Katar Neyin Faturasını Ödüyor?

Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri öncülüğünde Katar’a karşı başlatılan ‘operasyonu’ son bir haftadır izliyoruz. Krizin ne yöne gideceğiyle ilgili başlıca dört tahmin var.

Birincisi, Katar’ın kendisine yönelik taleplere direnmesi sonucunda bir askerî harekâta maruz kalacağı şeklinde. Böyle bir ihtimal gerçekleşirse, Katar silahlı kuvvetlerinin bir günden fazla dayanma ihtimali yok. Saddam Hüseyin’in 1990’da Kuveyt’i 24 saatte işgal ediverdiği gibi, Suudi Arabistan da Katar’ı göz açıp kapayana kadar yutar. Neyse ki, şimdilik bu ihtimal uzak görünüyor.

İkincisi, Katar Emiri’nin kendi ülkesindeki Suudi yanlılarının baskısına dayanamayarak görevden çekilmesi ihtimali. Bu durumda yerine kimin geçeceğini bilmiyoruz. Ama yerine kim geçerse geçsin taleplere olumlu cevap verecek bir isim olacaktır. 2013’te de benzer bir kriz yaşanmış ve yönetime el koyduğu 1995’ten itibaren ülkeyi yöneten Hamad bin Halife Al Tani tahtı oğlu şimdiki emir Şeyh Temim bin Hamad Al Tani’ye devretmişti. Dolayısıyla Tani ailesinden bir ferdin tahtta kalmaya devam etmesine Riyad yönetimi yeşil ışık yakmayabilir. Emir Al Tani’nin ülkesinin dışındayken böyle bir oldu-bitti ile karşı karşıya kalmamak için ABD Başkanı Donald Trump’tan gelen Washington’a gelmesi yönündeki daveti geri çevirdiğini gördük.

Üçüncü ihtimal, Katar’ın taleplerin tamamını kabul etmesi. Açıkçası krizin ilk bir haftasındaki açıklamalarından Katar yönetiminin böyle bir tutum içine girmeyeceği görülüyor. Katar Müslüman Kardeşler’i terör örgütü olarak görmüyor. El Kaide ve DEAŞ’a destek verdiği iddialarını tamamen reddediyor. Yemen’de İran yanlılarının arkasında durduğu şeklindeki ithamları da kabul etmiyor. Kendisine karşı oluşturulan blokun ülkeden çıkarılmasını istediği kişi ve kurumların büyük bölümünün zaten Katar’da bulunmadığını belirtiyor. Yani Katar’ın toptan bir teslimiyet içine gireceğini gösteren bir gelişme yok.

Dördüncü ihtimal ise, daha önceki krizde de görüldüğü gibi Katar’ın bazı konularda geri adım atmaya hazır olduğunu dile getirmesi sonucunda tarafların pazarlık masasına oturmaları.

Ülkesine uygulanan ablukanın hafifletilmesi ya da dışarıdan/içeriden bir müdahaleyle koltuğunu kaybetmemesi için Emir Al Tani’nin pazarlık yapmaktan başka bir seçeneği bulunmuyor. Böyle bir pazarlık masası kurulursa, Katar’ın bundan sonra bölgede bağımsız bir dış politika izlemesini engelleyecek her türlü mekanizmanın oluşturulması kaçınılmaz.

Trump yönetiminin Suudi Arabistan’ı taleplerinden vazgeçmeye ikna etmesi dışında, Katar’ın ablukadan ve hatta müdahaleden kurtulmasının yolu yok. ABD ise ablukanın hafifletilmesini istemekle birlikte, tamamen kaldırılması yönünde herhangi bir açıklama yapmıyor. Kaldı ki, Katar krizini detaylarıyla analiz edenlerin ortak görüşlerinden biri, zaten Katar ‘operasyonu’na Trump’ın Suudi Arabistan ziyareti sırasında muvafakat verilmiş olduğu şeklinde.

Peki Katar neden böyle bir muameleye maruz kalıyor? Emir Al Tani neyin faturasını ödüyor? Kendisine karşı oluşturulan koalisyonun taraflarına bakarsak bu sorunun cevabı net şekilde ortaya çıkıyor. Bölgedeki yönetimlerin değil, daha fazla özgürlük isteyenlerin yanında durmasının faturası Katar’a bugün kesiliyor. Müslüman Kardeşler ve HAMAS’ın en önemli finansörlerinden olan Katar, Mısır’ın tek ve son demokratik yollardan seçilmiş cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin Sisi Paşa tarafından devrilmesi sürecinde Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri ile birlikte hareket etmemişti. ABD’nin terör örgütü saydığı HAMAS’ın Filistin halkının meşru temsilcilerinden biri olduğunu kabul eden Katar bu örgütün en önemli destekçilerinden biri olmayı sürdürmüştü. Körfez bölgesinde Suudi Arabistan ile İran arasında mezhep temelli bir çatışmanın yaşanmasının tüm bölge ülkeleri açısında tahripkâr sonuçları olabileceğini savunarak Riyad’la açıkça ters düşmüştü. Bugün maruz kaldığı muamelenin arkasında bunlar yatıyor.

Diğer yandan, Katar bölgede Suudi politikalarına ‘direnebilen’ tek Arap ülkesi. Katar’ın devre dışı kalmasıyla, küresel çıkar odaklarının yıllardır tezgâhladığı Büyük Körfez Savaşı’nın çıkmasının önündeki son engel de ortadan kalkmış olacak. (Türkiye)

PAYLAŞIN:
Şu anda Kemerburgaz Üniversitesi Rektörü olan Çağrı Erhan, 1993’te Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. Aynı üniversitede, 1996’da uluslararası ilişkiler yüksek lisansını, “Türk-Amerikan İlişkilerinde Afyon Sorunu” başlıklı tezi savunarak tamamladı. 2000 yılında da, “Osmanlı-Amerikan Siyasi İlişkileri” başlıklı teziyle, Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümünde doktor unvanını aldı. 2003’te siyasi tarih doçenti oldu. 2009 yılnda profesör oldu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler ve Hukuk Fakülteleri ile TOBB ETÜ’de, “Osmanlı Diplomasi Tarihi”, “Türk-Amerikan İlişkileri”, “Siyasi Tarih”, “Uygarlık Tarihi”, “NATO” ve “Amerikan Diplomasi Tarihi” derslerini vermektedir. 2002′den itibaren, Stratejik Araştırma ve Etüd Merkezi (SAREM) Yürütme Kurulu, Stratejik Araştırmalar Merkezi (SAM) Yayın Kurulu, Türk Askeri Tarih Komisyonu Yürütme Kurulu, Tarih Yazıcılığı’nın Avrupa Boyutu Projesi Ulusal Komitesi, Avrupa Konseyi Tarih Eğitimi Projesi Yönetim Kurulu, Uluslararası Siyasi ve Ekonomik İlişkiler Merkezi Merkez Kurulu üyeliklerinde bulunan Çağrı Erhan, Uluslararası İlişkiler Dergisi ve Ankara Avrupa Çalışmaları dergilerinin kurucu editörlerindendir. Çağrı Erhan, Ekim 2000-Kasım 2003 arasında Ankara Üniversitesi Avrupa Toplulukları Araştırma ve Uygulama Merkezi müdür yardımcılığı görevini yapmıştır. Aralık 2005′te aynı merkeze müdür olarak atanmıştır. Şubat-Kasım 2008′de Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkan Yardımcılığı görevini yürütmüştür. Ocak 2009′da profesör olmuştur. Halen Mülkiye’de Ortadoğu, Osmanlı Diplomasi Tarihi, ABD Dış Politikası, NATO ve TOBB ETÜ’de Siyasi Tarih dersleri vermektedir.