Soğuk Savaştan Sıcak Çatışmaya: Suudi Arabistan-İran

Prof. Dr. CENGİZ TOMAR

Tarihi, dini, siyasi ve etnik kökenlere sahip olan Suudi Arabistan-İran rekabeti, son yıllarda Ortadoğu’nun en başat problemlerinden biri olarak kaynamaya devam ediyor. Son olarak Katar ile diğer Körfez ülkeleri arasındaki kriz ve Tahran’da yapılan iki terörist saldırı, Suudi Arabistan ile İran arasındaki rekabeti ve bundan kaynaklanan gerilimi tekrar gündeme getirdi. Bu gerilimi, Suudi Arabistan’ın henüz teşekkül etmediği ve İran’ın henüz Şii olmadığı İslam tarihinin ilk dönemlerine kadar uzanan Şii-Sünni mücadelesi çerçevesinde ele almak oldukça basit, kolaycı ve yanıltıcı bir yaklaşım olur.

1979 Devrimi’nden sonra İran’ın yayılmacılığı karşısında, önemli mali kaynaklara sahip olan Suudi Arabistan da kendi mezhebini ve dünya görüşünü sadece Arap dünyasında değil, Balkanlardan Afganistan’a, Pakistan’dan Endonezya’ya kadar yayma çabası içine girdi. Suudi Arabistan ile İran arasındaki rekabetin yaygınlaşmasında, son yıllardaki küresel ve bölgesel değişimler de büyük rol oynadı. 1991’de Soğuk Savaş’ın nihayete ermesi ve Ortadoğu’daki bloklaşmanın dönüşüme uğraması, daima ABD tarafında yer alan Suudi Arabistan’ın daha rahat hareket etmesine olanak sundu. Son dönemde ise 2011 yılında başlayan Arap Baharı süreci hem İran’a hem de Suudi Arabistan’a bölgedeki nüfuz mücadelesinde yeni imkânlar sağlıyor.

Bölgedeki tarihi Suud-İran mücadelesinde son yılların en önemli dönüm noktası 1979 İran Devrimi oldu. Devrimin ardından İran’ın Arap ülkelerindeki mevcut Şii topluklar üzerinden nüfuzunu artırmak istemesi, önemli bir Şii nüfus barındıran körfez ülkelerini ve bu ülkelerin en büyüğü olan Suudi Arabistan’ı karşı hamleler yapmaya sevk etti. Suudi Arabistan ve nüfus ve toprak bakımından küçük ama petrol ve doğalgaz zenginliği açısından önemli kaynaklara sahip diğer Körfez ülkeleri, devrimin hemen akabinde, 1981 yılında Körfez İşbirliği Teşkilatı’nı kurdular. Yine 1980-1988 yılları arasında devam eden İran-Irak savaşında da Irak’a yoğun şekilde destek verdiler. 1987 yılındaki hac esnasında çıkan çatışmalarda yüzlerce İranlı’nın öldürülmesi üzerine, Suudi Arabistan ile İran’ın diplomatik ilişkileri üç yıl süreyle kesildi.

2003 yılında ABD öncülüğünde Irak’ın işgal edilmesi ve Saddam Hüseyin’in devrilerek iktidara Şii bir hükumetin getirilmesi, iki ülke arasındaki mücadelenin önemli dönüm noktalarındandır. Zira böylece İran, Irak’taki nüfuzu vasıtasıyla Suudi Arabistan’da Şiilerin yaşadığı bölgelere karadan komşu olmuştu. İran cumhurbaşkanı Ahmedinecad’ın 2007’deki Suudi Arabistan ziyareti ve iki ülkenin kardeşçe karşılıklı ilişkiler kurma niyetlerini izhar etmesi de bir sonuç vermedi.

Arap baharı gerilim alanını genişletti

2011’de Arap Baharı adı verilen sürecin başlaması, iki ülkeye aralarındaki rekabeti kendi toprakları dışına yayma imkânı verdi. İronik bir biçimde İran, ‘on iki imam Şiası’ndan oldukça farklı bir Nusayri azınlık yönetimine dayanan Esed rejimini desteklerken, mutlak bir monarşiyle yönetilen Suudi Arabistan ise demokrasi ve açıklık yanlısı muhalifleri desteklemekteydi. Buna karşılık Suudi Arabistan, Bahreyn’deki Şii çoğunluğun hükûmet karşıtı protestolarında ise Bahreyn yönetimini desteklemekteydi.

Obama döneminde yapılan nükleer anlaşma sonucunda ABD-İran ilişkilerinin düzelme yoluna gitmesi, ABD’nin Arap dünyasındaki en önemli müttefiki olan Suudi Arabistan’da doğal olarak rahatsızlık yaratmıştı. 2015 yılı haccında, şeytan taşlama esnasındaki izdihamda 140 İranlının ölmesi ve yeni kral Selman’ın yönetimi devralmasının ardından Şii din adamı Şeyh Nimr’in idam edilmesi, bu gerilimin son yıllardaki sürekliliğinin bir göstergesiydi. Nitekim hemen bunun ardından Suudi Arabistan’ın İran’daki diplomatik temsilcilikleri saldırıya uğramış ve iki ülke arasındaki diplomatik ilişkiler kesilmişti. Öte yandan iki ülke Yemen’de de kıyasıya bir vekalet savaşına girişmiş ve bu savaş Suudi Arabistan ekonomisine büyük zarar vermişti. İran isyancı Şii Husileri desteklerken Suudi Arabistan yönetimin tarafında yer almıştı.

Katar krizinde İran’ın rolü

Katar ve diğer Körfez ülkeleri arasındaki krizi de makro ölçekte İran-Suudi Arabistan rekabetinin bir parçası olarak değerlendirebiliriz. İran’a karşı Körfez’in saflarını sıklaştırmak isteyen ‘büyük ağabey’ Suudi Arabistan, diğer pek çok sebebin yanı sıra, İran’la ilişkileri nedeniyle de Katar’a ayar vermek istedi. Nitekim İran buna cevap olarak, Katar’a her türlü desteği vermeye hazır olduğunu açıkladı ve yardım göndermeye başladı bile. Ama bu oyunu esas bozan Türkiye’nin Katar’a sahip çıkan tutumu oldu.

Kriz öncesi gelişmelere bakıldığında, bunun Suud-İran gerginliğinin son halkası olduğu açık. ABD başkanı Donald Trump’ın Ortadoğu ziyareti ve Katar krizinden evvel, Suudi Arabistan’ın en etkili isimlerinden II. veliaht prens ve savunma bakanı Muhammed bin Selman 2 Mayıs’ta İran’ı, toprakları içerisinde bir savaş başlatmakla tehdit etmişti. Bu nedenle İran’a yapılan çifte saldırı, DEAŞ üstlenmesine rağmen, İranlı yetkililer tarafından doğrudan Suudi Arabistan’a hamledildi. Tabi bunun daha öncesi de var: Suudilerin bu yılın Ocak ayında, İran karşıtı örgütlerin yuvalandığı ve İran’a saldırılar yönelttiği Kuzey Irak’ta bir konsolosluk açması da İran tarafından ülkenin içini karıştırmaya yönelik bir hamle olarak algılanmıştı.

Muhammed bin Selman’ın bu açıklamasına İran Savunma Bakanı Hüseyin Deghan “Suudiler düşüncesizce bir harekette bulunurlarsa, Mekke ve Medine hariç tüm krallıkları İran ordusu tarafından yerle yeksan edilir” şeklinde cevap vermişti. Trump’ın ziyareti esnasında, Kral Selman buna cevap olarak “İran rejimi Humeyni devriminden bu yana küresel terörizmin bayrağını taşıyor” ithamında bulunmuştu.

İşte hem Katar krizinin hem de İran’daki çifte saldırıların ve bu açıklamaların Trump’ın gezisinin ardından gelmesi, ABD (İsrail) ve Suudi Arabistan tarafından İran’a karşı bir şeyler kotarıldığı şeklinde yorumlandı. İran Devrim Muhafızları, DEAŞ tarafından üstlenilen saldırılarda ABD ve Suudi Arabistan’ın parmağının olduğunu açıklayarak, bunun intikamının alınacağından kimsenin şüphe etmemesi gerektiğini ifade etmişti.

Körfez İşbirliği Konseyi’ndeki (KİK) çatlağı çok iyi değerlendiren İran, Katar’a yardım göndermeye başladı bile. Bu krizin derinleşmesi KİK’nin de sonu olabilir ki bu İran tarafından istenen bir neticedir. Körfez krizi şu ya da bu şekilde çözülebilir. Ancak burada esas mesele, çifte saldırılardan Suudi Arabistan’ı sorumlu tutan İran’ın intikamını nerede alacağıdır. İki devlet Irak ve Suriye’den Yemen’e kadar pek çok alanda vekâlet savaşları yürüttüğünden, bu intikamın Suudi Arabistan topraklarında alınması da şart değil. Fakat özellikle Suudi Arabistan topraklarında yapılacak bir saldırı, vekâlet savaşlarını bir bölgesel savaşa dönüştürme potansiyeline sahip.

[Ortadoğu siyasi tarihi ve uluslararası ilişkiler alanında uzman olan Prof. Dr. Cengiz Tomar, Marmara Üniversitesi Ortadoğu Araştırmaları Enstitüsü ve Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü öğretim üyesidir]