ASYABÖLGESEL ANALİZLERDIŞ POLİTİKA

Teorisi ve Pratiğiyle Çin’i Doğru Okumak

Çin Halk Cumhuriyeti’nin ABD’ye tehdit oluşturabilecek düzeyde bir güç haline gelebileceği ve muhtemel birçok kutuplu dünyada en önemli kutuplardan olacağı uzunca bir süredir akademik camiayı da meşgul eden iddialardan. Konunun daha anlaşılır kılınması açısından bu iddia üzerinde birkaç önemli fikri kampa değinelim. Bunlardan biri Çin’in ileriye attığı her adımla daha agresif bir tutum izleyerek statükoyu tehdit eder hale geleceği ve ekonomiyle başlayan yükselişin askeri anlamda da ifade bulacağı yönünde. Öte taraftan Çin’in ilerleyişinin Batı’yla giderek daha entegre ve o oranda pasifist bir hal alacağı yönünde fikir beyan eden çevreler de mevcut. Benzer şekilde Çin iç siyasetinde de bu iki seçeneği de dillendiren grupların dönem dönem güç kazanıp kaybettiğini görüyoruz ki Deng reformları ve takip eden ekonomik yeniden yapılandırma ve benzer reformist hareketler de büyük oranda ikinci fikri kampa yakın çevrelerin etkinliğiyle ilgili.

Ancak yukarıda belirtilen ihtimaller ve Çin’e dair ABD kamuoyunda oluşan veya oluşturulmaya çaba sarf edilen tehdit algısında temel sıkıntı Çin’in yeni bir yükselen güç olarak nitelenmesi. Aksine ÇHC’nin oturmuş ve gücünü zaten kanıtlamış bir bölgesel güç olduğu ve Doğu Asya siyasetinde hâlihazırda temel güçlerden olduğu göz ardı ediliyor. Dolayısıyla bir anda parlayan ve bu parlama sonucu hangi yolu takip edeceği merak edilen bir güç olarak yansıtılabiliyor. Daha gerçekçi bir tarih okuması ise bizlere Çin’in Soğuk Savaş döneminde Doğu Asya’da ABD-SSCB ve ÇHC arasındaki bir üçgenin zaten aktif bir oyuncusu olduğunu, Sovyetler ’in gücünün adım adım azalmasıyla birlikte bölgedeki liderliğini de adım adım ilan ettiğini gösteriyor. Çin’den ABD’ye karşı bölgesel de olsa ciddi bir askeri tehdit umanlar için ise göz önünde bulundurulması gereken teorik noktalar var.

Bunlardan biri kara gücü ve deniz gücünün dengeleyici yapısını öne süre jeopolitik ekoller, bir diğeri ise iki kutuplu sistemlerin istikrar doğuracağını öngören neorealist ekol. Özellikle ABD’nin 1975’te Tayland’dan ve 1991’te Filipinler’den kuvvetlerini çekmesi, Kamboçya’nın Çin’le oldukça yakın ilişkileri ve Güney Kore’nin dahi Japonya merkezli tehdit algısı dolayısıyla Çin’le ilişkilerini olabildiğince yakın tutması sonucu bölgede karasal üstünlüğün Çin’de olduğunu söylemek mümkün. Öte taraftan ABD’nin Singapur, Malezya, Endonezya ve Bruney gibi ülkelerin deniz kuvvetlerinin tesislerini kullanabilmesini öngören anlaşmaları sayesinde denizdeki hâkimiyeti oldukça sağlam. Dolayısıyla, iki gücün de kendi bölgelerindeki hâkimiyetlerini tehdit edecek maceracı bir tutum sergilemeleri kendi çıkarları açısından fayda sağlamaktan uzak ki böyle bir hamlede başarının -mümkün olsa dahi- bedeli tarihte kara hâkimiyeti ile deniz hâkimiyeti sahibi güçlerin çarpışmalarına bakıldığında oldukça yüksek olacaktır.

Öte taraftan Kenneth Waltz’la en etkin sesine kavuşan iki kutupluluğun istikrara sebep olduğu argümanı bölgedeki bu iki temel gücün gerilimden uzak değil fakat ciddi çatışmalardan mümkün olduğunca uzak bir yaşam süreceğini öngörüyor ki iki gücün şimdiye kadarki tavrı da bunu doğrular nitelikte. Netice olarak denebilir ki, Çin’i son on yılın yükselen ve adımları tahmin edilemez gücü olarak nitelemektense daha doğru temellere dayanan bir yakın tarih okuması bölge istikrarının aksi iddialara karşın en azından bu iki güç arasındaki çekişmeden kaynaklı ciddi bir tehdit altında olmadığını gösteriyor.

Çin’in bölgesel gücünün küresel anlamda ne ifade ettiği ve edebileceğine dair yorumlara geçmeden önce bölgede Çin’in pozisyonu açısından önem teşkil eden rakiplere kısaca bir göz atmak gerek. Japonya’nın coğrafi imkânsızlıkları ve böyle bir mücadelede kendine yetebilecek kaynakları olmadığı bir gerçek. Ekonomik anlamda hem üretim hem inovasyon açısından büyük sükse yapan Japon ekonomisini böyle bir mücadeleyle gerilere itmek de Japonya açısından makul bir tercih gibi görünmüyor ki önceki denemelerde uzun vadede sonuçlar oldukça sıkıntılı olmuştu. Öte taraftan Rusya, Hindistan gibi güçlerin Çin’le mücadelesi de bu ülkelerin hem içeride uğraştığı sorunlar hem de yakın çevrelerinde öncelikleri olması sebebiyle -aradaki güç eşitsizliği görmezden gelinse bile- mümkün görünmüyor.

Özellikle Rusya ve Çin arasında ABD’nin adımlarına karşın dönem dönem sözbirliği sağlanması, Şangay İşbirliği Örgütü gibi oluşumlardaki yakın ilişki, belki iki yakın stratejik ortağın tavrı olmasa da en azından bölgesel dengeyi sürdürmeye yönelik çabalar olarak görülebilir. Hindistan’ın ise her ne kadar özellikle Pakistan’la gerilimlerinde Çin’e suçlamalar yöneltse de öncelikli kaygısı Pakistan ve güç asimetrisi dolayısıyla orta vadede Çin’le karşı karşıya gelmeyi göze alması pek mümkün değil. Çin’in de bölgede Tayvan Boğazı ve Spratly Adası meseleleri gibi dönemsel alevlenen konular haricinde kendi lehine gözüken manzarayı yeniden düzenleme ve bunu yaparken de uluslararası kamuoyunun şüphelerini doğrulayıp dışlanma riskini almayı tercih etmediği 90’lardan beri Çin siyaseti takip edildiğinde görülebilir.

Aksine uluslararası ekonomik ve güvenlik kurumlarına katılım oranı artan, bu amaçla ekonomik yeniden yapılanmasını gerçekleştiren Çin, Batı’yla entegrasyonunu kuvvetlendirmeyi ve böylece BM’de olduğu gibi diğer yapılarda da hak ettiğini düşündüğü koltuğa sahip olmayı amaçlıyor. Çin adına bu olumlu manzaraya karşın hâlihazırdaki durum yakın dönemde ABD’yi tehdit edecek küresel bir etkinliğe ulaşılabileceği yönünde değil.  Bölgesi dışında da etkinliğini Afrika gibi coğrafyalarda artırma hamleleri başarılı olsa da her kıtada söz söyleyebilir ve değerleri dolayısıyla olumlu karşılanabilir bir hava sergilemiyor. Daha ziyade ekonomik gücüne dayanarak gerçekleştirdiği bu hamleler şu an farklı kıtalara uzanmaya çalışan etkin bir bölgesel gücü işaret ediyor. Orta Doğu gibi coğrafyalarda ABD’yi silah satışları ya da BM’deki veto gücü gibi yöntemler haricinde sıcak çatışma dâhil önemli kamplaşmalara sürüklemekten oldukça uzak.

Çok kutuplu bir dünya isteğini dönem dönem dillendirilen Çin’in bu kavramı ne oranda dilediği, ne oranda ABD’yi eleştirmek maksatlı kullandığı da tartışmaya açık bir diğer nokta. Rusya ve Çin tarafından özellikle ABD’nin tek taraflı karar ve uygulamalarına karşın dillendirilen bu kavram Avrupa’da da Almanya ve Fransa gibi güçler tarafından Irak Savaş örneğinde olduğu gibi destek bulabiliyor. Ancak bahsi geçen dört ülkenin de ABD’nin hâkimiyetini tamamen yeniden şekillendirme ve yeni kutuplar olarak ortaya çıkmaktansa kendileri açısından kritik olaylarda ve güçlerinin olayın seyrini değiştiremese bile bölgesel kamuoyunu etkileyebileceği durumlarda bu tarz hareketlerinin masadaki pozisyonlarını güçlendirmek maksatlı olduğu söylenebilir.

Zira bu güçlerin ulusal çıkarları açısından belirttiğimiz tarz durumlar hariç ABD’yle ortak harekette ve ABD’nin etkin konumda olduğu örgütlerde daha aktif rol alma eğiliminde olduğu gözlemlenebilir. Hâlihazırdaki uluslararası sistemden rahatsızlık duyulsa dahi örneğin Çin’in, Rusya, Japonya ve Hindistan gibi güçlerin de birer kutup olarak belirebileceği birçok kutupluluğu mu yoksa ABD’nin tek kutuplu sisteminde Doğu Asya’da rakipsiz kalmayı mı ulusal çıkarlarına daha uygun bulacağı düşünüldüğünde ikinci ihtimal daha makul gözüküyor. Çin ile ABD arasındaki ticaret hacmi, ABD’nin tek kutuplu sistemi sürdürmek adına bölgesel güçlere de belli ölçüde rahatlık sağlaması gerektiği gerçeğini daha fazla kavraması gibi etkenler bu iki gücün de gerginlikler kaybolmasa dahi barışçıl bir birlikte yaşam formuna daha sıcak bakmasını mantıki netice olarak önümüze koyuyor.

Kısaca toparlamak gerekirse, yeni bir yıldız olarak değil bölgesel gücünü zaten kanıtlamış ve hem ekonomik hem askeri kuvvetini bu gücün devamı yönünde seferber etmeye devam eden Çin’in tutumu teorik beklentileri karşılıyor. Tibet ve Doğu Türkistan –ki Doğu Türkistan meselesi başlı başına bir yazının konusu olması gerektiği için burada değinilmemiştir- gibi bıçak sırtı konular da bu rolün bir adım öteye gitmesinin önünde bir engel.

ABD’de gündeme getirilen Çin’in bir tehdit olabileceği algısı bu manzarayla örtüşmemesinden öte “kendini gerçekleştiren kehanet” haline dönüşme riski taşıyor. Zira şu anki durumda iki kutuplu bir görüntü sergileyen Doğu Asya’da süregelen istikrarı bozabilecek en önemli etken bu iki kutbun birbirlerine dair oluşturdukları tehdit algısı. Bu iki gücün birbirlerine dair fikirleri agresif siyasi ve askeri adımları tetiklerse bunun zincirleme sürmesi muhtemel ancak şimdiye kadar bu riskin bilincinde bir görünüm sergileniyor ve çıkarların çatıştığı noktalarda da gemileri yakma yoluna gidilmiyor. Dolayısıyla yakın dönemde bölgesel gücünü aynı yoğunlukta muhafaza edebilecek bir Çin, istikrarı ciddi bir sınavdan geçmeyecek bir Doğu Asya ve Çin’in diğer kıtalarda ekonomik gücüne yaslanarak etkinliğini artırma çabasını görebiliriz. ABD’nin bu süreçte agresif söylemlerden kaçınması ve tek kutupluluğun gereği olarak bölgesel güçlere de hareket serbestisi verme siyasetini sürdürmesi kilit rol oynayacaktır.

Göktuğ SÖNMEZ

*Bu yazı ilk olarak Akademik Analiz dergisinin Mayıs sayısında yayınlanmıştır.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı