Son Akın Son Durak Viyana

ALTAN ARASLI

Bugün 14 Temmuz. Vakit akşamın dokuzu. Viyana’da Burg Tiyatro’nun önlerindeyim. Aklım hep 316 yıl öncesinde. Çünkü, Türk topları bugün bu vakitler, benim şimdi bulunduğum yerde Türk’e set olmuş Aslanlı Kapı’yı dövmeye başlamıştı.

O akşamın musikisi, top, silâh, vınlayan ok, uçuşan mızrak, savrulan gürz, atılan nara ve yeri göğü sarsan kösün, davulun, zurnanın, zilin nakkarenin musikisiydi. Kale içindekilerin musikisi ise, ilahiler, âyinler ve ruhu kasvete boğan ahlardı.

Ben, 1354’te Süleyman Paşa ile Çimpe Kalesi’nin fethine katılmadım ki,

“Keramet gösterip halka, suya seccade salmışın,
Yakasın Rumeli’nin desti takva ile almışsın.”

beytinin manası neye vardı bileydim.

Ortalık sessiz ve ben bir bankın üzerinde oturuyorum yapayalnız. Zihnim günümüzden çok gerilerde, bu diyarlardan çok çok uzaklarda… Sâdece sâdece tâ Viyana’lara kadar nasıl gelindiğini düşünüyorum. Bir akıncı gibi asır Edirne’den Viyana’ya ilerliyorum.

Rumeli’de o ilk fethin gücüyle yol alıyorum Edirne’den ta oturduğum yere kadar. İçimi, o ilk atılışın heyecanı, o ilk hamlenin ihtirası, o ilk fethin sevinci kasıp kavuruyor. Beynimde dönen, dudaklarımdan sessizce dökülen o günlerin türküleri:

“Tuna’yı geçtik Sava’yı aştık,
Uçsuz bucaksız yerler dolaştık,
Kızılelma’ya vardık ulaştık.
Biz akıncıyız, akar gideriz,
Yeri göğü hep yıkar gideriz..”

Yeniçeriler: “Kızılelma’yı yedik, gideriz gayri!” diyorlar; bir saltanatı daha devirmeye, bir imparatorluğu daha çiğnemeye.

Yol alıyorum Viyana’ya doğru. Tuna’nın bağrına sinen Türk’ün cenk şarkılarını dinlemeye, yol alıyorum Viyana’ya doğru, Türkün akıncı rûhunun şahlanışını duymaya, yol alıyorum Viyana’ya doğru, tarihimi tarih yapan, dağa taşa işlenmiş destanlarımı tekrar tekrar dinlemeye…

Sizler, Rumeli’nin dağları, ovaları, ırmakları! Duyun, duyun beni! Göğsüme sığmayan yüreğime verin kulak, Nemli gözlerimin içindeki sönmez parıltıları hissedin, hissedin! Sizler, ey tabiatı donatan yeşilliklerden yana ne varsa; gübreniz de, suyunuz da ecdadımın kanı değil miydi, söyleyin! Bu kadar vefasız olamazsınız, şu ıssız yollarda beni hatıralarımla baş başa bırakamazsınız!

Rumeli’nin dağları, viran dağları. “Alişimin kaşlarını”, “Bilâl Oğlanı” ne çabuk, ne çabuk unuttunuz öyle. Bağrınız yalçın kaya da olsa gene gene unutamazsınız Türkoğlunu.

Edirne’den Viyana’ya yol biter mi? Benden kalan bir ince minare, bir sebil, bir kubbe arıyor gözlerim. Hani nerdeler, yeldirmeli bacılarım, hani feraceli analarım, hani cepkenli karındaşlarım?

Tuna, her şeyi duymuş, görmüş, olgun, vakur nehir. Neden bazen öyle sus pussun da, bazen de huysuz mu huysuz, hırçın mı hırçınsın? Öyle ya, maziyi anmadan yaşanır mı?

“Alaman dağıdır Tuna’nın başı,
Eksik olmaz serhatlerin savaşı.
Kan ile yuğrulmuş toprak taşı,
Serhadleri çalkar seli Tuna’nın…”

Karapatları, Rodop dağlarını aşarken kulağıma içli bir türkü çalınıyor:

“Rumeli’nin dağları var,
Ne güzel şimdi ağlar
Ağlama garip vatan,
Biz geliriz gene inan.”

Zihnimden söküp atmak, ezik yüreklerin ezik duyguların ifadelerini kovmak istiyorum. Bak diyorum kendi kendime: Tuna karanlık pırıltılarda titreyen bir siyah elmas yol olmuş, üstünde, bir altın kürekli sala binerek tarihim yola koyulmuş…

Niğbolu Kalesi’nden kala kala bir kapısı kalmış.

İşte kır bir atın üstünde kaleye yanaşıyor Yıldırım Bayezid. Bağırıyor burçlara doğru:

– “Bre Doğan, bre Doğan!”
– “Kimdir O?”
– “Ben, Sultan Bayezid…”

Kime ne anlatayım, kime açayım dünyamı. Yüreğimin sesine gene yüreğim karşılık verdikten sonra, duramıyorum daha fazla oralarda.

Tuna ve serhat boyları. Onlardan biri de “Vidin”im. Parke taşlı kaldırımlarında ilerliyorum pazara doğru. “İstanbul Kapısı”, “Topkapı”, “Kale Meydanı” yazılı benden kalan adları taşıyan levhaları, geride bırakıyorum. Şu yaşmaklı hanım benden. Ya şu beyaz tülbentli kız…

Burg Tiyatro’nun hemen önünde bir bankta oturuyorum. Ortalık sessiz ve ben yapayalnız. Zihnim bu şehirden çok çok uzakta, günümüzden çok gerilerde…

Çoğu akşamlar hem yürümüş, hem düşünmüşümdür, şimdi bize her şeyiyle yabancı olan bu Avrupa şehrinin sokaklarında, eski mahallelerinde. Üzerlerinde ortaçağın izlerini taşıyan köhne evlerin küçücük pencerelerinden dışarı taşacak seslere kulak kabartmışımdır. Süslemeli, bezek bezek örülmüş balkonlara, pancurlu pencerelere, üzerleri renk renk heykelciklerle donanmış çeşmelere baktıkça zihnimden Osmanlı asırları akmış, gözlerimin önünden Osmanlı Avrupası geçmiştir…

Düşünüyorum, bir zamanların Tuna boylarındaki Estergon, Ciğerdelen, Kızılhisar kalelerini. Türk’ün Budin’ini, Manastır’ını, Üsküb’ünü, Vidin’ini. Duyuyorum, bir zamanların Estergon’da Kızılelma Camiinde, Üsküb’de İshak Bey, Budin’de Fethiye, Silistre’de Bayraklı, Dobruca’da Gazi Ali Paşa Camiinde okunan ezanları… Düşünüyorum, cumbalı, çatal kapılı, ahşap Türk evlerinde bir sini etrafında oruçların açıldığını, cezvelerin mangallara sürüldüğünü.

Geçiyorum durmaksızın Küçük Kaynakca’daki Sohbetbaşı Çeşmesi’nden…

Yürü yolcu diyorum kendi kendime. Geçiyorum, Lala Şahin Paşa’nın fethettiği Eski Zağra’dan. Sultan Sarı Saltuk’un yattığı Babadağ’dan. Bir zamanlar nüfusunun yüzde doksan üçü Türk olan Dobruca’dan.

Belgrad Kalesi’nden içeri tahta köprüden geçerek süzülüyorum. Güneşte ne yakıyor ya! Tuna durgun mu durgun. Orada, ilerlerde dev gövdeli çınarlar arasında nasıl da sarmaş dolay oluyor Sava ile. Kendimi ne de rahat hissediyorum burada. İçimi ısıtan, bana çok çok yakın bir şey var çevremde ama ne… İşte işte gözüme çarptı; az ötemde bir çardağın gölgesinde dinlenen sevimli bir türbecik gözlerimin içine nasıl da tatlı tatlı bakıyor. “Bu kadar uzakta durmak olur mu hiç a kardeşcağımız!” diyor gibi sanki. Daha durur muyum, ağır ağır yanaşıyorum yanına.

İçerde yatan Mora Fatihi Mehmet Ali Paşa Türbenin küçücük demirden penceresine sokulayım da bir Fâtiha okuyayım bari diyorum. Diyorum ya, yanaşamıyorum ki. Altın sarsı saçlı, bal gözlü, cana can katan bakışlı Sırp kızlarını adakları bitmiyor ki! Açın bana bir yer, yolcuyum hatır sorup gideceğim diyorum sonunda gülümseyerek. İçinde yaşattıklarıyla baş başa olan eski komşu çocukları silkeleniyorlar birden. Buyur ediyorlar.

Ah, ah! Savaş yurdum, Belgrad’ım. Tam 346 yıl biz bize, diz dize değil miydik seninle. Kanunî otağını eteklerinde, Zemun ovasında kurmamış mıydı? 1521’in 29 Ağustosunda Cumaya rastlayan bir gün benimsin diye başımı bağrına yaslamamış mıydım? Kırk mahallenin otuzunda Türk oturmuyor muydu? Sana ki Türk Oğlu derdi:

“Belgrad kalesi, Zemun ovası,
Atlısı geçemez, değil yayası,
Burçlarında vardır kartal yuvası…”

Terâziye meydanında bakınıyordum etrafıma. Türk usûlü kahveler dizi dizi. Hasır taburelerde oturmuş tavla atanlar da kim? Gözlerimin önüne aşina yüzer geliyor. Biriken yaşlar zorluyor göz kapaklarımı. Ellerde gezen bakır cezveler de, sapsız fincanlar da benden kalma.

Karşımdaki gül bahçeleri sanki alev alev tutuşmuş gibi, tabiata hâkim renk şimdi sadece al. Yedi veren güllerin rengi vurmuş dağlara, vurmuş ufuklara. Dilimin ucuna geliyor, Yahya Kemâl’in mısraları:

“Gökte top sesleri, bir bir nerelerden geliyor?
Mutlaka her biri bir başka zaferden geliyor:
Kosova’dan…”

Sahi Kosova görünüyor.

Varayım Sultan Murat’ın huzuruna. Emektar Türbedar Haşim Ağa geziniyor söğütler altında. Otları hışırdata hışırdata yanaşan beni hemen çıkarıyor.

-“Sen Hoş gelmişen beğim.”

Bağdaş kurup oturuyoruz karşılıklı. Bakışı, bir çocuk vicdanı kadar temiz, gülümseyici bir başka candan. Bakıyor, bakıyor yüzüme sonra:

-“Süle, sen buracıkları neye büyle sevirsen?”

Ne diyeyim, ne söyleyim, bu katıksız Türk ruhu taşıyan, bu Türk gibi yaşayan, duyan ihtiyarcığa. Bu ellerdeki hatıram sığar mı, sığar mı saatlere? O bir Kosova’yı bilir. Bir Kosova’nın Türk için taşıdığı önemi kavrar. Dünyası Kosova’dır onun. Öte dünyasını da burada kurmuş o.

Dirseğimi dizime yaslayıp elimi yanağıma götürürken anlat anlat bir kere daha anlat hele Kosova’yı diyorum. Başlıyor, birazdan söylemiş gibi aklımdaki sözlerini tekrar etmeye:

“Tee bizimkiler burada toplanmış. Sırp gavuru da şur’da. Sipahilerin önü sıra geçmişler Sultan Murad ilem Bâyezid Han. Amanın, İslâm ordusu ‘Allah Allah!…’ deyip hücuma geçince kodunsa bulasın gavuru yerin de. Efendiciğime..”

İzin istiyorum istemeyerek. Ecdadımın başka bir otağında konaklayıp Or’dan da bir şeycikler derlemek için.

Olanca, sür’atle giriyorum Mohaç’a. Ben de ufkunda görünmek hevesiyle. O zafer Türk kılıcıyla tarihin göğsüne burada işlendi. Şu ova Mohaç günü, tarihten bir yaprak olarak Türk’ün ayağı altında uzanıyordu. Bu ova üzerinde bulunan bir Türk, en haklı bir gururla Mohaç’ı nasıl hatırlamaz?

Gravürlerle, rahlelerle, sedef kakmalı iskemlelerle donanmış Türk Kahvesi’nde yorgunluk çıkarıyorum…

Gün batmak üzere. Mehter gürlüyor, her çadırdan bir kahkaha demeti taşıyor, ordu ozanları, köçürleriyle, kopuzlarıyla o gün yazdıkları zafer destanlarını terennüm ediyorlar…

Bu kere önüme nazlı Budin çıkıyor. Yürüyorum doğru Kızılelma Sarayına. Çünkü biliyorum. Kanunî Sultan Süleyman’ın şehri fethettiği zaman bu sarayın duvarına bizzat kendi eliyle:

“Gaziler meskenidir, bunda beyim gayrolmaz,
Bunda zulmedenin akibeti hayrolmaz.”

beytini yazdığını.

Gül Baba Türbesi de orada. Tuna’nın erguvana bürünmüş ufukları altında dünyada mevcut bütün çekiciliği, büyüleyici havayı sinesinde toplamış Türk’ün Budin’inden kalma Gül Baba Türbesi. Vitrinlere bakıyorum da en nefis tatlılar onun adını almış. Duyuyorum da adına operetler bestelenmiş. Türk adını âbideleştirmiş. Türbesi, bütün Macar kızlarının adak otağı olmuş. Nur içinde yatası Gül Baba!

Tuna üzerinde sürdürüyorum yolumu. Sen diyorum Tuna, söyle nasıl nasıl unutursun Türk’ü. Sen ki: bir değil, on değil, yüz değil yüzlerce yüzlerce yıl Allah adına gaza veren ordularıma geçit olsun, sen ki; şefkâtli eteklerin de ordumu misafir ettin, sen ki; sıcacık koynunda yüzbinlerime Avrupa’daki son durak yeri oldun. Dağlar ağaçla dolu, ovalar yeşil, bu yolda konuşmak istiyor dil… Yelesi kabarmış atlarla değil, yabancı bir vapurla geçiyorum Tuna’dan…

Ne yana baksam ecdad yadigârı. Estergon işte orada. İşte Or’da Mahkeme Câmii. Hâlâ yerli yerinde duruyor benden mısralar:

“Adı belli şehitler var yanında,
Kimi sağında, kimi solunda.
Salâ verildi, namaz başlanıldı,
Muhammed Mustafa’ya vakfolundu.
Bu câmi oldu şehitler makamı,
Hüdâ makbul ede ânı yapanı.”

İşte az ötemde Mimar Sinan’ın Kızılelma Câmii…

Nerede, nerede o Macar ovalarını titreten köslerin sesi. Nerede, nerede “Estergonlu belasına uğraşasın” sözünü darbımesel hâline getirten yiğitler:

“Kırım’dan gelurum adım Sinandır,
Kılıcımın suyu kandır, dumandır,
Haber gelmiş Macar Tuna’ya inmiş,
Haddin bildirmeye ahdım yamandır.”

Gene mehter vuruyor, tazeleniyor gene eski ihtirasım: Dalkılıç oluruz, düşman üstüne dalarız, kralın tahtını başına geçirir, Kızılelma’ya kadar gideriz.

Yürüyorum Viyana’ya, o, 1683 baharında Kara Mustafa Paşa’nın rüyasıyla…