Orta Doğu’nun Geleceği

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na hitabının önemli bir bölümünü Orta Doğu gelişmelerine ayırdı. Erdoğan’ın Orta Doğu ile ilgili özellikle beş konuya yoğunlaştığını gördük: Suriye’nin Geleceği, PYD-YPG terör örgütünün faaliyetleri, DEAŞ terör örgütüyle mücadele, Irak’ın toprak bütünlüğü, Katar krizi ve Filistin meselesi…

Bunlar arasında, Filistin Meselesi gibi 1948’den bu yana devam eden kronikleşmiş bir konunun dışındaki tüm problemlerin 2010’dan sonra ortaya çıktığını ya da ivme kazandığını söyleyebiliriz. “Arap Baharı” sürecinde patlak veren Suriye krizi bölge tarihindeki en büyük insanlık trajedilerinden birine yol açmaya devam ediyor. Suriye kriziyle birlikte ortaya çıkan otorite boşluğundan ve kaotik ortamdan istifade eden terör örgütü PYD-YPG’nin, “DEAŞ’la mücadelede kullanışlı bir araç olduğu” gerekçesiyle ABD tarafından desteklenmesi, bölgede kelimenin tam anlamıyla bir Frankeştayn’ın doğmasına yol açmış durumda. Amerikan ağır silahlarıyla donatılmış bu Frankeştayn’ın, DEAŞ’ın bölgede etkisizleştirilmesi ya da bölgeden tamamen çıkarılması sonrasında nasıl denetimsiz bir canavar hâline dönüşeceğini Trump Yönetimi ya hesap edemiyor, ya da zaten istedikleri bu.

DEAŞ’tan temizlenen bölgelerde yaşayanların normal gündelik hayatlarına dönmelerinin ancak başka tehditlerden de azade güvenli bir iklimin tesisi ile mümkün olabileceği aşikâr. Bu sebeple Astana Mutabakatı uyarınca, çatışmasızlık bölgelerinin Türkiye, Rusya ve İran’ın denetiminde tüm silahlı tehditlerden uzak tutulması büyük önem taşıyor. Sadece DEAŞ’ın ya da PYD-YPG’nin değil Baas rejiminin silahlı güçlerinin de buralardan uzak tutulması, yeni çatışmaların önüne geçilebilmesinin başlıca ön şartı hâline gelmiş durumda. Diğer yandan, Suriye ve Irak’tan çıkartıldıktan sonra DEAŞ militanlarının Orta Doğu’nun başka bölgelerinde üslenmelerinin ve toparlanarak yeniden sahneye çıkmalarının da önüne geçilmesi gerekiyor. Bu ise ABD’nin de dâhil olduğu çok yönlü, iyi koordine edilmiş ve sürdürülebilir bir terörle mücadele stratejisinin varlığıyla mümkün. Henüz böyle derinlikli bir iş birliği mekanizması kurulabilmiş değil.

Irak’ın kuzeyinde yarın yapılacağı ilan edilen bağımsızlık referandumunun bölgede nelere sebep olacağını ayrıntılarıyla yazmaya kalksak, sayfalar tutar. Tek bir cümleyle özetleyebiliriz: Barzani’nin “çocukluk hayalim” dediği bağımsızlık girişimi bölgede jeopolitik bir depreme yol açacak. Bu kadar net! Bölgede yaşayan herkese, etnik, dinsel, mezhepsel bir ayrım gözetmeksizin bugüne kadar içten pazarlıksız yaklaşan tek dünya devleti olan Türkiye’nin uyarılarını dikkate almayarak neredeyse üzerine bağlı bombanın pimini çeken Irak Bölgesel Yönetimi, her sıkıştığında dostluk elini kendisine uzatan Türkiye’yi herhâlde bu sefer yanında bulamayacak.

Şimdilik dondurulmuş görünen Katar krizi, Türkiye’nin yapıcı mekik diplomasisiyle çözüm yoluna girmiş gözüküyor. Fakat Suudi Arabistan’ın Körfez ülkelerinin tamamını denetlemeye dönük politikalarının sertleşmesi hâlinde, bölgede yeni sıkıntılar yaşanması sürpriz olmaz.

Tüm bunların dışında, ABD Başkanı Trump’ın İran’la ilgili sözleri de yepyeni -daha doğru bir ifadeyle güncellenmiş- bir krizin habercisi gibi. Trump BM Genel Kurulu’nda İran’la ilgili son derece ağır ithamlarda bulunduktan sonra, “İran’la ilgili kararımı verdim. Yakında görürsünüz” dedi. Trump’ın kastettiği, Obama döneminde İran’la imzalanan nükleer konulardaki anlaşmanın iptali hususu olsa da, söz konusu anlaşmanın ortadan kalkmasının ya da İran’a yeni yaptırımlar uygulanmaya başlamasının öngörülemez yansımaları olabilir. Dahası, Trump’ın Suudi Arabistan ile İran arasında yeni bir gerilimin yaşanmasını istediği, iki ülke arasında zaten kötü olan ilişkilerin silahlı bir çatışmaya dönüşmesinden rahatsızlık duymayacağı yorumları ABD medyasında sıklıkla yapılır oldu.

Orta Doğu’nun mevcut manzarasını yukarıdaki hususlar çerçevesinde değerlendirdiğimizde, yakın gelecekte barış, huzur ve istikrar için herhangi bir ışık göremiyoruz. Daha da acı olan Türkiye dışında hiçbir bölge ülkesinin veya küresel gücün, yeni çatışmaların önlenmesi ve mevcut problemlerin çözülebilmesi için samimi projeler geliştirmemesi. Hadi projeden geçtik, hiç olmazsa küresel aktörler ve diğer bölge devletlerinin liderleri “Orta Doğu” ve “barış” kelimelerini dilleri sürçmeden bir arada kullanabilseler. (Türkiye)

PAYLAŞIN:
Şu anda Kemerburgaz Üniversitesi Rektörü olan Çağrı Erhan, 1993’te Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. Aynı üniversitede, 1996’da uluslararası ilişkiler yüksek lisansını, “Türk-Amerikan İlişkilerinde Afyon Sorunu” başlıklı tezi savunarak tamamladı. 2000 yılında da, “Osmanlı-Amerikan Siyasi İlişkileri” başlıklı teziyle, Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümünde doktor unvanını aldı. 2003’te siyasi tarih doçenti oldu. 2009 yılnda profesör oldu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler ve Hukuk Fakülteleri ile TOBB ETÜ’de, “Osmanlı Diplomasi Tarihi”, “Türk-Amerikan İlişkileri”, “Siyasi Tarih”, “Uygarlık Tarihi”, “NATO” ve “Amerikan Diplomasi Tarihi” derslerini vermektedir. 2002′den itibaren, Stratejik Araştırma ve Etüd Merkezi (SAREM) Yürütme Kurulu, Stratejik Araştırmalar Merkezi (SAM) Yayın Kurulu, Türk Askeri Tarih Komisyonu Yürütme Kurulu, Tarih Yazıcılığı’nın Avrupa Boyutu Projesi Ulusal Komitesi, Avrupa Konseyi Tarih Eğitimi Projesi Yönetim Kurulu, Uluslararası Siyasi ve Ekonomik İlişkiler Merkezi Merkez Kurulu üyeliklerinde bulunan Çağrı Erhan, Uluslararası İlişkiler Dergisi ve Ankara Avrupa Çalışmaları dergilerinin kurucu editörlerindendir. Çağrı Erhan, Ekim 2000-Kasım 2003 arasında Ankara Üniversitesi Avrupa Toplulukları Araştırma ve Uygulama Merkezi müdür yardımcılığı görevini yapmıştır. Aralık 2005′te aynı merkeze müdür olarak atanmıştır. Şubat-Kasım 2008′de Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkan Yardımcılığı görevini yürütmüştür. Ocak 2009′da profesör olmuştur. Halen Mülkiye’de Ortadoğu, Osmanlı Diplomasi Tarihi, ABD Dış Politikası, NATO ve TOBB ETÜ’de Siyasi Tarih dersleri vermektedir.