ABD’den Beklentilerimiz

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ABD ziyaretinde olduğu gibi Başbakan Binali Yıldırım’ın ziyaretinde de Amerikalı muhataplara Türkiye’nin beklentileri iletildi. Eskilerin, yarı Türkçe yarı Arapça bir sözü vardır: “Et tekrarı ahsen, velev kane yüz seksen.” (Yüz seksen kere de olsa tekrar etmek güzeldir.) Ama Amerikalıların yüz seksen değil, bin yüz seksen defa da tekrar etsek ne istediğimizi anlamamakta direndiklerini görüyorum.

Ankara’nın temelde iki isteği var: Birincisi, FETÖ elebaşının ve ABD’ye kaçan örgütün diğer üyelerinin Türkiye’ye iadesi. Olmadı, ABD’de yargı önüne çıkarılmaları. Hadi o da olmadı, ABD’deki faaliyetlerinin durdurulması. Diyelim ki, onu da yapmadılar, hiç olmazsa bu örgütün maddi kaynaklarının dondurulması. İkincisi, diğer bir terör örgütü olan PYD/YPG’ye yapılan askerî yardımın kesilmesi. Terörle mücadelede Türkiye’nin yanında durulması. Amerikan silahlarının Türk askerine karşı kullanılmasının önüne geçilmesi.

Bunların yanı sıra, Türkiye’den ayrılmadan az önce ABD’nin eski büyükelçisi Bass’ın ‘pimini çekip’ ortaya bıraktığı vize krizi bulunuyor. Karşılıklı atılan adımlarla bir ölçüde ilerleme sağlanmış olsa da, vize konusunun da iki ülke arasındaki ilişkileri olumsuz etkilemeye devam ettiği ortada.

ABD ne FETÖ’ye ne de PYD/YPG’ye karşı gerekli adımları atıyor. Ankara’nın taleplerini her tekrarında, aynı klişe cevaplar geliyor: “FETÖ’yle ilgili gönderdiğiniz belgeler ABD hukuku açısından yeterli değil” ve “DEAŞ’a karşı PYD/YPG ile iş birliği yapıyoruz. Silahların Türkiye’ye karşı kullanılmamasına çalışacağız.” Türkiye’nin, 15 Temmuz darbe teşebbüsünde FETÖ’nün oynadığı başrolle ilgili hukuki makamlar tarafından toplanıp, iki ülke arasındaki anlaşmalara harfiyen uygun şekilde muhatabına ilettiği neredeyse uçak dolusu belge Washington’a kâfi gelmiyor. Benzeri şekilde, ABD askerlerinin PYD/YPG militanlarıyla çekilmiş fotoğrafları, terör örgütüne iletilen kamyonlar dolusu silahlara ilişkin görüntüler, dahası PKK’lı teröristlerin üstünde ele geçirilen silahların, ABD tarafından PYD/YPG’ye verilen silahlar olduğunun ortaya çıkması gibi inkârı mümkün olmayan belgeler de Amerikalıların Türkiye’ye farklı bir cevap vermesine yol açmıyor. Dedik ya, bin yüz seksen defa da tekrar etsek, kulakları duymuyor, gözleri görmüyor. Müttefikimiz ABD’nin üst düzey yöneticileri ve bürokratları kafalarını kuma gömmüş deve kuşu gibiler.

Halbuki, ABD Orta Doğu coğrafyasında Türkiye’nin stratejik ortaklığına bugün dünden daha fazla muhtaç. Suudi Arabistan bir bilinmeze doğru gidiyor. Ülkede son bir yıldır perde gerisindeki taht mücadelesinde, iki haftadır yeni bir safhaya geçildi. Yüzlerce prensin, bürokratın ve iş adamının tutuklandığı Suudi tarihinin en ciddi tasfiye süreci yaşanıyor. Genç ve ihtiraslı Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın henüz kral olmadan giriştiği ‘yol temizliği’nin ne kadar süreceğini ve nelere mal olabileceğini tahmin etmek zor. Eş zamanlı olarak, Yemen ve Lübnan’da yürüttükleri vekalet savaşı dolayısıyla Suudi Arabistan ve İran arasındaki ipler iyice geriliyor. Orta Doğu’da evvelce çok sık şahit olunduğu üzere, şayet Suudi Arabistan’da işler veliaht prensin planladığı şekilde gitmez de, ülke bir siyasi çalkantı yaşamaya başlarsa, içerideki zor durumun üstesinden gelmek için Suudi yönetiminin İran’la kontrollü bir tırmandırma stratejisi izlemesi mümkün olabilir. Ama bu tırmandırmanın aniden sıcak bir çatışmaya dönüşmesi de ihtimal dışı değil.

Muhtemel bir Suudi-İran çatışmasının alanı iki ülke arasındaki sınırın çok ötesine taşar. İki ülke Lübnan, Yemen, Körfez, Irak ve Suriye’de taraftarları yoluyla birbirine girebilir. Bu ise topyekûn bir Orta Doğu savaşını tetikleyebilir.

Söz konusu senaryo bugüne mahsus değil. Eninde sonunda bu iki devlet arasında bir savaş çıkacağı uzun yıllardır akademik çevrelerce dile getiriliyor. Hatta böyle bir çatışmanın bölge dışı bazı aktörler tarafından da kışkırtıldığını iddia edenler de var.

Bölge ve dünya için çok büyük olumsuzlukları havi böyle bir gelecek senaryosunda, ülkesinin uzun vadeli çıkarları ABD’nin Türkiye ile stratejik alanlardaki iş birliğini sürdürmesini gerektiriyor. Trump-Pence ikilisinin bu gerçeğin farkında olduklarını sanıyorum; ya da ülkelerini bir gün gerçekten yönetmeye başlayabilirlerse bu gerçeğin farkına varacaklar. (Türkiye)

PAYLAŞIN:
Şu anda Kemerburgaz Üniversitesi Rektörü olan Çağrı Erhan, 1993’te Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. Aynı üniversitede, 1996’da uluslararası ilişkiler yüksek lisansını, “Türk-Amerikan İlişkilerinde Afyon Sorunu” başlıklı tezi savunarak tamamladı. 2000 yılında da, “Osmanlı-Amerikan Siyasi İlişkileri” başlıklı teziyle, Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümünde doktor unvanını aldı. 2003’te siyasi tarih doçenti oldu. 2009 yılnda profesör oldu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler ve Hukuk Fakülteleri ile TOBB ETÜ’de, “Osmanlı Diplomasi Tarihi”, “Türk-Amerikan İlişkileri”, “Siyasi Tarih”, “Uygarlık Tarihi”, “NATO” ve “Amerikan Diplomasi Tarihi” derslerini vermektedir. 2002′den itibaren, Stratejik Araştırma ve Etüd Merkezi (SAREM) Yürütme Kurulu, Stratejik Araştırmalar Merkezi (SAM) Yayın Kurulu, Türk Askeri Tarih Komisyonu Yürütme Kurulu, Tarih Yazıcılığı’nın Avrupa Boyutu Projesi Ulusal Komitesi, Avrupa Konseyi Tarih Eğitimi Projesi Yönetim Kurulu, Uluslararası Siyasi ve Ekonomik İlişkiler Merkezi Merkez Kurulu üyeliklerinde bulunan Çağrı Erhan, Uluslararası İlişkiler Dergisi ve Ankara Avrupa Çalışmaları dergilerinin kurucu editörlerindendir. Çağrı Erhan, Ekim 2000-Kasım 2003 arasında Ankara Üniversitesi Avrupa Toplulukları Araştırma ve Uygulama Merkezi müdür yardımcılığı görevini yapmıştır. Aralık 2005′te aynı merkeze müdür olarak atanmıştır. Şubat-Kasım 2008′de Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkan Yardımcılığı görevini yürütmüştür. Ocak 2009′da profesör olmuştur. Halen Mülkiye’de Ortadoğu, Osmanlı Diplomasi Tarihi, ABD Dış Politikası, NATO ve TOBB ETÜ’de Siyasi Tarih dersleri vermektedir.