AVRUPAHUKUKSİZDEN GELENLERTARİH

Uluslararası Hukuk Bakımından Ermenilerin Soykırım İddialarının İncelenmesi

Kemal Oğuz ÇAKIR
Yüzyıllık tarihsel bir geçmişe sahip olan ermeni sorunu, dünyada birçok ülkede, ermeni diasporasının dayatmaları sonucunda tanınmaya, hatta bazı ülkelerde inkâr edilmesi dahi suç sayılmaya başlamıştır. Bir milletin isminin bizim açımızdan sorun kelimesiyle bile yan yana kullanılması ve o milletin adı geçince sorun kavramının zihinlerde canlanması bile çok üzücü bir durumdur.
Tarihi geçmişi şereflerle dolu büyük Türk milleti, işlemediği bir suçla itham edilmektedir. Geçmişten günümüze süre gelen zaman içerisinde, dostu da düşmanı da hiçbir zaman eksik olmayan Türkiye, diasporanın çalışmaları sonucunda neredeyse tüm dünya üzerinde soykırımcı bir ülke olarak adlandırılacaktır. Uluslararası hukuk açısından ermeni iddialarını ve Türkiye’nin izlemesi gereken yola kısaca değineceğimiz bu yazımızda; Ermeni tarihine, sorunun ortaya çıkışına, Ermenilerin ve Türkiye’nin tezlerine, Ermeni sorununun hukuksal boyutuna, sonuç bölümüyle birlikte verilebilecek çözüm önerilerine dikkat çekeceğiz.
Ermeni Tarihi ve Sorunun Ortaya Çıkışı
Ermeniler günümüzde var olan Ermenistan devleti kuruluncaya kadar başka milletlerin ve devletlerin egemenliği altında yaşamışlardır. Tarihsel olarak bakıldığında Ermenilerin sırasıyla, Pers, Makedon, Selekfit, Roma, Sasani, Bizans, Arap ve Türklerin hâkimiyeti altında yaşadıkları görülür. Özellikle Osmanlı devletinde askerlikten ve kısmen de vergiden muaf tutulan Ermeniler, ticaret, zanaat ve tarım ile idari mekanizmalarda önemli mevkilere yükselme fırsatını da elde etmişlerdir. Devletin çeşitli kademelerinde görev yapan Ermeniler, Osmanlı Devletince kendilerine tanınan bu hoşgörüye karşılık, verdikleri hizmetten ötürü “millet-i sadıka” olarak adlandırılmışlardır.
Osmanlının zayıflaması, dolayısıyla Avrupa Devletlerinin etkisi altında kalmaya başlaması, toz pembe seyreden Ermeni ilişkilerini sekteye uğratmaya başlamış, bazı devletlerin misyon faaliyetleri ile Ermeniler Osmanlıya karşı kışkırtılmış ve bir uşak olarak kullanılmıştır. Ermeni kiliselerinin ve bazı siyasi ve terörist faaliyet gösteren ayrılıkçı Ermeni partilerinin faaliyetleri sonucu, yüzyıllardır beraber kardeşçe yaşayan Ermeniler ve Türkler arasında nifak tohumları ekilmiş, Ermeniler Türklerden soğutulmuştur. Birinci Dünya Savaşı sırasında Ermeniler, Türk düşmanı devletlerden yardım almak için tamamen ezilmişlik duygusuna dayanmış ve kendilerini ezilen bir toplum olarak göstermeye ve Anadolu topraklarındaki egemenlik haklarının Türkler tarafından gasp edildiği yönündeki iddialarını dile getirmeye başlamışlardır.
Bağımsızlık amacı güden ayrılıkçı Ermeniler başta taşnak ve hınçak cemiyetleri olmak üzere, milli menfaatlere aykırı olarak adlandırılan cemiyetler yoluyla, savaşan Osmanlı devletini cephe arkasında yapmış oldukları saldırı ve katliamlarla zor duruma sokmuşlardır. 24 Nisan 1915’te Ermeni komiteleri kapatılarak, yöneticilerinden 2345 kişi devlet aleyhine faaliyette bulunmak suçundan tutuklanmıştır. Ermeni soykırım savunucuları bu tarihi, soykırımın başlangıç tarihi olarak kabul etmektedir. Tutuklamalardan sonra Osmanlı Devleti, tehcir kanunu olarak bilinen kanunu çıkarmak zorunda kalmış ve Ermeni nüfusunu zorunlu göçe tutmak zorunda kalmıştır. Tehcir sonucu ölenlerin sayısı ve tehcir eyleminin soykırım kabul edilip edilmeyeceği başta Ermeni diasporası ve soykırım savunucuları tarafından manipüle edilmiştir. Sykes-picot gibi gizli, Sevr gibi açık antlaşmalarda da Anadolu topraklarında kurulması istenen Ermenistan devleti planı, I. Dünya Savaşı sonunda ayrılıkçı Ermenilerin, Büyük Ermenistan hayallerinin devam etmesine sebep olmuşsa da kurtuluş savaşında silah yoluyla bu hedefe kavuşamayacaklarını anlamışlardır.
Dünyanın çeşitli yerlerine dağılan ve kendilerini diaspora olarak adlandıran Ermeniler kendi kimliklerini korumak, asimile olmamak, dil, din ve örf gibi kültürel olgularını canlı tutmak için Ermeni siyasi partilerinin faaliyetleri sonucunda aşırı milliyetçi bir hal almışlar ve Yahudi soykırımından esinlenerek I.Dünya Savaşı sırasında temelleri atılan ezilmişlik ve mağduriyet duygularını canlandırmışlardır. Mezkur sebeplerle adeta balon gibi şişen Ermeniler ve diaspora, deyim yerindeyse 24 Nisan 1965’te patlak vermiştir. Erivan’da sokaklara çıkan binlerce Ermeni 1915 olaylarının 50.yılını gösteri düzenleyerek anmışlardır. İlk başlarda bir anma töreni havasında sessizce hareket eden kalabalık, kısa sürede kontrolden çıkmış ve taşlar havalarda uçuşmaya, sloganlar atılmaya başlamıştır. Kalabalık sloganlarında Türklerin Ermeni topraklarını kendilerine iade etmesini ve 1915 olayları nedeniyle katil olarak adlandırılmasını istemekteydiler.1965 anma törenlerinde Erivan’da yürüyen yüz binlerce kişi hep bir ağızdan Ermenice “mer hoghere, mer hoghere” diye bağırmışlardır. Türkçesi ile “ bizim topraklarımız” diye bağırmışlardır ve kastedilen topraklar Türkiye’nin Doğu Anadolu bölgesinden başka bir yer değildir. Bunun için dünyanın sessiz kalmaması ve özellikle Rusların ise yardım etmesi gerektiği belirtilmiştir. Kalabalık, olaylar esnasında o kadar kontrolden çıkmıştır ki, resmi yetkililerin dışında dini önderler de kalabalığı durdurmakta güçlük çekmişlerdir.
Ayrılıkçı Ermeniler olarak tasvir ettiğimiz topluluk taleplerini kabul ettirmek, mağduriyet ve ezilmişlik psikolojisini arttırarak yabancı devletleri soykırım konusunda ikna etmek için terörü de bir araç olarak kullanmışlardır. Osmanlı imparatorluğu döneminde taşnak ve hınçak siyasi hareketlerinin 1895 yılında Bab-ı Ali Yürüyüşü, 1896 yılında Osmanlı bankası baskını, 1905 yılında II. Abdülhamit Han’a bombalı suikast girişimi gibi eylemleri bulunurken, cumhuriyet döneminde ermeni terörü hedef olarak kendisine Türk diplomatları seçmiştir. Ermeni terörü sonucu 1973–1986 yılları arasında 70 kişi ölmüş, 524 kişi yaralanmış ve eylemlerde 105 kişi rehin alınmıştır.
ERMENİLERİN SOYKIRIM KONUSUNDAKİ TEZLERİ
Türkler, Ermenistan’ı işgal ederek Ermenilerin topraklarını ellerinden almıştır.Türkler,1877–1878 savaşından itibaren Ermenileri sistemli olarak katliama tabi tutmuşlardır.
-Türkler 1915 yılından itibaren Ermenileri planlı şekilde soykırıma tabi tutmuşlardır.
-Talat Paşa’nın Ermenilerin soykırıma tutulması konusunda gizli emirleri vardır.
-Soykırımda hayatını kaybeden Ermenilerin sayısı 1,5 milyondur.
Bu iddia edilenleri öne sürenler devletin savaş halinde olduğu, soykırım olarak adlandırılan eylemlerin İttihat ve Terakki cemiyeti tarafından devlet eliyle değil vatandaşlar tarafından gerçekleştirildiği savunmasına karşı, Ermenilere karşı yapılan bu eylemlerin Osmanlı makamları tarafından değil, İttihat ve Terakki cemiyetine bağlı gizli bir örgüt olan Teşkilat-ı Mahsusa eliyle yürütüldüğünü, Teşkilat-ı Mahsusa ve İttihat ve Terakki arşivlerinin Ekim-Kasım 1918’de yani Osmanlı Devletinin savaşta yenildiği ve Talat Paşa hükümetinin düştüğü günlerde yakılarak imha edildiğini, resmi arşivlerde bulunabilecek bazı belgelerin de çoktan ayıklanarak yok edildiğini öne sürmüşlerdir.
TÜRKİYE’NİN SOYKIRIM KONUSUNDAKİ TEZLERİ
Türkiye tarafının tezlerine göre bu tehcir, bir soykırım ya da katliam değil, düşmanla işbirliği yapan ve ülkenin birliğine zarar veren bir topluluğun zararlı faaliyetlerinin engellenmesi amacıyla ve iç güvenlik nedeniyle başka topraklarda yerleşime zorlanması yönünde alınmış bir önlemdir. Osmanlı arşivlerinde göçe tabi tutulan Ermeniler için yolculuk sırasında rahatlarının sağlanması, can ve mallarının korunması için buyruklar aldığı görülmektedir. Osmanlı Bakanlar Kurulunun 30 Mayıs 1915 tarihli kararı ile Ermenilerin canlarının ve mallarının korunmasını, göçmen ödeneğinden geçimlerini sağlayabilmeleri için yardım yapılmasını, ihtiyaçlarına göre mal ve toprak dağıtılmasını, hükümet tarafından evler yapılmasını, alet ve teçhizat dağıtılmasını ve gereken daha pek çok önlemi bildiren emirleri hayata geçirilmesi amacıyla yayınlamışlardır. Ayrıca tehcir sırasında Ermenilere karşı herhangi bir saldırıda bulunanların tevkif edilerek, Divan-ı Harp mahkemesine sevk edilmesi ve en ağır biçimde cezalandırılmaları da karara bağlanmıştır. Tehcire tabi tutulan Ermenilerin sayısı Halep’ten gelenlerle birlikte 438,758 kişiydi. Açlık, tifo ve dizanteri gibi hastalıklar, iklim koşulları, Arap aşiretleri ve eşkıyaların saldırıları sonucu ancak 382,148 kişi iskân sahasına varabilmiştir. Yani toplam Ermeni kaybı 56,610’dur.
Bunların yanında Türkiye’nin tezlerine göre Ermeniler, I.Dünya Savaşı sonrasında büyük bir isyan başlatmış ve birçok yerde katliamlar yapmışlardır. Buna dair Ermenilere ve Ruslara ait önemli vesikalar mevcuttur. Türk kaynaklarına göre 1906–1922 yılları arasında Anadolu ve Kafkaslarda 527,955 Türk, Ermeniler tarafından katledilmiştir.
Görüldüğü üzere soykırım iddiası Ermenistan’da varlığı ve gerçekliği tartışılmaz, inkârı aforoz sebebi olan bir tabu haline gelmiştir. Diğer ülkelerde de Ermeni diasporasının gücü ve etkinliği sebebiyle siyasi malzeme halini almıştır. Açıkça söylemek gerekirse bizim açımızdan sorun olan bu konu, Ermeni diasporası açısından büyük bir gelir kaynağıdır.
ERMENİ SOYKIRIMI İDDİALARININ HUKUKSAL BOYUTU
Soykırım terimi, İkinci Dünya Savaşı içerisinde 1942 ya da 1943 başlarında ABD’de Raphael Lemkin isimli bir Yahudi tarafından ortaya atılmıştır. Lemkin’in 1943 başlarındaki çalışmalarının tarihsel bağlamı Polonya, Çekoslovakya, Sırbistan, Rusya ve diğer ülkeler hakkında sahip olduğu bilgiler oluşturmaktaydı. Lemkin soykırımı “bir ulusun ya da etnik grubun yok edilmesi” şeklinde tanımlayarak tanımında, sadece ulusal ve etnik grupları ele almıştır. Lemkin’in hayat verdiği soykırım kavramı ırksal ve dini grupların eklenmesiyle BM gündemine gelmiş ve uzun çalışmalar sonucunda 1948 tarihinde kabul edilen BM Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi,12 Ocak 1951 tarihinde 96 (1) numaralı BM Genel Kurulu Kararı ve BM (konvansiyon) olarak kabul edilmiştir. Bu sözleşmeye 136 devletle birlikte Türkiye de taraf olarak bulunmaktadır. Türkiye bu sözleşmeye 1950’de taraf olmuştur. Buna göre sözleşmeye taraf devletler Genosit’in ister savaş sırasında, isterse barış zamanında işlenmiş olsun, Devletler Hukuku suçu olduğunu tasdik etmekte ve bu suçu önlemeyi ve cezalandırmayı taahhüt etmektedirler. Şunu da belirtmek gerekir ki soykırım suçu zaman aşımına da tabi değildir. BM Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesinin 2. maddesinde soykırım terimi açıklanmıştır.
Bu sözleşme bakımından, ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubu, kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak amacıyla işlenen aşağıdaki fiillerden herhangi birisi soykırım suçunu oluşturur:
1-) Gruba mensup olanların öldürülmesi,
2-) Grubun mensuplarına ciddi surette bedensel veya zihinsel zarar verilmesi,
3-) Grubun bütünüyle veya kısmen, fiziksel varlığını ortadan kaldıracağı hesaplanarak, yaşam şartlarının değiştirilmesi,
4-) Grup içinde doğumları engellemek amacıyla tedbir alınması,
5-) Gruba mensup çocukların zorla bir başka gruba nakledilmesi.
Ayrıca sözleşmenin 3. maddesinde soykırımda bulunmak, soykırımda bulunulması için işbirliği yapmak, soykırımda bulunulmasını doğrudan ve aleni surette kışkırtmak, soykırımda bulunmaya teşebbüs etmek, soykırıma iştirak etmek eylemleri, cezalandırılacak eylemler olarak sayılmıştır. Sözleşmenin 4. maddesinde de “soykırım suçunu veya 3. maddede gösterilen fiillerden birisini işleyenler, anayasaya göre yetkili yöneticiler veya kamu görevlileri veya özel kişiler de olsa cezalandırılır.” denilerek, kişilerin cezalandırılması açığa kavuşturulmuştur.
BM sözleşmesinde ayrıntılı olarak açıklanan bu suçun jus cogens yani milletlerarası hukukun emredici bir normu olarak kabulü ise 1950’li yılların ortalarında gerçekleşmiştir. Dolayısıyla soykırımın uluslararası bir suç olarak kabulü ve jus cogens haline dönüşmesiyle, sözleşmeye taraf olmayan devletleri de sözleşme bağlar hale gelmiştir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi Türkiye bu sözleşmeyi imzalayan ilk ülkelerden biridir. Sözleşmeye bakıldığında, soykırım suçunun manevi unsuru olan kast ve maddi unsuru olan ve 5 madde halinde sayılan fillerden oluşmaktadır. Sözleşmenin 2. maddesinde “ortadan kaldırmak amacıyla” ibaresi özel bir kastın arandığına işaret etmektedir. Sözleşmenin en önemli özelliklerinden biri, soykırım suçunun oluşması için soykırım fiillerinden ancak 4 gruptan birini yok etme (ulusal, etnik, ırksal veya dinsel) iradesiyle işlenmesi gereğidir. Grup olarak yok etme ifadesi “özel kasıt” şeklinde olmak zorundadır.
Yukarıda yer verdiğimiz sözleşme ışığında, Ermeni sorunu ve sorunun hukuki temeli olan tehcir kanununu incelemek gerekirse, gerek tehcir kanununun uygulama kararları, gerekse kanunun içeriği, kısmen veya tamamen yok etme kastının var olmadığına işarettir. Mantıklı olarak baktığımızda bile yok edilmesi istenen bir grubun mal varlığının korunması ve iadesi için göçmen ödeneği tahsis edilmesi dahi, yok etme kastı olmadığına açık delil teşkil etmektedir. Bunun yanında Osmanlı Devleti içerisinde Ermenilere karşı, Almanya’da Yahudilere karşı duyulan anti-semitizme benzer bir nefret duygusu da bulunmamaktadır. Bu nedenle de ırkçı durumun ya da kastın olduğu söylenemez.
Ermeniler etnik, dini veya diğer bir grup olarak da nitelendirilebilir. Ancak siyasi grup olmak, o grubun maruz kaldığı olayların, grup olmasından değil de siyasi nedenlerden kaynaklandığını gösterir. Bir grubun siyasi ve silahlı faaliyette bulunduğu kanıtlandığı andan itibaren, sözleşme tarafından soykırıma karşı korunması gereken gruplar içinde bulunmasına imkân kalmamaktadır. Ermeniler adına hareket eden parti ya da benzeri kuruluşların, ilk adımda kolektif haklarının genişletilmesi adına bağımsızlığını gerçekleştirmek istediğini ve bu amaçla hareket ettiğini söylememiz, konunun anlaşılması için büyük önem teşkil etmektedir. Bu doğrultuda, siyaset yaptığı ve terörizm dâhil silaha başvurduğunu taşnak ve hınçak çetelerinin faaliyetlerinden anlayabiliriz. Bu yüzden tehcir ettirilen Ermeni nüfus sözleşmede koruma altına alınan ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubu değil, siyasi bir grubu temsil etmektedir ve siyasi grup sözleşmenin koruması altında değildir.
Bu açıklamaların yanında o dönemdeki ölümler devlet eliyle değil bazı çetelerin göç kervanlarına saldırması, hastalık v.b sebeplerle gerçekleşmiştir. Tamamen savaş ortamında, siviller arasında intikam duygusuyla meydana gelen ölümlerdir. Münferit olarak gerçekleştirilen olaylardan devletin sorumlu tutulması o zaman ki şartlarda mümkün değildir.
Türkiye Soykırım Sözleşmesine 1950 yılında taraf olmuştur. Sözleşmenin yürürlüğe giriş tarihi 12 Ocak 1951’dir. Sözleşmede geçmişe dönük uygulanacağına dair bir hüküm bulunmamaktadır. 1969 Viyana Antlaşmalar Hukuku Konvansiyonunda yer alan ve bu konudaki örf ve adet kuralını yansıtan “antlaşmaların geriye yürümezliği” başlıklı 28. maddenin hükmüne göre; “Antlaşmanın farklı bir niyet anlaşılmadıkça veya böyle bir niyet başka türlü tespit edilmedikçe, antlaşma hükümleri antlaşmanın bir taraf bakımından yürürlüğe girmesinden önce meydana gelen hareketle veya olayla veya ortadan kalkan bir durumla ilgili olarak o tarafı bağlamaz.”
Yine 1969 tarihli Viyana Konvansiyonunda antlaşmaların yorumuna ilişkin 31. maddesi esas alındığında bir antlaşmanın yorum bakımından “bir antlaşma hükümlerine antlaşmanın bütünü içinde ve konu ve amacının ışığında verilecek alelade manaya uygun şekilde iyi niyetle yorumlanacağı  belirtildikten sonra “bir antlaşmanın yorumu bakımından bütünü, girişini ve eklerini içine alan metne ilaveten bazı diğer hususları da kapsayacağı” ifade edilmiştir. Dolayısıyla soykırım sözleşmesinin girişinde yer alan hüküm soykırım suçunu 1946 tarihi itibariyle kabul edilen bir suç olduğunu ve devletlerin soykırım suçuna ilişkin bu sözleşmeyi yaparken bunu değerlendirecek sözleşme hükümlerini kabul ettiklerini ortaya koymaktadır. O halde Türkiye’nin soykırım sözleşmesine bağlı olarak, hukuken sorumlu tutulmasına imkân bulunmamaktadır.
ÇÖZÜM ÖNERİLERİ VE SONUÇ
Konu uluslar arası hukukta hâlihazırda var olan bir hakemlik merciine götürülebileceği gibi, çeşitli ülkelerde bulunan araştırma kurumlarına da götürülebilir. Ayrıca tarafların önerebileceği birer hakem ve bunların yanında yer alacak tarafların üzerinde uzlaşacakları bir başka hakemler kurulu olan üç taraflı bir komisyona da konu havale edilebilir.
Oluşturulacak hakemlik makamında sadece 1915’te sadece Ermenilerin maruz kaldıklarının soykırımın olarak kabul edilip edilmeyeceğinin saptanmasını istemek kabul edilmemelidir. Bu tek yanlı bir yaklaşım anlamındadır ve böyle bir tahkimname örneği yoktur. Yapılması gereken 1915’i bir bütün olmaktan çıkarıp, spesifik olarak bu kapsama giren bazı olayların soykırım olarak nitelenip nitelenmeyeceğini hakemlik makamına sunmaktır. Olayların terminolojisi bunlara imkân vermektedir.
Hukukun genel olay yaklaşımı yerine spesifik olaylara bakmak daha yerinde olacaktır. Örneğin Türkiye, Ermenilerin aynı tarihlerde yaptığı katliamları örnek göstermelidir. Buna verilebilecek örnek ise Van’da Ermenilerin yaptığı katliamlardır. Bu olay suç unsurları bakımından uygun olduğu gibi, alınan tehcir kararında gerekçe oluşturduğundan son derce önemlidir.
Sonuç olarak, iyi bir tahkimname hazırlanıp uygun bir makama başvuru yapıldığında ve disiplinler arası bir yaklaşımla tarihçi ve hukukçuların üst düzey işbirliği sonucunda oluşturulabilecek bir Türk delegasyonunun katıldığı bir bağımsız hakemlik makamı fikri, Türkiye’ye büyük yararlar sağlayacaktır. Türkiye tarihsel gerçeklerin kendisini destekliyor olmasının yanında yetişmiş tarihçi ve hukukçulara sahip olmasıyla da bunun gerçekleştirebilecek kapasiteye sahiptir. Türkiye bu oynanan oyunların mutlaka üstesinden gelmelidir. Çünkü dünya döndükçe Türk’ün ve Türkiye’nin düşmanı bitmeyecektir.
 İSTİFADE EDİLEN KAYNAKLAR
1-)  AKTAN Gündüz, Devletler Hukukuna Göre Ermeni Sorunu, www.ermenisorunu.gen.tr
2-) ARSLAN Esat, 1915 yılı Olaylarının Soykırım Suçu ve İnsanlığa Karşı Suçlar Bakımından Değerlendirilmesi, Yeni TCK’ da yapılan hatalar, Uluslararası Hukuk Dergisi, www.usak.org.tr/dergi_bolum.asp?id=7
3-)BAYKAL Ferit Hakan, Ermeni Soykırım İddiaları ile Türkiye Sorumlu Tutulabilir mi?, http://www.hukukgrubu.org/makale5.htm.
4-)HALAÇOĞLU Yusuf, Ermeni Tehcirine Dair Gerçekler, TTK yayını, Ankara, 2001.
5-)http://devletarsivleri.gov.tr
6-) http://eraren.org
7-)http://eraren.org/bilgibankasi/tr
8-)KARABEKİR Kazım, Ermeni Mezalimi, Emre Yayınları, İstanbul, 2000.
9-) LAÇİNER Sedat, Türkler ve Ermeniler, Bir Uluslararası İlişkiler Çalışması, http://www.usak.org.tr
10-) LÜTEM Ömer Engin, Ermeni Terörü, Stratejik Analiz Dergisi.
11-)PAZARCI Hüseyin, Uluslararası Hukuk, Turhan Kitapevi, Ankara, 2009.
Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı