Orta Doğu Nereye Sürükleniyor?

ABD Başkanı Donald Trump’ın Suudi Arabistan ziyaretinin üzerinden kısa bir süre geçtikten sonra patlak veren Katar krizinin bu ziyarette alınan kararlar çerçevesinde çıktığı yorumları bitmeden Riyad merkezli yeni bir gelişme yaşandı. Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdülaziz göreve geldikten sonra ikinci kez veliaht prens değişikliği yaparak oğlunu kendisinden sonra tahta çıkacaklar arasında birinci sıraya soktu. Kral göreve başladığında en küçük erkek kardeşi veliahttı. Onu azledip yeğenini veliaht ilan etti. Katar krizi ortaya çıktıktan hemen sonra da yeğenini tüm görevlerinden azlederek oğluna ikbal yolunu açtı.

Kimsenin beklemediği bir anda meydana gelen değişiklik üç şekilde yorumlanabilir.

Birincisi, yaşlı ve sağlık durumu iyi olmayan Kral Selman’ın zaten oğlunu veliaht ilan etmek istediği ve Katar konusunu bu değişiklik için iyi bir fırsat olarak kullandığı.

İkincisi, Katar meselesinin aynı zamanda başbakan yardımcısı ve savunma bakanı olan veliaht Muhammed bin Nayef tarafından iyi yönetilemediğini düşünen Kral Selman’ın, bu makamları oğluna vermeyi tercih ettiği.

Üçüncüsü, veliaht değişikliğinin ülke dışından –yani Washington’dan- telkin edildiği.

Bu üç ihtimalden ikincisi dikkate alınmaya değmez. Zira Muhammed bin Nayef göreve geldiği andan itibaren ülkedeki terör örgütlerine karşı başarılı bir politika takip etmekteydi. Katar konusunda tek başına hareket etmedi. Körfez’deki müttefiklerini ve Mısır’ı yanına alarak bu ülkeler üzerindeki Suudi nüfuzunu pekiştirdi. Bu süreçte Mısır’ın üzerinde hak iddia ettiği Kızıldeniz’deki bazı adaları Suudi topraklarına kattı. Devlet ve diplomasi tecrübesi itibarıyla yeni veliahttan daha ileride olduğu söylenebilir.

Bu durumda birinci ve üçüncü ihtimalin birlikte değerlendirilmesi daha doğru olur. Yani Kral Selman kardeşinin oğlu yerine kendi öz oğlunu taht için aday yapmayı zaten planlamaktaydı. ABD’nin bu konuda yeşil ışık yakmasının ardından, Katar meselesini de fırsat bilerek ‘yumuşak bir Saray darbesiyle’ söz konusu değişikliği gerçekleştirdi.

Peki ABD neden böyle bir değişikliği istemiş olabilir? Akıllara hemen iki sebep geliyor.

Birincisi, olgun yaşı, devlet tecrübesi ve kendisine bağlı ekibiyle Muhammed bin Nayef ABD’nin kolaylıkla söz dinletebileceği bir figür görüntüsü vermemekteydi. Nitekim, el Kaide’ye karşı başarılı bir mücadele sürdürmüş olsa da, gerek DEAŞ karşısında sergilediği, gerek Obama döneminde ABD’yle yaşanan 11 Eylül kararıyla ilgili süreçte Washington-Riyad arasında ortaya çıkan gerilimdeki tutumlarıyla ABD yönetimini epey zorlamıştı. Hâlbuki genç kral adayının herhangi bir siyasi tecrübesi bulunmamakta. Belki de çok daha önceden kendisiyle yürütülen temaslar çerçevesinde Nayef’e göre ABD’ye daha müzahir bir kral olma ihtimali yüksek.

İkincisi, iç politikada sıkışan Trump’ın Suudi-İran çatışması için fazlaca beklemeye niyeti yok. Ülke içi terörle mücadeleye ve Yemen’e öncelik veren Prens Nayef, İran’a karşı silahlanmaktan yana olmakla birlikte, bu ülkeyle silahlı çatışmaya girmeye can atan bir görüntü sergilemiyordu. Kral Selman ve oğlunun İran konusunda daha ‘atak’ davranabileceği beklentisi Washington’da hâkim. Elbette bu bölgeyi büyük bir felaketin eşiğine sürükleyebilir. Suudi Arabistan ile İran arasında yaşanabilecek bir çatışma sadece Körfez bölgesini değil, tüm Orta Doğu’yu bugüne kadar şahit olmadığımız büyüklükte bir yıkıma sürükleyebilir. Bölge için felaket olsa da herhalde ABD’nin bu büyük deprem karşısında üzüntü duymasını gerektiren herhangi bir sebep bulunmamaktadır.

Orta Doğu’da büyük çaplı ve uzun süreli bir çatışmanın yaşanması hem ABD’nin bölgeye yaptığı silah satışlarından elde ettiği geliri artıracaktır hem de yükselecek petrol fiyatları sayesinde bölgedeki enerji kaynaklarına bağımlılığı devam eden başta Çin olmak üzere birçok ülkenin ekonomisini olumsuz etkileyecektir. Galibi olmayacak bu çatışma, İsrail açısından da tercih edilir sonuçlar doğuracaktır.

Böyle bir felaket senaryosunun hayata geçmemesi için bölge ülkeleri arasında diyaloğa ve iyi niyete daha önce hiç olmadığı kadar ihtiyaç bulunmakta. (Türkiye)

PAYLAŞIN:
Şu anda Kemerburgaz Üniversitesi Rektörü olan Çağrı Erhan, 1993’te Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. Aynı üniversitede, 1996’da uluslararası ilişkiler yüksek lisansını, “Türk-Amerikan İlişkilerinde Afyon Sorunu” başlıklı tezi savunarak tamamladı. 2000 yılında da, “Osmanlı-Amerikan Siyasi İlişkileri” başlıklı teziyle, Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümünde doktor unvanını aldı. 2003’te siyasi tarih doçenti oldu. 2009 yılnda profesör oldu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler ve Hukuk Fakülteleri ile TOBB ETÜ’de, “Osmanlı Diplomasi Tarihi”, “Türk-Amerikan İlişkileri”, “Siyasi Tarih”, “Uygarlık Tarihi”, “NATO” ve “Amerikan Diplomasi Tarihi” derslerini vermektedir. 2002′den itibaren, Stratejik Araştırma ve Etüd Merkezi (SAREM) Yürütme Kurulu, Stratejik Araştırmalar Merkezi (SAM) Yayın Kurulu, Türk Askeri Tarih Komisyonu Yürütme Kurulu, Tarih Yazıcılığı’nın Avrupa Boyutu Projesi Ulusal Komitesi, Avrupa Konseyi Tarih Eğitimi Projesi Yönetim Kurulu, Uluslararası Siyasi ve Ekonomik İlişkiler Merkezi Merkez Kurulu üyeliklerinde bulunan Çağrı Erhan, Uluslararası İlişkiler Dergisi ve Ankara Avrupa Çalışmaları dergilerinin kurucu editörlerindendir. Çağrı Erhan, Ekim 2000-Kasım 2003 arasında Ankara Üniversitesi Avrupa Toplulukları Araştırma ve Uygulama Merkezi müdür yardımcılığı görevini yapmıştır. Aralık 2005′te aynı merkeze müdür olarak atanmıştır. Şubat-Kasım 2008′de Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkan Yardımcılığı görevini yürütmüştür. Ocak 2009′da profesör olmuştur. Halen Mülkiye’de Ortadoğu, Osmanlı Diplomasi Tarihi, ABD Dış Politikası, NATO ve TOBB ETÜ’de Siyasi Tarih dersleri vermektedir.