Nerede Kaldınız?

Prof. Dr. DERVİŞ MANİZADE

Gerçekten Millî şuurun dil ve din kadar örf, adet ve an’aneye dayandığını teyid eden bir hatıramı anlatmama müsaadenizi rica ederim.

İkinci Cihan Harbi’nden sonra bir vesile ile Yugoslavya’da bulunan Yenipazar kasabasına gitmiştim. Bir eski Osmanlı şehri vasfını hâlâ muhafaza eden bu kasabaya gitmek için özel müsaade almak gerekiyordu. Zira o sırada Yugoslavya’da ana oto yolundan başka yerlere gitmek yasaktı.

Zamanın Valisi Sayın Ord.Prof.Dr. Fahrettin Kerim Bey’in delâleti ile, Yugoslav Konsolosu, merkeze sormadan mesuliyeti yüklenerek, bana ve eşime 10 gün süreli bir vize vermişti.

Belgrad’da trenden indikten sonra otomobil ile 25 Km.lik 2 dağ arasında nehir boyunca kıvrıla kıvrıla ormandan geçen bir yoldan kasabaya girerken kapısı üzerinde mermer bir levhaya yazılmış “İnna fetahnâ leke fethan mübinâ” yazılmış ve hisarın üzerinde hâlâ Osmanlı gülleleri durmakta olan bir Osmanlı kalesi ile karşılaştık.

Kalenin önünde, Raşka deresi denilen bir dere, kaleyi çevreleyerek akıyordu. Misafir edileceğimiz eve varıncaya kadar da, yol boyu gördüğüm cami ve minareler beni yavaş yavaş tarihin derinliklerine götüren âbidelerdi. Eve vardıktan iki saat sonra, eşimin akrabalarından birinin delâleti ile çarşıya çıkmıştık.

Mağazanın kapısında ak sakallı yeşil gözlü doksanını aşmış bir ihtiyar dizi üzerinde yürüyerek dileniyordu. Sadaka olarak avcuna 1 dinar koydum. O zaman her halde bu memlekette, fukaraya bir dinar verecek kimse bulunmadığından adam, hayretle yüzüme bakarak (Türkçe bilen Priştineli birisi tarafından tercüme edilen). Yugoslavca:

“-Kimsiniz?” dedi.

Şaşırarak cevap verdim.

“- İki saat önce, İstanbul’dan gelen bir Türk doktoruyum” dedim.

Ağzımdan “İstanbul” ve “Türk” kelimesi çıkar çıkmaz, esasen yerde oturur gibi diz çökmüş olan ihtiyar hemen iki eliyle mesheder gibi pabucumun tozunu silerek sakalına sürdü ve;

“- Nerede kaldınız?” dedi.

Dayanamadım, gözlerim yaşararak adamı kucakladım ve sakalından öptüm. Ne söyleyeceğimi bilmeyerek,

“- Seni İstanbul’a götürelim”, dedim. Cevabı, daha sert ve kesindi.

“- Bizim kemiklerimiz sizi burada ebediyyen bekleyecek.” Parmağı ile kaldırımdan geçen iki genci göstererek ,

“- Siz bunları götürün, bunlar yabancıya benzeyecek” dedi.
Yaşını sordum, 90’ı geçmiş olduğunu öğrenince,

“- Hangi padişahı hatırlıyorsunuz?”, dedim.

Gözleri yaşararak:

“- Sultan Aziz” diye bağırdı.

Benim de gözlerim yaşlı oradan ayrıldım. Ertesi gün, bana camileri gezdirdiler; çoğu bakımsız olan camilerin girişindeki heybetli mermer mezar taşları üzerindeki yazılar ve başlıklar, orada yaşayan ünlü valiler ve kumandanlara aitti. Bunlar, Süleymaniye’de Kanunî’nin mezarına giden mezar taşlarına o kadar benziyordu ki? Ben bir an için kendimi adeta Osmanlı devrinde yaşıyor gibi hissettim.

Akşama beni bir evde mevlüde çağırdılar. Gittim, Süleyman Çelebi’nin mevlüdünün, tercümesinin Arap harfleri ile yazılmış Sırpça bir mevlüt kitabından okunduğuna şahit oldum. Okunuş tarzı, makam ayni bizdeki gibi idi. Arada, salâvat getirmeler, ayağa kalkmalar, arkayı sıvazlamalar, aynı bizim bütün adetlerimize uygun yapılıyordu.

Yıllarca önce Anavatan’dan ayrılan bu kasabanın halkı, Türkçe bilmedikleri ve Türkiye ile çoktan beri ilişkileri olmadığı halde, örf âdet ve an’anelerini muhafaza eden îmanlı müslümanlar ve vatan perver Türkler olarak kalmışlardır.Sık sık akraba vesaire evlerinde yemeğe davet ediliyorduk. Erkekler ayrı yemek yiyorlar. Yemekden sonra boşnak kızları ellerinde leğen ve ibrikler ve sim işlemeli peşkirlerle, tıpkı eski Osmanlı konaklarındaki gibi, el yıkanmasına yardımcı oluyorlar.

Kısacası, çoktan terkettiğimiz bu memleketde, Yeni Pazar halkı, Osmanlı âdetlerini aynen sürdürmekte idiler.