Avrupa Birliği Raporu

Avrupa Birliği Komisyonu geçtiğimiz sonbaharda açıklaması gerekirken geciktirdiği Türkiye raporunu nihayet açıkladı. Bu kadar gecikmesinin sebebinin, Türkiye’nin başlattığı “AB ile yeni bir sayfa açma” yönündeki iyi niyet girişimlerine, aynı iyi niyetle karşılık vermek için yapılan hazırlıktan kaynaklanabileceği söyleniyordu.

AB Parlamentosunun ve bazı AB hükûmetlerinin Türkiye karşısındaki tavrına baktıkça, bu düşüncenin fazlaca temenni mahiyetinde olduğunun farkındaydık ama yine de bütün olumsuzluklara rağmen AB Komisyonunda aklıselim sahibi olanların ekseriyette olabileceğini ve onların AB’nin stratejik geleceğine dinamit koyabilecek ifadelerden -kendi çıkarlarını düşünerek- imtina edebileceklerini hesaplıyorduk. Diğer bir ifadeyle, AB’nin icra organı olan Komisyon üyelerinin bu kadar miyop, dar görüşlü ve vizyonsuz kişiler olmaması gerektiği görüşündeydik.

Rapor bir kez daha gerçeği ortaya çıkardı: Konseyinden Parlamentosuna, Komisyonundan bilmem hangi asli veya işlevsel organına AB bir bütün olarak, Türkiye’nin yararına olan hiçbir şeye yeşil ışık yakmama tutumunu benimsemiştir. Bu tavrın ortaya çıkmasının gerçek sebebi Türkiye’deki gelişmeler olmadığı gibi, AB’nin Türkiye lehine bir tutum içine girebilmesi için de sadece Türkiye’nin atacağı tek taraflı adımlar yeterli değildir.

Bugüne kadarki yazılarımda en çok değindiğim üç konudan biri Türkiye’nin AB ile ilişkileri oldu. Aşağı yukarı 20 yıldır Türkiye-AB ilişkilerini akademik alanda takip eden biri olarak, ilişkilerin en yakın gözüktüğü dönemlerde dahi temkini elden bırakmadım. Hatta Aralık 2004’te Türkiye ile müzakerelere başlama kararının alındığı Zirve sonuç bildirgesini okuduğumda AB’nin müzakere sürecine en baştan “mayın döşediğini” dile getirmiştim. Birçok AB uzmanı beni fazla karamsar bulmuştu. Hele bu süreci yürüten diplomatlar ve çeşitli bakanlıklardan bürokratlar 2010’a gelmeden müzakereleri tamamlayacağımızdan o kadar eminlerdi ki, ne zaman bir vesileyle bir araya gelsek derhal aramızda ateşli bir tartışma başlıyordu. Halbuki görünen köy kılavuz istemiyordu.

Brüksel’in Türkiye’nin üyeliğine giden yol üzerine peşinen yerleştirmiş olduğu mayınlar 2008’den itibaren birer birer patlamaya başladı. AB’nin genişleme ve derinleşme yorgunlukları dünyayı etkisi altına alan finans kriziyle birleşince, Türkiye’nin kesinlikle AB’ye üye olmaması gerektiğini düşünenlerin sayısı hızla arttı. İslam düşmanlığı yükselirken, Türkiye karşıtı olan siyasi partilerin ve grupların sesi daha fazla çıkmaya başladı.

Türkiye müzakere fasıllarının açılması ve kapanması için gerekli şartları birer birer sağlarken, ekonomik göstergelerimiz Maastricht Kriterlerini tamamen karşılamışken, Türkiye’nin bölgesel liderliği perçinlenirken, G-20 ve BM Güvenlik Konseyi dönemsel üyeliğiyle birlikte küresel etkisi artarken bile AB kurumları Türkiye’ye ilişkin olumsuz sinyallerini azaltmadılar. Eleştirilerinde hiç hız kesmediler. Haziran 2006’dan sonra açılmış olan hiçbir müzakere başlığının kapatılmasına izin vermediler. Kıbrıs meselesini, müzakerelerin önüne koca bir kaya gibi bıraktılar. Türkiye’nin içeride ve dışarıda attığı olumlu adımları kerhen alkışlar görünseler de, hakiki bir desteği hiçbir zaman vermediler.

Sadece vize muafiyeti ve geri kabul protokollerinin imzalanmasından sonra AB’nin izlediği politika bile nasıl bir ikiyüzlülükle karşı karşıya olduğumuzu gözler önüne sermektedir. Türk vatandaşlarına karşı uygulanan açık bir hak gasbı olan vize uygulamasının kaldırılması, Brüksel’in ısrarlarıyla “geri kabul” protokolüne endekslendi. İkisi birbiriyle alakasız konulardı. Türkiye’nin daha önce AB ile imzaladığı anlaşmalardan doğan “vatandaşların vizesiz seyahat hakkı” zaten vardı. AB vizelerin kaldırılması konusunu, Türkiye’nin geri kabul anlaşmasını uygulamasına karşılık bir lütufmuş gibi bize sundu. Halbuki işleyişin nasıl olacağına ilişkin paragraflara bile baksanız, Brüksel’in vizelerin nasıl kalkacağını değil, nasıl kalkmayacağını formüle etmiş olduğunu açıkça görürsünüz.

Türkiye bir süredir ‘AB üyelik sürecinden’ değil ‘AB ile ilişkilerden’ söz ediyor. Doğrusu da budur. AB ile ilişkimiz karşılıklı çıkarlar zemininde devam edecek. Türkiye’ye üyelik kapısını kapalı tutmaya ahdetmiş dar görüşlü bir kitlenin vizyon sahibi olacağı günü beklemeye Türkiye’nin tahammülü yok.

24 Haziran seçimleri ülkemiz için hayırlı uğurlu olsun. (Türkiye)

PAYLAŞIN:
Şu anda Kemerburgaz Üniversitesi Rektörü olan Çağrı Erhan, 1993’te Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. Aynı üniversitede, 1996’da uluslararası ilişkiler yüksek lisansını, “Türk-Amerikan İlişkilerinde Afyon Sorunu” başlıklı tezi savunarak tamamladı. 2000 yılında da, “Osmanlı-Amerikan Siyasi İlişkileri” başlıklı teziyle, Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümünde doktor unvanını aldı. 2003’te siyasi tarih doçenti oldu. 2009 yılnda profesör oldu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler ve Hukuk Fakülteleri ile TOBB ETÜ’de, “Osmanlı Diplomasi Tarihi”, “Türk-Amerikan İlişkileri”, “Siyasi Tarih”, “Uygarlık Tarihi”, “NATO” ve “Amerikan Diplomasi Tarihi” derslerini vermektedir. 2002′den itibaren, Stratejik Araştırma ve Etüd Merkezi (SAREM) Yürütme Kurulu, Stratejik Araştırmalar Merkezi (SAM) Yayın Kurulu, Türk Askeri Tarih Komisyonu Yürütme Kurulu, Tarih Yazıcılığı’nın Avrupa Boyutu Projesi Ulusal Komitesi, Avrupa Konseyi Tarih Eğitimi Projesi Yönetim Kurulu, Uluslararası Siyasi ve Ekonomik İlişkiler Merkezi Merkez Kurulu üyeliklerinde bulunan Çağrı Erhan, Uluslararası İlişkiler Dergisi ve Ankara Avrupa Çalışmaları dergilerinin kurucu editörlerindendir. Çağrı Erhan, Ekim 2000-Kasım 2003 arasında Ankara Üniversitesi Avrupa Toplulukları Araştırma ve Uygulama Merkezi müdür yardımcılığı görevini yapmıştır. Aralık 2005′te aynı merkeze müdür olarak atanmıştır. Şubat-Kasım 2008′de Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkan Yardımcılığı görevini yürütmüştür. Ocak 2009′da profesör olmuştur. Halen Mülkiye’de Ortadoğu, Osmanlı Diplomasi Tarihi, ABD Dış Politikası, NATO ve TOBB ETÜ’de Siyasi Tarih dersleri vermektedir.