Ahıska’yı Bilir misiniz?

MELİKE İDRİS

Ben, sürgün bir halkın çocuğu olarak, yaşadığım ülkelerin kültürü ve hayat tarzıyla birlikte dilini de öğrendim ve konuştum. Bunun içindir ki kendimi de hayrete düşüren değişik bir şiveyle konuşmaktayım.

Türkiye’ye geldiğimiz ilk günden itibaren tanışıp konuştuğum kişiler, hatta şu anda kaldığım yurttaki oda arkadaşlarıma kadar herkes benim şivemi fark eder, eleştirir ve yorum yaparlar. Herhalde konuşma şeklim, bazılarının hoşuna gidiyor, “…ya sen çok hoş konuşuyorsun?” diyorlar. Hatta, “Sen neden r’leri çok vurgulu telaffuz ediyorsun? Re de bakim” diyenler oluyor.

Sen Nerelisin?

Bazıları da eleştirerek bana konuşmayı, harfleri nasıl vurgulamam gerektiğini öğretmeye çalışıyorlar. Onların bu tür sorularına çoğunlukla göğüs geriyorum. İçimdeki sancıya yenilmeden anlayabilecekleri kısa bir açıklama yapıyorum. Bu melez şivemin beni ele verdiği zamanlar bana, “Sen nerelisin?” diye sorduklarında tahammülü zor bir sıkıntı yaşıyorum.

Türkiye’ye geldiğim ilk zamanlar bu soru sorulduğunda, soruyu soran kişiye bakakalırdım. Soruyu cevaplamak için biraz düşünürdüm. O zamanlar, Ahıska ve kim olduğum konusunda pek fazla bilgim ve fikrim yoktu. “Nasıl anlatsam?” diye kıvranırdım. “Biz Azerbaycan’dan geldik.” desem, “Azerî misin?” diye soruyor; “Hayır aslında ben Özbekistan’da doğdum…” desem bu sefer de “Özbek misin?” diye soruyor, ben de, “Hayır, ben aslında Türküm ama sürgün edildik!” desem, “Neden, niye, nasıl oldu? Kim sürdü?” Bu soruları cevaplamak mümkün mü?

Bu, “Sen nerelisin?” sorusunu cevaplamanın bana ne kadar zor geldiğini kim bilebilir ki?! Şimdilerde biri bu soruyu sorduğunda, ben de onun sorusuna soruyla karşılık veriyorum: “Ahıska’yı bilir misin, hiç duydun mu?” diyorum. “Alaska mı, orası da neresi?” diye cevap alıyorum çoğunlukla. Böyle bir cevap almak, soru sorulmuş olmaktan daha ağır geliyor bana. “Ahıska, Posof’a ve Ardahan’a çok yakın.” diye açıklama yapıyorum ama karşıdaki, Posof’un da neresi olduğunu bilmiyor. Bu durum karşısında çıldırmamak elde değil, isyan edesim geliyor.

Bazen de kendimi sakinleştirmek için, “Türkiye’de yaşayıp da Posof’u bilmiyorsa gülüm Ahıska’mı nereden bilsin?” diyorum. Bu konuda hiçbir fikri olmayan insanların “Nerelisin?” sorusunu cevaplamak, okumayı bilmeyen birine roman okutmak kadar imkânsız bir şey.

“Nerelisin?” diye soruyor biri bana, ne cevap vereyim bilmiyorum ki! “…ben Ahıska’yım!” desem “Orası neresi?” diyecek. “Tarihin en parlak sayfalarına sor!” desem, karşımdaki Posof’un neresi olduğunu bile bilmiyor, hatta kendi coğrafyasını ve tarihini bilmiyor, Ahıska’yı nereden bilsin? Bir gün içinde hayvan vagonlarına doldurularak, Orta Asya çöllerine götürülmek üzere çıkarıldığımız canım Ahıska’mı nereden bilsinler, nereden…

Ahıska’yı, Posof’u bilmeyenleri geçtim de, yine bir gün, “Nerelisin?” sorusunu cevaplarken, “Sürgün edildik!” cümlesinin vahşetini karşımdakine anlatmaya çalışırken, sürgün edilmenin ne olduğunu bilmeyen birine, açıklama yapmak ne kadar zor… Gerisini siz tahmin edin!

Cahil ve genel kültürü zayıf birine açıklama yapmak çok zor. Ailem, İkinci Dünya Savaşı yıllarında bir sürgün yaşamış, Ahıska’dan Özbekistan’a atılmış. O günleri görmedik ama hazin hikâyelerini çok dinledik. Sanki sürgün bizim kaderimiz olmuş… Daha dört yaşındaydım ki Fergana olayları sonucu bu ülkeden de ayrılmak zorunda kaldık. Yaşadığım bu sürgün faciasını yeniden hatırlamak, ıstırap verici, hatta dudak uçuklatan cinsten.

Türkiye de bir garip… Üniversitenin dördüncü sınıfına gelip de sürgün edilmeyi, lüks arabalarda seyahat etmek gibi bir şey zanneden bir gençliği var bu memleketin… Bu da insanı kahrediyor…

Sürgünü Yaşamamışlar ki…

Varsın öyle bilsinler, sürgünü yaşamamışlar ki… Elinde kürek ve sopalarla saldıran Özbek haydutları uykularını bölmemiş! “Geliyorlar, kaçııın!” çığlıkları kulaklarını çınlatmamış! Düşman kesilmiş Özbek “kardeş’lerin eline geçmesin diye bütün tavuk, horoz ve tavşanların boğazının kesilip toprağa nasıl gömüldüğünü görmemiş! Gözlerinin önünde evi yakılan gözü yaşlı bir garibi görmemiş! Karısının gözlerinin önünde kocasının kafasını koparan haydutları görmemiş! Diri diri yakılan bir delikanlıyı çoraplarından tanıyan bir annenin feryadını duymamış! Kamyonlara doldurularak sarp kayalıklardan geçen sürgün konvoyu görmemiş! Kamyonda tuvalet isteyen bir çocuğun ağlayışlarını duymamış! Ama ben bunların hepsini gördüm, duydum… Halâ da görüyorum! Rüyalarımda halâ sürgünü yaşıyorum. Elinde sopalarla üzerime gelen haydutlar halâ rüyalarımı bölüyorlar.

Kulaklarımda halâ “Kaçın, geliyorlar!” bağrışmaları çınlıyor. Maden ocağının zindan karası karanlığında çocuğunu kaybeden annenin çığlıkları hâlâ kulaklarımda. Helikoptere ya da maden ocağında kömür taşımak için kullanılan vagonlara binen var mı hiç (bizim gibi)? Merak ediyorum! Özbekistan ve Azerbaycan’daki evlerimizi görüyorum halâ rüyalarımda. Her sabah uyanırken nerede olduğumu anlamaya çalışıyorum; çünkü her sabah, kendimi o evlerimizden birinde zannederek uyanıyorum.

Bütün bunları yaşamış olsalar, kolayca, “Sen nerelisin?” diye sorabilirler mi… Ben, benimle aynı kaderi paylaşmış olan birine, “Sen nerelisin?” diye soramıyorum; çünkü yaşadığı vahşeti ona hatırlatmaktan korkuyorum.

Ama ne acıdır ki, her yeni girdiğim ortamlarda karşılaştığım bu sorularda ve bu soruları her cevaplamaya çalıştığımda sürgünü yeniden yaşıyorum sanki. İçim yanıyor her anlattığımda. Bu olayları her hatırlayışımda duyduğum üzüntüye mi yanayım, karşımdaki insanların, vatanım Ahıska’ya kendi adından başka her adı söylemelerine mi yanayım?

Yoksa vatanıma olan hasretimi, haritalara, dergilerdeki resimlerine bakarak gidermeye çalıştığıma mı yanayım, bilmiyorum! Hangi açıdan baksam canımı acıtan bir şeyler var. Anlayışlı birinin o andaki duygularımı anlaması için sadece “sürgün” kelimesi yetiyor. Bu benim şanssızlığım olsa gerek ki, daha çok genel kültürü zayıf ve anlayışsız insanların sorularına muhatap oluyorum.

Bazen o kadar anlayışsız ve cahil insanlarla karşılaşıyorum ki, “Nerelisin?” diye sorduklarında, sürgünü ve dolayısıyla yaşadıklarımı anlatırken içimdeki acıya yenik düştüğüm de oluyor. “Yeter!” demesi için, anlatırken gözlerimin dolması, kelimelerin boğazımda düğümlenmesi yetmiyor.

Karşımdaki insanın hiç olmazsa nezaketen, “İstersen anlatma!” yahut “Hatırlatmak istemezdim…” gibi şeyler söylemesini beklerken, “Ee sonra? Hadi ya, öyle mi? Sonra ne oldu?” gibi soruların gelmesi, kanayan yarama tuz basıyor adeta.

Benim duygularıma ortak olduğu için meraklandığını zannederken hemen ardından sorduğu cahilce bir soruyla olayın ciddiyetten çok, macera filmi anlatıyormuşum gibi bir hava katıyor anlattıklarıma. Ben yaşadıklarımı hatırlayarak acı çekerken karşımdaki dinleyerek adeta zevk alıyor… Böylelerine cahil mi demeli, duygusuz mu…

Belki biraz abarttığım düşünülebilir. Ama bu bazı kişiler, daha dört yaşındayken, gerçek hayatın ne olduğunu bile bilmediğim bir çağda yaşadığım vahşeti her gün defalarca hatırlamak kolay mı… Hele bu kişilerin bunca vahşete, “Bunun o kadar da abartılacak bir tarafı yok!” havasıyla yaklaşmaları, anlaşılır gibi değil…

Benliğimi Saran Vatan Hasretim

Sürgünün bugün bile halâ geçmeyen izleri, kalbimin bir köşesini acıtırken, bütün benliğimi sarsan bir sancı var ki o da vatan hasretidir. Vatanına dönmesine izin verilmeden, derviş gibi diyar diyar dolaşmanın ne olduğunu bilir misiniz? Bazen bir sığıntı gibi, bazen de yetim bir çocuk gibi, vatan hasreti çekmek, insanın ruh halini nasıl etkiler bilir misiniz?

Bugün bir misafirliğe gidemiyorum ya da ailemin yanına gitmek için yaptığım yolculuk bana dayanılmaz bir rahatsızlık veriyor! Neden biliyor musunuz? Çünkü hâlâ sürgünde yolculuk yaptığımı zannediyorum, hâlâ evsiz barksız, birilerine sığınmış gibi hissediyorum kendimi! Bunun ne demek olduğunu biliyor musunuz?

Ne gariptir ki, hiç görmediğim, sadece haritalarda bulduğum, havasını solumadığım, suyunu içmediğim, toprağına el sürmediğim, mevsimlerini yaşamadığım bir yer için inanılmaz bir hasretle acı çekiyorum. Vatan aşkı dedikleri bu olsa gerek.

Belki bana deli yahut hayalperest diyebilirsiniz! Ama tartışılmaz bir doğru var ki, o topraklar benim vatanımdır; Ahıskalıyım diyen herkesin vatanı! Benim yurdum, diyarım, göz bebeğim, anayurdum, dede ocağım… Başka bir açıklamaya gerek var mı?

Reva mıydı bunlar, benim halkıma? Uğursuz bir gecenin karanlık saatlerinde evinden çıkarılıp hayvan vagonlarıyla hiç bilmediği, tanımadığı ülkelere gönderilmesi… “Kökünü kazımak” dedikleri bu olsa gerek! Ya ondan sonrası? Açlık, hastalık ve birçok zulümle karşılaştıklarını düşündükçe, vagonlarda ölen binlerce insan için bir nevi kurtuluşa ermişler demek geliyor içimden. Kaldı ki Türk olduğumuz için vatan toprağımız elimizden alınmıştı. Yaşadığımız bütün bu trajik olaylar yetmiyormuş gibi şimdi de Türk kimliğimiz elimizden alınmak isteniyor…

Bunları bilseler, “Sen nerelisin?” diye sorarlar mı?