Avrupa’nın İntiharı

Prof. Dr. ÇAĞRI ERHAN
Kemerburgaz Üniversitesi Rektörü

Bundan 21 yıl önce Ankara Üniversitesi’nde Siyasi Tarih Kürsüsünde asistanken, Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi’nde “Avrupa’nın İntiharı ve İkinci Dünya Savaşı Sonrasında Temel Sorunlar” başlıklı bir makalem neşredilmişti. Makalede İkinci Dünya Savaşı’nın göz göre göre geldiğini, Birinci Dünya Savaşı’nın ortaya çıkardığı derin ekonomik ve sosyal sorunları ve bunların siyasal alana yansımalarını iyi okuyamayan Avrupalı devlet adamlarının attıkları yanlış adımlarla faşizmin ve Nazizmin yükselişine çanak tuttuklarını savunmuştum. Tarihteki en büyük can kaybının yaşandığı savaşa Avrupa’nın kendi kendini soktuğunu, bir nevi intihar ettiğini yazmıştım. Bugün de aynı görüşteyim.

Avrupa Birliği’ni bir başarı hikâyesi olarak takdim edenler sürekli olarak iki konuya vurgu yaparlar. Birincisi, zikrettiğim makalemde bahsettiğim şartlardan ders çıkaran Avrupalıların, bir daha böyle büyük savaşlar yaşanmasının önüne geçmek için kendi aralarındaki rekabet alanlarını, iş birliği fırsatlarına çevirecek adımlar attıkları, böylece Batı Avrupa’da 1945’ten bu yana yeni bir savaş yaşanmadığı hususudur.

Vurguladıkları ikinci konu ise, daha önce olup bitenlerin verdiği dersle Avrupa kurumlarının, kıtadaki ötekileştirici, yabancılaştırıcı her türlü ideolojiden ve politikadan arınmış olarak, çeşitliliği, diyaloğu, uzlaşma kültürünü ön plana çıkartmayı ana amaç edindikleridir. Bunu dile getirenlere göre, Avrupa Birliği’nin en önemli başarısı, “farklılıklar içinde bir birlik” meydana getirebilmesidir.

Batı Avrupa devletleri arasında İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra savaş yaşanmamış olduğu doğrudur. Dolayısıyla Batı Avrupa devletlerinin öncülüğüyle oluşan mekanizmaların kendileri için iyi işlediğinin kabul etmek gerekir. Ama söz konusu mekanizmalar Avrupa’nın başka bölgeleri için aynı şekilde çalışmamıştır.

Diğer yandan, bir başarı olarak takdim edilen “farklılıklar için birlik” bilhassa 21. Yüzyılın başından itibaren anlamını adım adım kaybetmeye başlamıştır. Avrupa Birliği ülkelerindeki birçok merkez sağ ve merkez sol siyasetçi, ekonomik şartlar ve sosyal dönüşüm sebebiyle yükselişe geçen ırkçı ve yabancı düşmanı siyasal akımlara destek olanları kendi saflarına çekebilmek için son 15 yılda yavaş yavaş yabancı düşmanı söylemleri içselleştirmişlerdir.

İkinci Dünya Savaşı’ndan 1990’ların sonuna kadar herhangi bir ana akım siyasi parti liderinin ağzına almaya cesaret edemeyeceği, ötekileştirici söylem, bugün başta Almanya, Avusturya ve Hollanda olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde siyaset yapanların standart jargonu hâline gelmiştir.

Görünürde, aşırı sağ partilerin tabanından oy alabilmek ve böylece Avrupa’yı ırkçılara teslim etmemek gibi salt siyasal bir amaca matuf olduğu sanılsa da, esasen bu eğilim, Avrupa siyasetinin doğasını değiştirmiş, belki açıktan ırkçılık yapanlar iktidara gelmemiş ama onların politikaları iktidar partilerinin seçim beyannamelerinde yer bulabilmiştir.

Tabiatıyla, Avrupa’da siyasetçilerin söylem, tutum ve davranışları, bürokrasi de dahil olmak üzere toplumun tüm katmanlarına az veya çok miktarda sirayet etmeye başlamıştır.

Siyasi partilerin “kim daha çok Müslüman ve Türk düşmanı olacak” yarışına girdikleri bir ortamda, Avrupa Birliği Adalet Divanı’nın, özel sektörde “dinî sembollerin” kişilerin işe alınmaması için meşru bir gerekçe oluşturabileceği şeklinde karar vermesi sürpriz olarak yorumlanamaz. Karardaki dinî sembol herhâlde Yahudilerin başlarına taktığı kippa değildir. Sihlerin sarığı olabilir mi? Hiç zannetmiyorum!..

Apaçık görülüyor ki, AB Adalet Divanı, başörtüsü takan kadınların işe alınmamasının hukuki zeminini oluşturmak üzere bu kararı almıştır. Hollandalı faşistlerin “Müslümanlar ülkemizi terk etsin”, Avusturyalı faşistlerin “Avusturyalılar sakın Türkiye’ye gitmesin”, Fransız faşistlerin “Kasaplarda helal et satılmasın”, Alman faşistlerin “sünnet yasaklansın” yaygaraları kopardıkları, İsviçreli faşistlerin festival yürüyüşü kisvesi altında nefret suçunun her unsurunu bihakkın işledikleri bir ortamda, Lüksemburg Divanı Avrupa’nın hoşgörü kültürünün sadece sözden ibaret olduğunu tescil etmiştir.

Neden böyle yaptıkları ayrı ve derin bir mevzu. Ama Müslümanlara ve Türklere karşı bu yaklaşımın Avrupa’nın kendi kendisini imha etmesine götürecek bir yola asfalt döşediği çok net. Avrupa bir kez daha intiharın eşiğinde.

PAYLAŞIN:
Şu anda Kemerburgaz Üniversitesi Rektörü olan Çağrı Erhan, 1993’te Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. Aynı üniversitede, 1996’da uluslararası ilişkiler yüksek lisansını, “Türk-Amerikan İlişkilerinde Afyon Sorunu” başlıklı tezi savunarak tamamladı. 2000 yılında da, “Osmanlı-Amerikan Siyasi İlişkileri” başlıklı teziyle, Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümünde doktor unvanını aldı. 2003’te siyasi tarih doçenti oldu. 2009 yılnda profesör oldu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler ve Hukuk Fakülteleri ile TOBB ETÜ’de, “Osmanlı Diplomasi Tarihi”, “Türk-Amerikan İlişkileri”, “Siyasi Tarih”, “Uygarlık Tarihi”, “NATO” ve “Amerikan Diplomasi Tarihi” derslerini vermektedir. 2002′den itibaren, Stratejik Araştırma ve Etüd Merkezi (SAREM) Yürütme Kurulu, Stratejik Araştırmalar Merkezi (SAM) Yayın Kurulu, Türk Askeri Tarih Komisyonu Yürütme Kurulu, Tarih Yazıcılığı’nın Avrupa Boyutu Projesi Ulusal Komitesi, Avrupa Konseyi Tarih Eğitimi Projesi Yönetim Kurulu, Uluslararası Siyasi ve Ekonomik İlişkiler Merkezi Merkez Kurulu üyeliklerinde bulunan Çağrı Erhan, Uluslararası İlişkiler Dergisi ve Ankara Avrupa Çalışmaları dergilerinin kurucu editörlerindendir. Çağrı Erhan, Ekim 2000-Kasım 2003 arasında Ankara Üniversitesi Avrupa Toplulukları Araştırma ve Uygulama Merkezi müdür yardımcılığı görevini yapmıştır. Aralık 2005′te aynı merkeze müdür olarak atanmıştır. Şubat-Kasım 2008′de Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkan Yardımcılığı görevini yürütmüştür. Ocak 2009′da profesör olmuştur. Halen Mülkiye’de Ortadoğu, Osmanlı Diplomasi Tarihi, ABD Dış Politikası, NATO ve TOBB ETÜ’de Siyasi Tarih dersleri vermektedir.