FETÖ’cü Subay İfadelerinin Düşündürdükleri

Dr. NİHAT ALİ ÖZCAN
TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler

15 Temmuz darbe girişimi sonrasında sıklıkla sorulan sorulardan biri de FETÖ’nün TSK’ya bu kadar büyük ölçekte nasıl nüfuz ettiği, gizlilik ve sadakati nasıl sağladığı, üyelerinin kendilerini yıllarca nasıl saklayabildiğiydi.

FETÖ’nün askeri kanadında yer alan subaylara dair ifadeler ortaya çıktıkça bu konularda ilginç bilgilere ulaşıyoruz. İşin siyasi boyutu ile TSK’nın günah ve kusurlarını bir yana bırakarak, örgütün bireysel düzlemdeki ilişkilerine daha yakından göz atmakta fayda var. Sonuçta hiçbir şeyin tesadüf olmadığını görebiliyoruz.

Gizli bir örgütün ilk evrelerinde tutunabilmesi, insanları inandıracak, fedakârlığa sevk edecek “işe yarar bir gerekçesinin olmasına bağlıdır”. Örgüt palazlandıkça, çekim merkezi oluşturdukça bu gerekçe geri plana düşer. Artık yapılması gereken uygun yer ve zamanda, kapasite ve kabiliyete bağlı strateji ve taktiklerle işi büyütmektir. Tüm örgütler gibi FETÖ de böyle davranmıştır.

Birçok FETÖ’cü subayın ifadesinde belirttiğine göre amaç, “TSK’yı ateist ve Alevilerin elinden kurtarmaktı”. Bunun için örgüt melez bir strateji uyguladı. Bu strateji dört farklı sosyal ve siyasal hareketin gizlilik, büyüme ve sadakat taktiklerinden üretilmişti.

İlki, Sovyet Kızılordu’sunun tüm birliklerde uyguladığı “siyasi komiserlik” kurumuydu. İkincisi, terör örgütlerinin sıklıkla baş vurduğu, “çocuk asker” ve “hızlı radikalleştirme” metotlarıydı. Üçüncüsü, mafya örgütleriyle birlikte terör örgütlerinin de kullandığı “suç ortaklığı” uygulamalarıydı. Son olarak, istihbarat örgütlerinde “çift taraflı çalışan casusların” içinde bulundukları psikolojiyi yansıtan çift kimlikli sürdürülen hayatlardı.

Sovyet sisteminde, Kızıl Ordu’nun ideolojiye sadakati profesyonel askeri kabiliyet ve kapasitesinden daha önemliydi. Çünkü düşman (kapitalizm) amansızdı, her yere sızabilirdi. Rejim ve ideoloji her daim “tehdit” altındaydı. Özellikle subayların ve askerlerin aklını çelebilirdi. Bu yüzden de sadakati temin edecek ve sürekliliğini sağlayacak “tedbirler” alınmalı ve mekanizmalar kurulmalıydı.

Sisteme giren herkesin işin daha başında ideolojik olarak doktrine edilmesine rağmen, güvensizlik üzerine inşa edilen, sürekli kontrolü esas alan uygulamalar vardı. Elindeki silah nedeniyle de ordu, güvensizliğe dayalı bu sistemin odağındaydı. İdeolojik kontrolün en kesif olduğu yerdi.

Orduda bu sistemin kilit taşı “parti komiserleriydi”. Parti komiserleri, profesyonel birlik komutanlarına “paralel” yetki ve sorumlulukla görevlendirilirlerdi. Birlikteki tüm subay, astsubay ve erlerin siyasi gelişim ve sınıfsal ideolojiye sadakatinden sorumluydular. Sistem, parti ve ideolojiye sadakati tam olan askerleri ödüllendirirken, şüphe edilenler ya ordudan uzaklaştırılır ya da yeniden ideolojik doktrinasyona tabi tutulurdu.

Şüphe ve güvensizliğe dayalı bu düzeneğin diğer ayağı ise askerlerin birbirlerini üstlerinden bağımsız, ünite ve kişilerce sürekli ve çapraz olarak “denetlemesiydi.” Sonuçta bireysel hiçlik ve güvensizliğe dayalı bir yapıdan söz ediyoruz.

FETÖ’nün “birlik imamları, mahrem konular imamları”, “ağabeyleri, ablaları” tam da “parti komiseri” sistemine denk düşmektedir. Doktrinasyon, sürekli denetim, ödüllendirme ve korku üzerine odaklanma.

FETÖ, söz konusu mekanizmanın sonuç vermesinin çocuk yaşta eleman devşirmekle mümkün olduğunu gördü. Bu nedenle ikna etmenin en kolay olduğu yaş grubuna odaklanarak 1980’lerden itibaren işe girişti. FETÖ’nün açtığı kurslarda yeterince çocuk vardı. Henüz 11-12 yaşındaki ortaokul öğrencilerinin beynini yıkayarak, doktrine ederek, askeri liselere hazırlamaya koyuldu.

Bu süreç, dikkat ve sabrı gerektiren meşakkatli, uzun bir yolculuktu. Nitekim FETÖ’cü bir tuğgenerale sahip olmak için en az 30 yıl özenle çalışmak gerekiyordu. İstihbarat ve/veya terör örgütlerinin uyguladığı “uyuyan hücreler” modeli esas alınmıştı. Projenin açığa çıkması halinde her şey berbat olabilirdi. Bu nedenle adaylar hırslı ve çalışkan olmalı, rekabeti gerektiren askeri ortamda kendisini iyi gizleyebilmeliydi. Gizlilik ve sadakati sağlamak ancak işlevsel mekanizmalar kurmakla mümkündü.

Çocukların terör örgütlerine katılımı üzerine yapılan araştırmalar, üç alana odaklanmak gerektiğini söyler. Bunlar; örgütlerin geliştirdikleri stratejiler, ailelerden kaynaklanan nedenler ve çocukların duygularının istismarıdır.

Subay ifadelerinden, FETÖ’nün, başlangıçta hedef olarak şehirlerin varoşlarında yaşayan, ekonomik durumu zayıf ve tutunamayan ailelerin zeki çocuklarıyla işe başladığı görülüyor. Subaylık, FETÖ için güç devşirme, bu sosyal katmandan gelen çocuklar için ise yükselme fırsatı, iyi ve garantili bir gelecek anlamı taşıyordu. Askeri okul sınavlarına ücretsiz hazırlık kursları, ekonomik durumları zayıf ailelerin reddedemeyecekleri bir teklifti. Öneri sadece bireysel kurtuluşla değil, “dini/uhrevi” görevleri de içeren güçlü bir davayla tahkim edilmişti.

Ancak askeri liselere giren öğrencilerin “yoldan ve kontrolden çıkma” ihtimali her zaman vardı. Çünkü, “ışık evlerinde” empoze edilen dünya görüşü ve değerlerinin karşısında askeri okulların verdiği formel, öğrencilerin kendi aralarında ürettiği informel değerler vardı.

“Yoldan ve kontrolden çıkma”nın üstesinden gelmek için geliştirilen yöntemlerden biri de, terör ve mafya örgütlerinin sıklıkla başvurduğu “suç ortaklığı” kurumuydu. Suça bulaştırılan kişi, örgütten kopamayacağı gibi, her geçen gün daha sıkı bağlanacaktı. Nitekim 14-15 yaşındaki askeri lise öğrencileri de bu işleme tabi tutuldular.

Büyük bir “gizlilik” içinde çalınmış sorularla yapılan sınav hazırlıkları, “mahremiyet” tembihleri, onlar üzerlerinde ağır bir baskı yaratırken, paylaşılan bu “sırlar” küçük yaştaki çocukları “suç ortağı” haline getirmeye yetti. Hafta sonları “ağabeyler” ile gizli gizli buluşmalar, “örgüt evlerine” gidip gelmeler okul kurallarının ihlaliydi ve atılmayla sonuçlanabilirdi. Bu ilişkinin ısrarla sürdürülmesinin ardındaki neden sadece bağları muhafaza etmek değil, “suç ortaklığı” mekanizmasını da çalıştırmaktı. Suç ortaklığı ve kontrol mekanizmasının mezuniyet sonrasında da devam ettiğini, evlilikte eşlerin seçimine kadar el attığını görebiliyoruz. Örgüt içi evliliğin, bir anlamda Hitler’in arî Alman ırkı yetiştirme düşüncesini hatırlattığını da söyleyebiliriz.

FETÖ’nün askeri okullara “öğretmen alımı, atama ve sınıf subayları” tayin sistemini ele geçirmesinden sonra, “suç ortaklığının” karakter değiştirerek ödül getiren yeni bir ilişki biçimine dönüştüğü görülüyor. Nitekim askeri liselerden, yabancı dil sınavlarına, harp okullarından, harp akademilerine kadar tüm giriş sınavı sorularının çalınmasının, yurtdışı görevlere seçilmekten, FETÖ mensuplarının her aşamada kayırılmasına, muhtemel rakiplerin gayri ahlaki yollarla tasfiye edilmesinden, örgüt mensubiyeti sayesinde kariyer basamaklarının kolayca tırmanılmasına kadar uzanan bir dizi “ahlaksız müdahalenin” yeni bir dalga ve çekim merkezi yarattığı anlaşılıyor. Örgüt bir yandan çekim merkezi haline gelirken, bir yandan da korku üreten bir yapıya dönüşüyordu.

FETÖ sorunu, bugün sadece politikacı, savcı, polis ve istihbaratçıların ilgilendiği bir konu gibi görülebilir. Ancak FETÖ, bu yüzyıla ait olmayan fikirleri, gizemli yapısı ve örgütlenme modeliyle daha uzun yıllar sosyal bilimcilerin de ilgi odağında yer alacaktır. Bireysel düzlemde ise, bazıları için para, güç, makam ve efsane, bazıları için ise “çift kimlikli” yaşanmamış hayatlar, hayal kırıklıkları, insani trajediler ve hiçlik anlamına gelecektir.

PAYLAŞIN:
Dr. Nihat Ali Özcan TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde öğretim üyesidir. Halen Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı (TEPAV)’da araştırmacı olarak çalışmaktadır. 1979 yılında Kara Harp Okulundan teğmen olarak mezun olmuştur. Mezuniyetinden sonra orduda değişik yerlerde ve rutbelerde görev almıştır. Subay olarak görev aldığı dönemde İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirmiştir. Dokuz Eylül Üniversitesi’nde “1919-1922 Yılları arasında Türkiye’de Milli Ordu, konulu tezi ile 1994 yılında yüksek lisans eğitimini bitirmiştir. Özcan; 1998 yılında keni isteği ile ordudan emekli olmuştur. Aynı Üniversiteden 1999 yılında doktora derecesini almıştır. Doktora tezi, PKK konusunda yapılan ilk akademik çalışmadır. Doktora tezi daha sonra (PKK Tarihi, İdeolojisi ve Yöntemi) ismiyle yayınlanmıştır. Bir süre serbest avukatlık yapmış, 1999-2002 arasında ASAM’da (Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi) terörizm konusunda çalışmıştır.