AMERİKABÖLGESEL ANALİZLER

Küresel Güç ABD: Değişen Avrasya Bakışı

Avrasya, dünden bugüne dünya tarihinde sürekli olarak bir odak noktası olmuştur. İçten ve dıştan birçok siyasal ve askeri gücün ilgi, rekabet ve bu rekabetten doğan çatışmalar için bir sahne haline gelmiş Avrasya’nın günümüzde de küresel düzeyde merkezde olması da bir rastlantı değildir. Keza Avrasya merkezli dünya siyasetinin açıklanması denildiğinde ilk akla gelen, Mackinder’ın yerküre üzerinde egemenlik veren güçlerden birinin Avrasya’da kesinlikle yerleşik bir kara gücüne sahip olması gerektiği tezi bile bu alan için büyük önem atfedildiğini göstermektedir. Hatta bunu doğrularcasına ABD, Soğuk Savaş sonrası “İki Kutuplu Sistem”den sıyrılıp uluslararası sistemde tek süper güç olarak belirmiş ve bu statüsünün devamını sağlamak adına Avrasya’da ekonomik, siyasal ve askeri varlığını pekiştirme çabasına girerek çeşitli ulusal devletlerin sınırları içerisinde, özellikle kara gücünü konuşlandırmıştır.

Diğer taraftan, bu bölgenin büyüklüğünün yanında doğal kaynak rezervlerinin zenginliği ve bu zenginliğin dünya ile paylaşımında kavşak rolü üstlenmesi dünya ekonomi—politiğine yön vermektedir. Dünya siyaseti ile ilgili küresel tezlerin Avrasya merkezli olmasının sebebi bu üç ana başlıktan oluşsa da kayda alınması gereken bir diğer husus ise gelişen teknoloji ve buna bağlı olarak artan ihtiyaçların karşılanması bakımından bölge güvenliğinin bir an evvel gerçekleştirilmesidir.

Diğer bir deyişle, son yüzyılda temeli fosil yakıtlara dayalı inşa edilen modern ekonomi ve modern toplum düzeni, bu haline alternatif yeni bir ekonomik ve toplumsal modeller sunmadıkça yeryüzünün doğal zenginliklerine sahip olmada kıtalar ve bölgelerarası var olan dengesizlikler uluslararası ilişkileri artan ölçüde etkilemeye devam edecektir. Bu durum ise beraberinde çatışmaları getirecek; zaten var olan çatışmaları körüklendirecek ve bölge halkları sahip oldukları toprakların ellerinden gitmesini izleyecektir.

Elbette, ABD açısından bakıldığında bir yandan enerji kaynaklarının akışında Rusya tekelinin kırılması öbür yandan ise bölgede hâkimiyetini kurarak enerji yönetiminde söz sahibi olmayı amaçlamaktadır. Doğal olarak, ABD’nin bu çabalarına karşı son yıllarda yeniden yükselen siyasal, ekonomik ve askeri güç merkezleri Avrasya’nın yönetiminde, ekonomik bağlamda Avrupa Birliği ve Çin, siyasal ve askeri alanda da Rusya ve Çin ortaya çıkmaktadır. ABD’yi en çok korkutan AB ve Çin değildir; aslında Rusya ve Rusya’nın “Yakın Çevre Politikası” dâhilinde bölgeye uzanarak Sovyetler Birliği’nin küresel arenada bıraktığı boşluğu doldurma çabası ve bu amaçla yaptığı siyasi ve askeri hamlelerinin ABD’nin küresel tek süper güç olma statüsünü aşındırma potansiyeline sahip bir gelişme şeklinde algılamasıdır.

ABD’nin Avrasya politikası için milat Sovyetler Birliği’nin dağılması olarak göze çarpar; diğer bir ifade ile bu bölge Sovyet nüfuzu altındaydı. ABD, B. Clinton döneminde Avrasya ile bağlantılı olarak 1990larda başta “Russia First[1]” politikası çerçevesinde manevralarda bulunmuştur. Bu bölgenin ikinci plana itilmesindeki asıl sebep, Irak’ın Kuveyt’i işgali sonucunda Körfez Savaşı ve Ortadoğu Barış Süreci, Bosna ve Kosova olayları, Rusya’nın geleceği ile NATO’nun yeniden yapılandırılması gibi gelişmelerle Washington’un yakından ilgilenmesidir.

Ancak “1993’te Rusya’nın ilan ettiği “Yakın Çevre Doktrini”yle Orta Asya’daki etkinliğini tekrar artırma çabası, AB’nin “Avrupa — Kafkasya — Asya Taşıma Koridoru” (TRACECA/Transport Corridor Europe, Caucasus, Asia) ve Avrupa’ya Devletlerarası Petrol ve Gaz Taşıma” (INOGATE/Intersate Oil and Gas Transport to Europe) projelerini geliştirmesi, Çin’in bölgede etkinliğini arttırmaya başlaması, Türkiye’nin beklenen rolü üstlenememesi ve ABD merkezli petrol şirketlerinin bölgede artan çıkarları 1990ların ortalarından itibaren ABD’nin bölgeye yönelimini tetikleyici unsurlar olmuştur”.[2]

1990′ların ikinci yarısında ABD’nin Orta Asya’daki yaşamsal çıkarlarının giderek farkına varmasına paralel olarak, Amerikan ulusal güvenlik stratejilerinde bu bölgeye ayrılan yer de artmaya başladı. 1998′deki Ulusal Güvenlik Strateji Belgesinde, bölgedeki enerji rezervlerinin uluslararası pazarlara aktarılmasının ve bölgenin istikrarının ABD için taşıdığı önem açıkça ifade edilmekteydi: İstikrarlı ve müreffeh Kafkasya ve Orta Asya, Akdeniz’den Çin’e uzanan geniş bir bölgede istikrar ve güvenliğe katkı sağlayacak ve Kafkasya gaz ve petrol rezervlerinin, ABD’nin muazzam ticari katılımıyla, dünya piyasalarına aktarılmasını mümkün kılacaktır. Bu bölgedeki ülkeler, egemenliklerini ve uluslararası camiadaki yerlerini teminat altına aldıysalar da, demokratik ve ekonomik alanda gerçekleştirilmesi gereken reformlar vardır. […] Bu ülkelerin bağımsızlıkları, egemenlikleri, toprak bütünlükleri ve demokratik ve ekonomik reformları gerçekleştirmeleri Amerikan çıkarları için önemlidir. Bu hedeflere ulaşılabilmesi için ikili ilişkilerimizi ve uluslar arası kuruluşlardaki liderliğimizi kullanarak milyarlarca doların bölgeye akmasını sağlıyoruz.[3]

Ayrıca, Temmuz 1999′da ABD Kongresi’nden geçen “İpek Yolu Strateji Yasası” ABD’nin Orta Asya ve Kafkasya’ya yönelik politikalarının ana hatlarını açıkça ortaya koymaktadır. İpek Yolu Strateji Yasası’nın gerekçesini oluşturan bölümde 7 nokta ön plana çıkarılmaktaydı. Buna göre:

1) Bir zamanlar Orta Asya ve Güney Kafkasya’nın en önemli ekonomik hattı olan tarihi İpek Yolu, Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Tacikistan ve Türkmenistan’dan geçmekteydi;

2) İpek Yolu üzerindeki halkların birbirine bağımlılığı ve karşılıklı işbirliği yoluyla eski ekonomik ilişkilerini tekrar tesis etmeleri, egemenliklerinin teminat altına alınması kadar, demokratik ve pazar reformlarının başarısı için de önemliydi;

3) Orta Asya ve Güney Kafkasya ülkeleri arasında siyasi, ekonomik ve güvenlik ilişkilerinin güçlendirilmesi bölgenin istikrara kavuşmasına da hizmet edecekti;

4) Bölgede demokrasilerin ve serbest pazar ekonomilerinin gelişimi, uluslararası özel sektör yatırımcılarının bölgeye girişlerini teşvik edecekti;

5) Bölgedeki Müslüman ülkeler, ABD ile yakın ittifak kurmak isteyen ve İsrail’le yoğun ticari ve diplomatik ilişkiler içinde bulunan laik yönetimlere sahip bulunmaktaydı;

6) Bölgede, ABD’yi sorunlu Basra Körfezi’ne bağımlı olmaktan kurtaracak çok değerli enerji kaynakları bulunmaktaydı;

7) ABD dış politikası ve uluslararası yardımları bölge ülkelerinin ekonomik ve siyasal bağımsızlıklarının yanı sıra, demokrasi inşası, serbest pazar politikaları, insan hakları ve bölgesel ekonomik bütünleşme konularına da yoğunlaşmalıydı.

İpek Yolu Strateji Belgesi’nde, ABD’nin bölgeye yönelik politikasının ana unsurları ise söyle sayılmaktaydı:

−Bağımsızlığın, egemenliğin, demokratik yönetimlerin ve insan haklarına saygının desteklenmesi;

−Hoşgörü, çoğulculuk, diyalog ortamları ile ırkçılığa ve Yahudi düşmanlığına karsı mücadelenin desteklenmesi;

−Bölgesel ihtilafların çözülmesinde ve sınır ötesi ticareti zorlaştıran engellerin kaldırılmasında aktif biçimde yer alınması;

−Dostane ilişkilerin ve ekonomik işbirliğinin desteklenmesi;

−Pazar merkezli ilkelerin ve uygulamaların yayılmasının sağlanması;

−İletişim, ulaşım, eğitim, sağlık, enerji ve ticaret alanlarındaki alt yapının gelişmesine katkı sağlanması;

−ABD kaynaklı ticari girişimlerin ve yatırımların desteklenmesi.

Görüldüğü gibi, İpek Yolu Strateji belgesi esas olarak ABD’nin ve Amerikalı girişimcilerin bölgedeki ekonomik ve ticari çıkarlarının sağlanmasını kolaylaştıracak bir eksen üzerine oturtulmuş, bu ana hat çevresinde ise, demokratikleşmenin sağlanmasından insan haklarının desteklenmesine kadar, ABD’nin küreselleşme tanımına uyan diğer unsurlar serpiştirilmişti.[4]

Bill Clinton’un Orta Asya politikası başlıca dört unsura dayanmaktaydı. Bunlar: Bölge devletlerinin demokratikleşme ve pazar ekonomisine geçiş süreçleri hızlandırılacak ve sağlamlaştırılacak; Hazar enerji kaynaklarının güvenliği sağlanacak, bunun için de buradaki enerji potansiyelinin Rus denetiminde olmayan güzergâhlarla dünya pazarlarına aktarılması için projeler geliştirilecek; bölgesel çatışmalar barışçıl yollarla çözüme kavuşturulacak ve Amerikan firmalarının bölgedeki ticari faaliyetleri desteklenecekti.

George Walker Bush‘un ABD Başkanı seçilmesinden 11 Eylül 2001′e kadar geçen süre zarfında da ABD’nin bölgeye olan ilgisi esasen ekonomik temelli olmaya devam etti. ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’ın eski Sovyet Cumhuriyetlerinden sorumlu danışmanı Clifford Bond ABD Temsilciler Meclisi Uluslararası İlişkiler Komitesi’ne sunduğu bir raporda, ABD’nin bölgede yaşamsal çıkarları bulunduğunu, bunun da enerji kaynaklarının dünya piyasalarına sorunsuz aktarılması ve bölge ülkelerinin serbest piyasa koşullarını benimsemelerine odaklandığını ifade etmekteydi. ABD’nin bölgedeki çıkarlarının sadece ekonomik alanla sınırlı olmadığını ileri süren görüşlerde 2000 başından itibaren artış gözlendi.

Jeopolitik açıdan bölgenin taşıdığı önemin vurgulandığı bu görüşlerde altı çizilen noktalar, ABD’nin bölgede Rusya, Çin ve Hindistan’ın etkisini dengeleyecek biçimde aktif bir politika izlemesi, bunu yapabilmek için de bölge ülkeleriyle çok boyutlu stratejik ilişkiler içine girmesiydi. Fakat Rusya’da Vladmir Putin’in iktidara gelmesinden sonra Kremlin’in Orta Asya’da izlemeye başladığı ekonomik bağları sağlamlaştırmaktan, askerî varlığı artırmaya uzanan çok boyutlu politikalar, Çin’in Şangay İşbirliği Örgütü yoluyla bölgede giderek artan ağırlığı gibi faktörler ABD’nin Orta Asya bölgesine doğrudan müdahil olmasını engelledi.

Bunun yerine Washington aktif “bekle−gör” politikasına devam etti. Böyle bir ortamda 11 Eylül 2001 terör saldırılarına hedef olan ABD bu tarihten sonra terörle mücadele konsepti içerisinde hareket etmeye başlamıştır ve bölge ülkeleriyle beraber Rusya’nın da desteğini alarak Afganistan Harekâtı ile birlikte bölgeye askeri anlamda yerleşmiş ve üslere sahip olmuştur. Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra bağımsızlıklarını kazanan ülkeler güvenlik endişesi nedeniyle Rusya ile yakınlaşmışlardır. Bölgedeki ABD askeri varlığını desteklemelerinin amacı ise Rusya’nın etkisinden çıkmak, güvenlik endişesinden kurtulmak ve batılı sermayenin Orta Asya’ya gelmesini istemeleridir.

Zamanla bu ülkelerin rejimleri sebebiyle ABD’den çekindikleri ve Rusya’ya yakınlaştıklarını görmekteyiz. Çünkü ABD’nin dış politika söyleminde yeri olan demokratikleşme konusu Orta Asya’daki demokratik olmayan cumhuriyetler için başlı başına bir tehlikeydi. Bölge cumhuriyetleri bölgede yaşanan renkli devrimlerde ABD’nin rolünün olduğunu düşünmektedirler. Bu yüzden bölgedeki ABD merkezli NGO[5]’lardan rahatsızlık duymaya başlamışlardır.

ABD ile ilk önemli gerginliği yaşayan ülke Özbekistan’dır. 13 Mayıs 2005tarihinde yaşanan Andican ayaklanmalarını sert bir şekilde bastıran Özbekistan’ı eleştirmiştir[6].  Ayrıca uluslararası soruşturma açılmasını desteklemiştir Özbekistan ise bunu reddetmiştir ve ilişkiler kopma sürecine gelmiştir. ABD bölgedeki önemli konumda bulunan Özbekistan’ı kaybetmiştir. Bu olaylardan sonra Özbekistan ülkedeki Amerikan üssünü kapatarak yönünü tekrar Rusya’ya çevirmiş ve stratejik işbirliği antlaşması imzalamıştır. Kırgızistan’da yaşanan devrim sonrasında iktidara gelen Bakiyev ise ülkedeki NGO’ların faaliyetlerinden rahatsız olmuş ve ABD’ye karşı mesafeli bir politika izlemeye başlamıştır. Ayrıca ülkesinde bulunan Amerikan üssü içinde 200 milyon dolar kira talep etmiş yapılan anlaşmada 150 milyon dolar kira almaya başlamıştır. Görüldüğü üzere ABD’deki demokrasi söylemleri Orta Asya Cumhuriyetleri’ni bir hayli rahatsız etmekte ve bölgede Rusya ve Çin’in gücünü arttırmaktadır.

Diğer taraftan Obama yönetimi, Afganistan stratejisini 1 Aralık 2009’da açıklamıştır. Obama’nın Afganistan stratejisinde dikkat çeken en önemli konu şüphesiz 30.000 ek asker gönderilmesi kararıdır. İlk 18 ayda Taliban’ın etkisini kırmak, Afganistan’ın kapasitesini güçlendirmek yoluyla bölgenin güvenliğinin sağlanması amaçlanmıştır. Güvenliğin gelişmesi durumunda stratejinin ikinci aşaması devreye girecektir.

Bu aşama da sivil bir eylem planıdır. Bu plan, Afganistan’da yolsuzlukla mücadele, tarım gibi önemli alanlarda destek ve sosyal adımları içermektedir. Bu sivil eylem planı ise aslında Karzai yönetimine verilen bir mesajdır. Stratejinin üçüncü ve son ayağı ise Pakistan ile etkili bir ortaklık kurulmasıdır. Taliban ve El-Kaide’nin Afganistan – Pakistan sınırındaki aktif giriş çıkışları ve sınır boyunca rahat hareket etmeleri ABD ve Pakistan için bu tür bir ortaklığı zorunlu hale getirmiştir. Obama bu plan çerçevesinde Afgan güçlerini de eğitmeyi hedeflemektedir ve ucu açık olarak 2011 yılında bir çekilmeden bahsetmektedir.

Yeni başkan döneminde ABD, Afganistan’dan Irak benzeri kademeli bir çekilme amaçlamaktadır. Bunun için 30.000 ek asker gönderme kararı yanında Türkiye’den ve müttefik güçlerden de yardım talep edilmiştir.[7] Parantez açmak gerekirse, dünyanın çok ağır bir finansal kriz geçirdiği bu dönemde ABD ekonomisin de zor durumda olduğu aşikardır. Bundan ötürü Obama, bu tür denizaşırı operasyonların ABD bütçesini soktuğu zor durumdan kurtarmayı hedeflemektedir.

Obama’nın Afganistan’dan çekilmek istemesinin diğer bir nedeni ise 2012 yılında gerçekleşecek olan seçimlerdir. Zira Obama, 2011 yılında Afganistan’dan çekilirse Irak’ın da boşaltılmasından sonra seçim vaatlerini tam olarak yerine getirmiş olacaktır. Bilindiği üzere Afganistan işgalinin üzerinden sekiz yıl geçmesine rağmen Taliban ve El-Kaide sadece Afganistan’da değil Pakistan’da da hala ciddi anlamda güçlüdür. Son zamanlar Taliban’ın Afganistan’da tekrar güçlenmeye başlaması ve ülkenin kuzeyine sızması bunun yanında Pakistan Taliban ile birlikte gerçekleştirdiği eylemler ABD’nin Afganistan politikasını gözden geçirmesine neden olmuştur.[8]

Böylece Başkan Obama, Afganistan konusunda yükselen kendi toplum ve dünya kamuoyu muhalefetine karşın fikir değişimine gitme kararı almıştır. Mamafih, Bush iktidarının ABD’nin dünyanın tek süper gücü olmasına yönelik hedeflerinin olması, uygulanan neo-liberal politikaların fakir kesimi daha da fakirleştirip zengin kısmı zenginleştirmesi, başta Irak politikası olmak üzere uluslararası alanda sert politikaların izlenmesi, ABD kamuoyunun daha yapıcı politikaları uygulama olasılığı olan Obama’ya büyük sempati duymasına neden olmuştur.

Bush yönetiminin uyguladığı politikalar zaten var olan ABD karşıtlığını iyice körüklemiş ve ABD’nin uluslararası alanda ilişkilerinin sallantıya uğramasına neden olmuştur. Dolayısıyla Obama’nın gelişi sadece ABD’de değil tüm dünyada yeni beklentilerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. [9]

Gerçekten de yüzeysel bir şekilde bakıldığında bile Bush yönetimi ile Obama yönetimi arasında büyük farklılıklar görülmektedir. Öncelikle Bush yönetiminin saldırgan, dünyaya meydan okuyan tutumu yerine Obama akıllı güç uygulayacağını belirtmiştir. Akıllı güç politikası iki açıdan değerlendirilebilir; öncelikle güç kullanan tarafa güç kullanımında daha serbest hareket etme imkânı üzerinde güç kullanılan taraf tarafından sunulmaktadır. Bu durum güç kullanan tarafa kullandığı gücü yumuşak gücün ötesinde daha akıllıca kullanma fırsatı vermektedir. Yani güç uygulanan taraf, gücün uygulanmasına uygun zemini hazırlamakta ve bu güce istekli olmaktadır. Diğer açıdan akıllı güç; kim nasıl istiyorsa öyle davranmak şeklinde karşımıza çıkmakta yani gerektiğinde sert gerektiğinde yumuşak güç uygulamaktır. Bu açıdan Obama yönetimi ABD’nin dış politikasında ABD karşıtı ülkelere daha farklı tutumlar takınılacağını göstermektedir.

Sonuç

Yukarıdaki yargılar ışığında bakıldığında, Avrasya ABD için başlarda önemsizmiş gibi dursa da Sovyet etkisinin kırılmasıyla beraber ABD için Avrasya politikası dönemsel değişimlere uğramıştır. Başlarda ikinci planda durmayı yeğleyen ABD, Ulusal Güvenlik Planı çerçevesinde yaptığı faaliyetlerde, özellikle 11 Eylül saldırılarından sonra, “terörle mücadele” eksenine dönmüş bu bağlamda Orta Asya’da üsler kurma ve bunların sayısını artırma yoluna gitmiştir.

Konvansiyonel ve nükleer tehdidin yanı sıra, kitle imha silahları ve söz konusu silahları kullanan devlet dışı aktörler, ABD’nin bakış açısıyla “haydut devletler” ya da “başarısız devletler” öncelikli tehdit haline gelmişlerdir. Güvenlik ayağını oluşturan bu unsur dâhilinde bölgede konuşlanma çabasına girmiş ve Clinton döneminde göze çarpan “Russia First” yaklaşımından uzaklaşılarak enerji kaynaklarının ulaşımı ve bu transferin güvenliği konusunda adımlar atmıştır. Bush döneminde ise mevzu bahis “terörizm konsepti” öne çıkmış, NATO kapsamında bölgeye girişini kolaylaştırarak diğer bölgesel güçlerin de desteğini temin etmiş ve NATO’ya taşeronluk görevini yıkmıştır.

Soner ÖZÇELİK

Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi

Uluslararası İlişkiler Bölümü

*Bu yazı ilk olarak Akademik Analiz dergisinin Nisan sayısında yayınlanmıştır.

Dergiyi online okumak için tıklayınız.

Bilgisayarınıza indirmek için tıklayınız.

 


[1] 1997 yılına kadar ABD Başkanı B. Clinton, bu stratejiyi izleyerek bölgede ikinci planda durmayı yeğlemiştir.

[2] Erhan, Çağrı, “Abd’nin Orta Asya Politikasi Ve 11 Eylül Sonrasi Yeni Açilimlar” http://www.stradigma.com, Ekim 2003, Sayı-9, s.4

[3] Erhan, Çağrı, a.g.e., s.5

[4]Erhan, Çağrı, a.g.e., s.5-12

[5]  Non-Government Organisaions: Hükümet-Dışı Örgütler

[6] Kasim, Kamer, “Abd’nin Orta Asya Politikasinda İkilem” http://www.usakgundem.com.tr, 14.09.2007, s.1-2

[7] Doğan, Sercan, “Obama’nin Afganistan Stratejisi” http://www.orsam.org.tr , Kasım 2009, s.1-2

[8] Doğan, Sercan, a.g.e., s.1-3           

[9] Öztürk, Tuğçe, “Barack Obama İmaji Üzerinden Amerikan Diş Politikasinin Yeniden İnşasi ” http://www.tasam.org.tr, 2009, s.9

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı