AMERİKABÖLGESEL ANALİZLER

ABD’nin Dış Politika Gelenekleri

ABD’nin dünyadaki en büyük kaynaklara sahip olma tutkusunun varlığını ve bu tutkunun büyüklüğünü hepimiz biliyoruz. Peki, neydi ABD’yi bu tutkuların peşinde sürükleyen ve dünyanın zirvesi haline getiren? Şüphesiz bu sorunun cevabını incelerken karşımıza birçok unsur çıkacaktır. Bana göre bunların en önemlisi kurulduğu dönemde önünde hali hazırda bulduğu geniş alandı. Bu alan sayesinde on üç koloninin bir araya gelerek oluşturduğu bu federasyon yayılmacı politikayı benimsedi. Diğer önemli bir unsur da Avrupa kıtasından uzak oluşuydu; bu durum kesinlikle ABD’nin güçlenmesini sağlamıştır. Bir araya gelen bu on üç koloni topraklarını kısa süre içerisinde sahiplendi, kurucu Devlet Başkanlarının da sahip olduğu statüler sayesinde güçlü bir ordu oluşturdu. Hem sahiplenme arzusu hem de güçlü orduları sayesinde ABD sürekli bir biçimde genişledi ve bu süreç onu dünyanın zirvesine taşıdı.

Bütün bunların yanı sıra bir araya gelen bu on üç koloninin oluşturduğu bu federasyonun yeni bir başlangıcı vardı; kısıtlamaları yoktu. Bunun sebebi de geçmişlerinin olmamasıydı. Uymak zorunda oldukları anlaşmalar ve belirli bir dış politika anlayışları mevcut değildi.  Kısaca kurulduğu dönemde ABD’nin siyasi açıdan büyük bir özgürlüğü vardı ve belki de en önemli avantajı da buydu. Bütün bu olumlu yanlar usta diplomatların da işçiliği ile birleşince büyük başarıların temelleri atılmış oldu.

Diğer bir nokta; ABD halkı kendilerinin ”Tanrı’nın seçilmiş halkı” olduklarına inanıyordu.  ABD’nin dördüncü Devlet Bakanı olan James Madison ABD öncesi dönemi ”kaba kuvvetin egemen olduğu karanlık çağ” olarak nitelendirmekteydi. 2. Devlet Bakanı John Adams’a göre de Kuzey Amerika’ya sahip olmak ABD’nin en doğal hakkıydı.

Washington’un Mesajı

ABD’nin kurucusu George Washington’un görevden ayrılırken yayınladığı veda mesajında; doğası itibariyle Avrupa siyasetinin Amerika’ya yabancı olduğunu belirterek, ABD’nin ileride Avrupalı güçlerle aynı ittifak içinde yer almaktan uzak durması gerektiğini vurguluyordu.

Bütün bunlar da ABD’ye hem bir halk ayrıcalığı getiriyor hem de ABD’de ”tek taraflılık” olarak ortaya çıkıyordu.

Tek Taraflılık İlkesi Monroe Doktrini ile 1823′te kendini kesin bir biçimde göstermektedir. Bu doktrin ile Eski Dünya: Avrupa ve Yeni Dünya: Amerika birbirinden kesin çizgilerle ayrılır. Doktrine göre birbirinden farklı olan bu iki dünya kesinlikle birbirinden uzak tutulmalıydı.

John Sullivan’ın Siyasal Felsefesi: Açık yazgı…

Bu yaklaşım ile ABD’nin Kuzey Amerika’yı sahiplenme arzuları iyiden iyiye derinleşmiştir. Açık Yazgı felsefesine göre; ABD yayılma hakkına sahipti ve bu hakkı ABD’ye Tanrı’nın bizzat kendisi vermişti. ABD’nin ilerleyişini durdurmak buna engel olmak Tanrı’ya karşı gelmekti. Bu inanç bununla da kalmıyordu; Tanrı aynı zamanda ABD’yi dünyanın geri kalan yerlerini de özgürleştirme göreviyle görevlendirmişti.

Bütün bu gelenek ve inanışlar bir arada incelendiğinde ABD’nin bugün dünyanın zirvesine ne yöntemlerle geldiğini görebiliyoruz. Hala aynı yöntemleri kullanarak, geleneklerine bağlı kalarak dış politikasını sürdürdüğünü söylemenin yanlış olmayacağı kanaatindeyim; Soğuk Savaş döneminin ardından Kafkasya coğrafyasında ortaya çıkan güç boşluğu durumunun ABD’nin yeni dönem dış politikası açısından önemli bir unsur olması bu kanaatimi destekler niteliktedir.

                                                                                                              Betül KARAKUŞ

Erzurum Atatürk Üniversitesi

Uluslararası İlişkiler Bölüm

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı