Kafkaslar’da Göç, Sürgün ve Soykırım

HASAN İZZET ALTINANIT

Rus tarih yazarı Sulujiyef: “Dağlılar teslim olmuyor diye biz başladığımız işten cayacak değildik. Silahlarını almak için dağlıların yarısını kırmak gerekiyordu. Katliama giriştiğimizde kadın ve çocukların birçoğu ormana sığınıyordu. Bunların çoğu birliklerimiz tarafından bulunuyor, genellikle de öldürülüyorlardı.” gene diğer bir tarih yazarı Zaharyan da: “…Biz onları hür çayırlarından çıkardık, avullarını yaktık. Birçok kabileleri tümüyle yok ettik” demektir.

Bir başka Rus kaynağı “…teslim olmayan, son kurşununa kadar direnen, askerlerimizi uğraştıran ve zayiat verdiren eşkıya gerçekten cesur savaşçılardan meydanayordu. Koskoca orduya karşı, yemek ve cephanesiz, uzun süre dayanmaları mümkün değildi, ama gene de teslim olmuyorlardı.” Rus tarihçilerinin bile kabul ettiği bu acımasız olaylar zinciri, soykırımın yapıldığının örneklerinden yalnızca birkaçıdır.

Sürgün düşüncesinin, 1857’den beri gündemde olduğu gerçektir. Kafkasya Ordusu Genel Kurmay Başkanı General Milyutin hazırladığı raporda “Çerkezlerin yerlerinden edilerek, onları Don bölgesinde oturmaya zorlamak ve boşaltılan bölgeye de Kozak ve Rus halkının iskânı ile Kafkasya Rusyalaşacaktır.” demektedir.

1859 yılında Şeyh Şamil’in esir düşmesi ile bütün Rus kuvvetleri Kafkasya batısına yönlendirildi. Bu büyük kuvvet karşısında; Şubat ayında Kızılbekler, Başılbeyler, Besleneyler, Haziran ayında Bjeduğlar, Ağustos ayında Temirgueyler ve Kuban Irmağı ötesi Kabardeyler’i, Kasımda Abzekhler, 1860/1863 yıllarında Natukhaylar ve Şapıshlar teslim oldular. Ancak; Adıge, Ubukh ve Abhazların direnmesi devam ediyordu.

1860 yılında Rusya Başkumandanı Prens Baryantisnki “… Üstün kuvvetlerle yapılacak taaruz ile Çerkez’leri çekilmeye zorlayarak, ovalara veya Osmanlı topraklarına sürmek ve yerlerine Kozak ve Rusları yerleştirmek” düşüncesinde idi ve bunu bir rapor halinde hazırladı. Bu rapor Kafkasya Komisyonunda dikkate alındı, ancak bu yapılması planlanan ovalara göçün büyüklüğünün mali yönden vereceği sıkıntı ve Çerkez isyanına dönüşebileceği endişesi ile imkansız olduğu ifade edilerek raporda da belirtildiği gibi, Çerkezler’in Osmanlı topraklarına sürülmelerine karar verildi.

1861 yılında, yurtlarından ayrılmak istemeyen ve Rusya yönetimi altında yaşamayı kabul eden Abzekhler, bir anlaşma sağlayabilmek için liderleri vasıtasıyla, Kafkasya’da bulunan Çar II. Aleksandr’a başvurdular. Çar’ın “Size düşünmeniz için sadece bir ay tanıyorum. Bir ay sonra Kuban boyunda size gösterilen yerlere taşınmayı kabul edip etmediğinizi Kont Yevdokümov’a bildireceksiniz veya Osmanlı ülkesine göç edeceksiniz.” sert cevabı ile yapılan başvuru sonuçsuz kaldı ve sürgün bütün acımasızlığı ile uygulanmaya başladı.

Kafkasya’nın batısı yerleşimi ile ilgilenen Kont Yevdodokümov’un da inandığı tek şey, “yerleşimi kabul etmiş Çerkez halkı bile tehlikeydi ve bütün Çerkezlerin denizin karşı tarafına kovulmaları gerekmekteydi.”

Çerkezlerin Osmanlı topraklarına gönderilmeleri; 1861-1862 ve 1863-1864 yıllarında iki safhada gerçekleştirildi. 1861 yılında Besleneyler yurtlarını terk eden ilk topluluk oldu. Daha sonra Laba ötesi Kabardeyler, Temirguryler ve diğerleri büyük acılarla yurtlarından ayrılmak zorunda bırakıldı. Boyun eğmeyen ve savaşmaya devam edenler de 1863 – 1864 yıllarında aynı durumu yaşamaya başladı. Bunların çabalarını, Rus kaynakları şu sözerle takdir etmekteydiler: “Düşman kuvvetlerine de adil olarak hakkını vermeli, cesaretlerini kabul etmeliyiz. Onlar kendi hürriyetlerini korumak için savaşmaktadırlar.”

Karadeniz’in bütün kıyı şeridi sürgün edilenlerle dolmaya başladı. Batum, Poti, Sohum, Adler, Psow, Çandrıpş, Tuapse, Tsemez, Anapa, Taman ve Kerç limanları sürgünler için çıkış limanları idi.

Taşıma imkanlarının yetersiz olması birikmelere sebep oluyor, aylarca kıyılarda aç susuz bekleyenlere rastlanıyordu. Hastalık ve açlık başlamıştı. Açlıktan ölmüş annesinin, memesini emmeye çalışan çocuklara, açlıktan güçsüzleşen insanlara saldıran aç köpeklere sıkça rastlanmaya başlandı.

Tekne sahipleri, para hırsı ile teknelerine kapasitesinden fazla kişi almaktaydı 50-60 kişi kapasiteli yelkenlilere 300 kişi tıklım tıklım dolduruluyor ve üç beş gün veya bir hafta sürecek sefere çıkılıyordu. Bir Abhaz anne, ölen çocuğunun öldüğü belli olmasın diye devamlı ninni söyleyip, meme emzirir rolüne sığınıyor, kokudan fark edilince de, gemiciler tarafından kucaktan koparılıp denize atılan yavrusunun arkasından o da Karadeniz’in kara sularına atlıyor… Donarak ölen insanlar…

Ölenler gemiciler tarafından denize atılıyor ve yüzen cesetler arkadan gelen teknelerdeki Çerkezler tarafından görülüyordu. Buna; “göç” diyenler, “sürgün” diyenler aslında bir “soykırım” olan bu acı olayları görmek istemeyip, üç maymunu oynayan dünya ulusları ve Kafkasya’da zafer çığlıkları atmaya devam eder Ruslar.

Sürülenlerin Sayısı ve Gidilen Yerler

Sürgünle ilgili Kafkasya’dan göç ettirilenlerin sayısını gösteren, sürgün şartları sebebi ile güvenilir bir istatistik yoktur. Yapılan araştırmalarda bu rakam 500.000 ilâ 2.750.000 arasında değişmektedir. Osmanlı İmparatorluğu’nun kayıtlarına göre, sürgüne tabi olan ve gelebilen Kafkasyalı’nın 900.000 civarında olduğu tahmin edilirken, daha önceki ve daha sonraki tarihlerde gelen ve yollarda telef olan sürgünzedelerin de yaklaşık 1.500.000 kişi olduğu ifade edilmektedir. Ayrıca, 1878 yılı sonunda Abhazya’nın %70 halkı savaş sırasında Osmanlılara yardım etme bahanesiyle, Osmanlı topraklarına, bir kısmı da toprak mülkiyet hakları ellerinden alınarak Kuban Çukuru’na sürülmüşlerdir.

1864-1878 yılları arasında Kafkasya’dan Rumeli’ye göç ettirilen Kafkasyalı sayısı 600.000’dir. bunların en az 200.000’i göç sırasında soğuk, hastalık, açlık sebebiyle hayatlarını kaybetmişlerdir. Gelebilen 400.000 civarındaki Kafkasyalı; Bulgaristan, Dobruca, Sırbistan, Arnavutluk gibi Rumeli topraklarına yerleştirildiler. Bunun dışında; Anadolu, Suriye, Irak, Ürdün’e yerleşimler yapıldı.

Rusya, sınırlarına yakın veya ileride kendi etki alanına girebilecek yerlerde, Kafkaslı yerleşimine karşı çıktı. 1878 Berlin Antlaşması, Rumeliye iskân edilen Kafkasyalıların yaklaşık 175.000’ini ikinci göçe zorladı gemilerle; Suriye, Ürdün, Trablus’a gönderilenlerden ayrı olarak, Anadolu’da; Samsun, Sivas, Ankara, Adapazarı, Düzce, Bandırma, İzmir, Manisa, Aydın, Mersin, Adana, Antalya’ya yerleştirildiler.

Olayın aniden patlaması Osmanlı İmparatorluğu’nu da hazırlıksız yakalamıştı.

Samsun’a görevli gönderilen Sağlık Müfettişi Baruzzi’nin 20 Mayıs 1864 tarihindeki raporu, bu durumu teyit etmektedir: “…talihsiz göçmenlerin içine bulundukları durumu tarif etmeye kelimeler yeterli değil… Kapı eşiklerinde, dükkân önlerinde, yolların, meydanların orta yerlerinde, bahçelerde, ağaç diplerinde, her yerde hasta, ölmek üzere ve ölmüş insanlar dolu. Göçmenlerin bulunduğu her yer, her sokak köşesi, uğradıkları her bir nokta enfeksiyon yatağı haline gelmiştir. Karantina bürosuna birkaç adım ötesindeki ancak 30 kişi alabilecek bir depo binası, önceki güne kadar hepsi hasta veya ölmek üzere olan 207 kişiyi barındırıyordu… Oradan çürüme halinde birçok ceset çıkarttım. Bu olay göçmenlerin durumu hakkında bir nebze fikir verebilir…

Trabzon’da gördüklerim Samsun şehrinin sergilediği ürkütücü manzara ile kıyas kabul etmez… Kamplarda 40.000 ile 50.000 kişi, kesin bir yoksulluk içinde, hastalıkların saldırısı altında, büyük kısmı ölüp gidecek, başlarının üzerinde bir çatıdan, ekmekten ve mezardan bile mahrum, buraya atılmış durumdalar… Ölüleri gömmek için düzenleme yok, at yok, araba yok, tekne yok, hiçbir şey yok… Burada 70-80 bin göçmen var. Birkaç güne kadar bu sayı ikiye katlanacaktır. Bu göçün bu şekilde kendi haline bırakılması gerçek bir felâket olacaktır…”

1871-1872 yıllarında Dağıstan ayaklanmaları Rusya tarafından bastırıldıktan sonra kitle halinde göçe zorlandılar. Dağıstanlılar, Çeçenler, Osetler kara yolu ile Kars ve Doğu Bayazıt’tan Osmanlı topraklarına giriyorlardı. Bu göçten ayrı; 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşından sonra Dağıstan ve Çeçenler Rusya içlerine, Batı Kafkasya halkından 150.000’e yakın kişi de Kuban Çukuru’na göç ettirildiler.

Rusya’nın, asırlarca Kafkasya’yı denetim altına alma düşüncesine en büyük katkı; İran’ın Transkafkasya üzerindeki emelleri, Osmanlı’nın Hazar kıyılarına ulaşmasını engelleyerek, Kafkaslar’daki manevra kabiliyetini sınırlamış olmasıdır. Osmanlı hazinesinin tükenmesine ve büyük insan kaybına en önemli faktörlerden biri olmuştur.

Ayrıca; Osmanlı Devleti bu savaşlar sonucunda, gerek mali gerek askeri bakımdan Rusya’ya karşı ciddi bir ordu gücü hazırlayamamış, bundan yararlanan Rusya, asıl Kafkasya’da Hıristiyanlığı yaymak gibi bir imkana sahip olmuştur. Birçok Kafkas yöneticisi ve muhalefette bulunan feodal beyler iktidara sahip olabilmek için Moskova’ya gidip vaftiz olmuşlar ve aldıkları destekle bölgeye Hıristiyan-Rus idarecisi olarak dönmüşlerdir.

Görüldüğü üzere, İran-Osmanlı çekişmesi; Kafkasya’nın bütününde ve Hazar kıyılarında, Rusya’nın gücünü ve ideolojisini tanıtmasına, Hıristiyanlığı yaymasına, Gürcü ve Ermeniler arasında taraf bulmasına, Kozakları bölgeye yerleştirmesine imkan sağlamıştır.

Bütün bu olanları ve çekilen acıları yaşamış olan, soykırıma uğramış Kafkas çocukları, Atalarının ruhlarının Kafkas Doruklarında hala dimdik durduklarını bilmektedirler.

Kaynak: Hasan İzzet Altınanıt – Özgürlüğün Görkemli Ülkesi Kafkasya