Avrupa Değerlerinin Kaynağı ve Geleceği

Prof. Dr. YASİN AKTAY
Yıldırım Beyazıt Üniversitesi, Sosyoloji

Almanya, Avusturya ve Hollanda Türkiye’deki referandum sürecinde açıktan “hayır” cephesinde taraf olarak yerlerini almış bulunuyor. Başlarda çekingence, ancak hayır cephesini açıktan kayırarak sergiledikleri bu tarafgirlikleri giderek agresif bir hal aldı. Bu tarafgirlikleri uğruna iddia etikleri bütün Avrupa değerlerini, demokrasi kriterlerini ayaklar altına alıyorlar.

Bunu neden yaptıkları üzerinde uzun uzun durulabilir tabi. Türkiye’de yönetim sisteminin daha etkili, istikrarı daha fazla temin edecek ve hiç kuşkusuz karar alma sürecini daha verimli kılacak bir sistem değişikliğine karşı muhalefet cephesinde ne işi olabilir bu ülkelerin? Bunu yaparak Türkiye için daha iyiyi, daha güzeli daha fazlasını istediklerine mi inanmalıyız?

Eğer öyleyse Türkiye demokrasisine, huzuruna, birliğine ve güvenliğine karşı terörden darbeye her türlü düşmanlığı ve saldırganlığı sergilemiş olan PKK’sından FETÖ’süne, DHKPC’sine kadar her türlü terör ve fitne unsuruyla sürdürdüğü bu kampanyayla Türkiye için nasıl bir iyilik istiyor olabilir?

Nihayetinde Türkiye halkının oyuna sunulmuş bir konu var. Hükümet sisteminin değişip değişmeyeceğine Türkiye halkı karar verecektir. Onu yasal sınırlar içinde “hayır” seçeneğine ikna etme yönünde her türlü kampanya imkanı ve özgürlüğü de vardır.

Sözkonusu Avrupa ülkeleri, üstelik Avrupa değerlerine daha fazla atıf yaparak Türkiye’deki hükümet sistemi değişikliğinin bu değerlerden bir sapma oluşturacağını düşünüyor. Düşünmekle kalsa bir sorun yok, bu yönde aksi düşüncelerin kendini ifade etmesini engelliyor. Hayır yönünde her türlü propagandanın serbest olduğu, hatta teşvik edildiği bir ortamda “evet” yönünde propagandaya en vahşi şekillerde kısıtlamalar getiriliyor. Değişiklik lehine düzenlenen toplantılar için tahsis edilen salon izinleri son anda iptal ettiriliyor. Alternatif yerlerde yapılmak istenen toplantılar açıkça engelleniyor.

Bütün bunlar yapılırken sergilenen görüntüler Avrupa’yı, şimdiye kadar Türkiye’ye veya başka ülkelere demokrasi ve ifade özgürlüğü, toplantı ve gösteri özgürlüğü temelinde yönelttiği bütün eleştirileri fazlasıyla hak eden ama aynı zamanda tutarsız ve samimiyetsiz bir konuma düşürüyor.

Bu etapta ister istemez sorgulama konusu haline gelen ilk şey “Avrupa değerleri” denilen şey oluyor. Avrupa değerleri, yani Avrupa’nın demokrasi, çokkültürlülük, özgürlük, ifade özgürlüğü, insan hakları, diyerek bütün dünyaya kendi mülkü gibi tanıttığı değerler. Avrupa’nın şu anda bütün bu değerleri acıktığında hemen yediği putlar gibi gördüğü gün gibi ortada. Ama bu değerlerin aslında ne kadar Avrupalı olduğu da doğrusu tekrar sorgulanıyor.

Avrupa’nın tarihindeki sömürgecilik dünyanın bütün maddi değerlerine zorla el koymayı da bir karakter haline getirmiştir. Avrupa sömürgeciliğinin tarihi aynı zamanda Avrupa dışı ülkelerde uygulamış olduğu katliamların, insanlık-dışı uygulamaların, soykırımların da tarihi olmuştur. Avrupa değerlerinin oluşumunda bu tarihin de belirleyici olduğu çok açıktır.

Avrupa bütün dünyanın tarihini yok sayıp kendi tarihini dünya tarihi olarak sunmayı başarmıştır. Avrupa-merkezci bir bakış açısını bütün dünyaya benimsetip kendi felsefe tarihini bütün dünyanın felsefe tarihi olarak sunmuş, böylece Avrupa-dışı insanlara kendileri hakkında bir “hiçlik” duygusunu yine zorla yaşatmıştır. Sanki tarih boyunca başka hiçbir yerde felsefe, düşünce, bilgelik, hikmet adına hiçbir şey yaşanmamış gibi.

Avrupa insan hakları ve çokkültürlülük noktasına ancak AB sürecinde ulaşabilmiştir ama onu da bir değer olarak sanki kendisi keşfetmiş gibi bütün dünyaya bunu bir “Avrupa değeri” gibi pişkince satmıştır. Oysa Avrupa daha yetmiş yıl önce II. Dünya Savaşı’nda, yüz yıl önce I. Dünya savaşında farklı ırk ve dinlerin birbirlerine tahammülsüzlüğüyle toplamda 50 milyon insanın birbirini öldürdüğü bir vahşi tarihin ve coğrafyanın adıdır.

II. Dünya Savaşı’ndan sonra giriştiği AB Projesi, aslında bu acı tecrübelerin Avrupa4ya öğrettiklerinin toplamıdır. Bu acı tecrübeler ona çokkültürlülük değerini öğretmiş, devletin düzenleyici ilkesi olarak laiklik çözümüne ulaştırmış, insan hakları ve demokrasi noktasına getirmiştir. Ancak bir şeyi de kendisine unutturmuştur. Bütün bu değerlerin veya çözümlerin başka milletlerde özellikle İslam dünyasında asırlardır var olduğunu.

Avrupa kendi ortaçağında bir mezhebin bir mezhebe tahammül edemeyip soykırıma tabi tuttuğu, cadı avlarının, engizisyonların, kitlesel sürgünlerin yaşatıldığı karanlığı yaşarken İslam dünyası 72 milleti bir arada barış ve huzur içinde bir arada bir ahenk içinde yaşatan altın formülü bulmuş, uyguluyordu.

Avrupa bunu unutmuş muydu yoksa bilerek bugün yeni mecbur kalmış olduğu bir değeri kendi bulmuş gibi zimmetine mi geçirmiş oluyordu? Bu sorunun cevabı Avrupa-merkezci kibir çağının mağdurları olarak bize zor olmasa gerek.

Avrupa’nın yaşadığı bu acı tecrübeler onun bir değer olarak çokkültürlülüğü keşfetmesini sağladı, ama onu da başarılı bir biçimde uyguladığını, onun hakkını tam olarak verdiğini söylemek mümkün değil. Çokkültürlülük bir değer olarak gerçekten farklı olan bir kültürle karşılaştığında test edilmiş olur. Avrupa çokkültürlülüğünün asıl imtihanı İslam’la olacaktı. Nitekim bu imtihan vaki oldu ve Avrupa bu imtihanda şu anda sapır sapır dökülüyor.

Oysa AB projesiyle insanlığa ait değerleri, kendine mal-mülk ederek de olsa, benimsemiş olan Avrupa için İslam bir imtihan olduğu kadar bir fırsattır da. İslam, Avrupa’nın AB projesiyle bulmuş olduğu değerleri gerçekten uygulayıp kendisini geliştirmesine fırsat sağlayan bir felsefi, insani ve kültürel bir imkandır.

Bugün Avrupa içinde Türklere ve Müslümanlara karşı yükselen ırkçı, aşırı sağın sadece Türkiye’ye karşı değil, aynı zamanda AB projesine de kökten karşı olduğunu gözden kaçırmayalım.

Avrupa Türklere ve Müslümanlara uzaklaşarak AB projesine de uzaklaşmaktadır. Bunun sebepleri elbette uzun analizler gerektirse de anlaşılması zor değil.

PAYLAŞIN:
1966 Siirt doğumlu olan Prof. Aktay, ODTÜ Sosyoloji Bölümü’nde 1990’da lisans; 1993’te yüksek lisans; 1997’de de doktorasını bitirdi. 1999 yılında Uygulamalı Sosyoloji Anabilim dalında doçent, 2005 yılında da Kurumlar sosyolojisi Anabilim dalında profesör oldu. 1992 Eylül’ünde araştırma görevlisi olarak girdiği Selçuk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde 2012 Eylül’üne kadar öğretim üyesi olarak çalıştı. Eylül 2012 tarihinde Yıldırım Beyazıt Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Sosyoloji Bölümü’nde çalışmaya başladı. 2001 ve 2004 yıllarında ABD’nin değişik üniversitelerinde araştırtmalar yapıp ders veren Aktay, 1991 yılında bir grup arkadaşıyla birlikte çıkarmaya başladığı Tezkire dergisinin ve 2002 yılında yayımlanmaya başlanan Sivil Toplum dergisinin editörlüğünü yaptı. 2008 Şubat – 2011 Şubat yılları arasında Mehtap TV’de Ferhat Kentel ile birlikte Tersi ve Yüzü Programını yaptı. 2011 yılında TV Net’de başladığı Bakışaçısı programını hazırlamaya devam ediyor. Aynı zamanda TRT Arapça’da da Beyne’turas ve’l Hadasa programını da sundu. Yurt içi ve yurt dışında birçok dergide makaleleri yayınlanan ve birçok araştırma projesinde yer alan Aktay halen Yeni Şafak Gazetesinde de köşe yazısı yazmakta, aynı zamanda AK Parti İnsan Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı görevini yürütmektedir.