aydınlanmacı idealizmin bütün hümanist metinleri de, Kant’ıyla, Kirkegaard’ıyla, Goethe’siyle, Schopenhauer’ıyla, Feuerbach’ıyla Hegel’iyle, Dilthey’iyle Alman kültürünü beslemeye devam ediyordu.

II. Dünya Savaşı’nın sonrasında dünyada bir daha aynı şeyler yaşanmasın diye insan hakları söylemine büyük vurgu yapan Avrupa kendi büyük günahının kefareti olarak zulmettiği Yahudilere bir devlet kurarken hem içindeki ırkçılığı halının altına itme fırsatı yakalamış oldu, hem de bu kefareti bizzat kendi ödemek yerine başka insan evlatlarına, Filistinlilere ödetmiş oldu. İnsan Hakları Evrensel Bildirisinin yayınlandığı tarihlerde İsrail devleti de Filistin halkının sürgünü, katliamı, yersiz, yurtsuz bırakılması pahasına bizzat bu bildiriyi yayınlayanlar tarafından, onların gözetiminde kurulmuş oluyordu.

Yine bu bildiriye öncülük etmiş olanların içinde yer almadığı hiçbir savaş, katliam ve sistematik insan hakkı ihlali yok dünyada. Bu savaşlar ve katliamlara karşı İnsan Hakları Bildirisine bir an için inanan kitlelerin acısını dindirecek hiçbir umut ve çare üretmedi, üretmiyor.

Bugün İnsan Hakları söylemi egemen devletlerin bazı ülkeleri baskı ve kontrol altında tutmak için başvurdukları bir bahaneden ibaret kalıyor ve böyle olduğu sayısız örnekle gösterildiği için hiçbir inandırıcılığı kalmıyor.

O yüzden dünyanın yeni bir sözleşmeye şiddetle ve aciliyetle ihtiyacı var. Bunun için sanırım haklıların güçlü olması gerekiyor, çünkü bugünün güçlülerinin ürettiği haklar sadece kendi güçlerini alavere dalavere daha da pekiştirmeye yarıyor.

PAYLAŞIN:
1966 Siirt doğumlu olan Prof. Aktay, ODTÜ Sosyoloji Bölümü’nde 1990’da lisans; 1993’te yüksek lisans; 1997’de de doktorasını bitirdi. 1999 yılında Uygulamalı Sosyoloji Anabilim dalında doçent, 2005 yılında da Kurumlar sosyolojisi Anabilim dalında profesör oldu. 1992 Eylül’ünde araştırma görevlisi olarak girdiği Selçuk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde 2012 Eylül’üne kadar öğretim üyesi olarak çalıştı. Eylül 2012 tarihinde Yıldırım Beyazıt Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Sosyoloji Bölümü’nde çalışmaya başladı. 2001 ve 2004 yıllarında ABD’nin değişik üniversitelerinde araştırtmalar yapıp ders veren Aktay, 1991 yılında bir grup arkadaşıyla birlikte çıkarmaya başladığı Tezkire dergisinin ve 2002 yılında yayımlanmaya başlanan Sivil Toplum dergisinin editörlüğünü yaptı. 2008 Şubat – 2011 Şubat yılları arasında Mehtap TV’de Ferhat Kentel ile birlikte Tersi ve Yüzü Programını yaptı. 2011 yılında TV Net’de başladığı Bakışaçısı programını hazırlamaya devam ediyor. Aynı zamanda TRT Arapça’da da Beyne’turas ve’l Hadasa programını da sundu. Yurt içi ve yurt dışında birçok dergide makaleleri yayınlanan ve birçok araştırma projesinde yer alan Aktay halen Yeni Şafak Gazetesinde de köşe yazısı yazmakta, aynı zamanda AK Parti İnsan Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı görevini yürütmektedir.