AMERİKABÖLGESEL ANALİZLER

ABD Düşüyor mu?

Uluslararası ilişkiler disiplininin en popüler konularından biri büyük güçlerin yükseliş ve düşüşleridir. Büyük güçler nasıl ve hangi şartlarda yükselir, ne gibi sıkıntılar yaşayarak düşüşe geçer ve bu iki sürecin yaklaştığını anlamak için kullanılabilecek ölçüler nelerdir gibi sorular gündeme gelir bu konu işlenirken. Bu büyük güçlerden günümüzde etkinliğini en ciddi manada sürdüren ABD de bu tartışmalar kapsamında sık sık gündeme geliyor. Her ne kadar dünyada yükselen bölgesel güçlerle beraber bu konunun gündeme geldiği düşünülse de konu üzerine tartışmalar 70’lerden beri işleniyor. Dolayısıyla yeni bir tartışma gibi, sorunsuz ilerleyen bir süper güç henüz düşmeye başlamış gibi bir görüntü vermek yükselen güçlerin retoriği için fayda sağlamaktaysa da madde planında gerçeğin böyle olup olmadığına bakmak gerekiyor.

ABD 2. Dünya Savaşı’ndan tartışmasız bir güç olarak çıkmadan önce, 1941’de Henry Luce 20. Asrın Amerikan asrı olacağını söylemişti. Bu tespiti yaparken akademik verilerden faydalanmaktan çok belki de Çin’de bir misyonerin oğlu olarak doğup Amerikan basınında yükselen Luce’un şahsi tarihi rol oynamışsa da 2.Dünya Savaşı sonrası dönem bu gerçeği oldukça net biçimde ortaya koydu. Savaş sonrası dünyadaki toplam üretimin yarısına, hava gücünün yarısından fazlasına sahip ABD, 1949’da atom bombası sahibi tek güç olma vasfını da ekleyerek yeni dönemin süper gücü olacağını belli etmişti.

Her ne kadar Soğuk Savaş dönemi özellikle 60’larda ABD’de cereyan eden insan hakları hareketleri, 70’lerde Sovyetlerin Afrika’da komünist iktidarlara desteği gibi olaylarla ABD’nin düşüşü tartışmaları gündeme geldiyse de Reagan döneminden sonra tablo çok daha farklıydı. İzleyen dönemde Soğuk Savaş’ın sonuyla ve Clinton’ın ABD’nin kronik ekonomik sorunlarını çözmedeki başarısı bu tartışmaları bir süre unutturdu. Aynı dönemde Batı’nın uzun süre kararsız davranıp son etapta ABD’nin ağırlığını koymasıyla harekete geçebildiği Bosna’daki zulüm de yeni dönemde ABD’nin bölgesel sorunlarda vazgeçilmez bir profil sergilediğini kanıtlar nitelikteydi.

Büyük güçlerin yükseliş ve düşüşlerine dair çalışmalar arasında Paul Kennedy’nin “Büyük Güçlerin Yükseliş ve Düşüşü” kitabı 80’lere damgasını vurduysa da tezleri tartışmaya oldukça açıktır. Özellikle ABD üzerine tartışmalarda Britanya, Hollanda ve İspanya’nın düşüşlerinden örnekler sunmak tarih açısından en sorunlu noktalardan biridir.

Büyük Britanya, gücünün zirvesinde olduğu dönemde dahi deniz kuvvetleri kendisinden sonraki 2 ülkenin toplamından daha güçlüyken kara ordusu Almanya, Fransa, Rusya ve Avusturya-Macaristan’dan sonra 5. Konumdaydı. Öte taraftan yine deniz üstünlüğünü odak alan İspanya ve Hollanda örnekleri ABD’nin ekonomik ve askeri konumuna bakıldığında pek sağlam dayanaklara sahip görünmüyor. Daha eski dönemlerde Çin ve Roma İmparatorluğu gibi örnekler ise güçlerine karşın güçlü komşulara sahip olmaları sebebiyle dış politika kararlarında büyük oranda kısıtlandıkları dönemleri sıkça yaşamıştı.

Bu noktada Charles Krauthammer şu ifadesini hatırlamakta fayda var: “Gerçek şu ki, Roma İmparatorluğu’ndan sonra hiçbir ülke kültürel, ekonomik, teknolojik ve askeri üstünlük açısından ABD kadar baskın olmamıştır.”  Dünya askeri harcamasının yüzde kırkının sahibi ve bu oranı GSMH’nin yüzde dördünü ayırarak yapan ABD bu harcama oranıyla kendisini takip eden 24 ülkenin toplamından fazla bir harcamayı yapmaktadır. 132 ülkede askeri tesisleri, 40 ülkede ise tam teşkilatlı üssü bulunan ve gayet makul şekilde bir “üsler imparatorluğu” olarak anılan, ekonomik açıdan ise dünya GSMH’nin yüzde 20 ila 30’una sahip bir güçten bahsediyoruz. İnternetin günümüzde gücü düşünüldüğünde 2003 yılı itibariyle dünyadaki internet sitelerinin yüzde 28’inin de ABD kaynaklı olması bilgi üzerindeki gücünü de oldukça net gösteren bir veri.

ABD’nin bir diğer avantajı ise rakip olma iddiasında olan veya böyle görülen güçlerin bu görüntülerinin arkasında önemli sıkıntılar ve eksikliklerinin olması. AB, krize rağmen önemini yitirmiş bir ekonomik güç değilse de eskisi kadar güvenilmeyen bir ekonomi. Askeri, teknolojik ve kültürel baskınlık anlamında da ABD’ye zorlu bir rakip teşkil etmiyor. Dolayısıyla AB, bir rakip noktasında değil, ki Avrupalı güçlerin de böyle bir rekabet arzuladığını düşünmek güç, özellikle de dünyadaki askeri ticaretin yarısını elinde bulunduran ABD, özellikle NATO vasıtasıyla kıtadaki askeri varlık açısından da bu denli bir önemi haizken. AB içinde de uluslararası krizler sırasında ABD’den taraf olan ve olmayanlar gibi ayrımlar oluştuğu düşünüldüğünde AB bu iddiadan oldukça uzak noktada.

AB’den daha sıklıkla dillendirilen Çin ihtimali ise belki AB’den daha iyi bir alternatif sunabilir. Bölgesinde yukarda saydığımız noktalarda ABD’yle rekabet edebilir bir görüntüye sahipse de sorun Çin’in hem ABD’yle ciddi bir tansiyona sebep olmadan ekonomik gücüne dayanma çabası hem de bölgesi dışında oldukça kısıtlı bir etkiye sahip olması. Soğuk Savaş sonrası gücünü Orta Asya’ya doğru kaydırma imkânı bulan Çin’in küresel bir rolden ziyade etkin bir bölgesel güç olacağı ve şimdiye kadar olduğu gibi bazı sürtüşmeler hariç ABD ile bir liderlik yarışına girecek düzeyde gerilime sebep olacak adımlardan kaçınacağını tahmin etmek zor değil.

Rusya ve Brezilya gibi yükselen güçlerin ise yabana atılmayacak etkinliklerine rağmen farklı bir ligde oynadıkları açık. Çin için olduğu gibi Rusya için de ABD’yi en önemli kontrol aracı veto hakkı elbette. Bunun haricinde bazı dönemlerde iki ülkeden de ABD’ye eleştiriler dillendirilse ve tek kutuplu sistem kötülense de iki gücün de sistemi değiştirmekten çok retorik güçlerini artırmak ve pazarlık masasındaki konumlarını sağlamlaştırmak maksadıyla bu çıkışları yaptıkları iddiası ciddiye alınmaya değer.

Elbette ki hegemon vasfında olmak her şeye muktedir bir güç olmakla eşdeğer değil. Dünyada yükselen Amerikan karşıtı hareketler, ABD’nin tek taraflı diplomasi ve müdahalelerinin ortaya çıkardığı sorunlar, Çin, Rusya ve Brezilya gibi güçlerin dönem dönem dillendirildiği çok kutuplu dünya özlemi bu noktada önem arz ediyor.

Bu manzarada ABD’nin ekonomik veriminin düştüğü yahut uluslararası arenada tökezlediği dönemlere karşın süper güç vasfını kısa veya orta vadede yitirmesi pek mümkün görünmese de ciddi bir meşruiyet sorunu yaşadığı açık. Bir dönem gıpta edilen değerlere sahip bir güç olarak görüldüğü coğrafyalarda artık ABD’nin imajı eskisine kıyasla oldukça negatif bir görüntü sergiliyor. Irak’taki demokrasi söylemine karşın Mısır ve Suudi Arabistan’la yakın ilişkileri dolayısıyla ikiyüzlülük ithamına maruz kalan ABD, Mübarek düşmüş olsa da bu imajı çok kısa vadede toplayabilecek gibi gözükmüyor.

Fransa ve Almanya’nın Irak Savaşı öncesi muhalif tutumu da ABD’nin uluslararası kamuoyunu önemsemeksizin aldığı kararlara oluşan tepkiyi göstermişti. Öte taraftan, uluslararası işbirliği gerektiren İran’ın nükleer programı meselesi, uluslararası ajandanın önemli unsurlarından olmaya başlayan çevre sorunları, kitle imha silahlarıyla mücadele ve Irak’ın yeniden yapılandırılması gibi konularda ABD’nin tek başına istediği sonuçları alma noktasında zorlu sınavlar verdiğini görüyoruz. Özellikle Rusya ve Çin’in BM Güvenlik Konseyi’ndeki veto güçleri dolayısıyla önümüzdeki dönemde de ABD’nin ortak irade ve uzlaşıya daha çok önem vermesi gerekebilir.

Kısaca söylemek gerekirse, en azından kısa ve orta vadede ABD’nin ciddi bir düşüş yaşaması pek mümkün görünmüyor. Ekonomik ve askeri üstünlüğü, lingua franca’nın ihracında rol oynayan sektörlerinin gücü ve belki en önemlisi muhtemel rakiplerinin ABD gücünü tehdit edecek güçte olmaması sistemin yarını adına ipuçları veriyor. ABD’nin bu duruma karşın önümüzdeki dönemlerde tüm dünyayı etkileyecek kararların alınması süreçlerinde son dönemdeki tavrına eleştirel yaklaşan güçleri dikkate alması gerekiyor. Aksi takdirde yaşadığı meşruiyet sıkıntısının artmasıyla beraber eylem yeteneğinin de azalması muhtemel. En kısa ifadesiyle potansiyel rakiplerin kendi açılarından dahi inandırıcılığı sınanabilir çok kutupluluk romantizmiyle ABD’nin bir hegemondan da fazlası olduğu inancından beslenen tek başına kararları alma ve uygulama yönündeki tavrı arasında bir fikrî orta nokta bulunması en sağlıklı seçenek olarak görünüyor.

Göktuğ SÖNMEZ

*Bu yazı ilk olarak Akademik Analiz dergisinin Nisan sayısında yayınlanmıştır.

Dergiyi online okumak için tıklayınız.

Bilgisayarınıza indirmek için tıklayınız.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı