AMERİKAAVRUPABÖLGESEL ANALİZLERDIŞ POLİTİKAORTA DOĞU / AFRİKATÜRKİYE

“Türkiye’nin 11 Eylül’ü”

Suriye tarafından düşürülen uçağımızın ardından savaş çığlıkları atanları, Türkiye’nin şamar oğlanına döndüğünü tekrarlayıp, tek başımıza da olsa Suriye’ye karşı askeri bir müdahalede bulunmamız gerektiğini dile getirenleri soğukkanlı olmaya davet ediyorum. Globalleşme ile birlikte değişen ve değişmek zorunda kalan bir dünyada Türkiye’nin bölgedeki gücünü koruyabilmesinin temel şartının, globalleşmenin en önemli getirilerinden biri olan “multilateralism”, yani “cok yanlılık” ilkesine bağlılığını sürdürmesi olduğu düşüncesindeyim.

Multilateralism, tek taraflılık anlamına gelen unilateralism’in zıttıdır. Çok yanlılık ilkesi, sorunların diğer ülkeler ile işbirliği içerisinde ele alınması ve de çözüme kavuşturulması gerekliliği üzerine inşaa edilmiş bir düşünce sistemidir. Bu tarz bir sisteme verilebilecek en güzel örnekler de Birleşmiş Milletler ve NATO’dur. Bu her iki uluslararası organizasyonun da birer üyesi olan Türkiye’nin kafasına estiği şekilde hareket etmesi, hem ülkemizin iç istikrarı, hem de uluslararası ilişkiler konusundaki istikrarı için söz konusu değildir ve olmamalıdır.

Dünyanın süper gücü Amerika Birleşik Devletleri bile Irak’ın işgali konusunda uygulamış olduğu unilateral (tek taraflılık) politikası dolayısı ile bir bedel ödediyse ve hala da ödemekteyse, Türkiye gibi gelişmekte olan bir ülkenin kafasına estiği gibi hareket etmesi ve NATO, BM gibi uluslararası organizasyonlardan çıkacak kararları dikkate almaması muhakkak ki kendi aleyhimize olacaktır.

11 Eylül saldırılarının hemen ardından, Avrupa ve Amerika’nın nasıl birbirine yakınlaştığı ve omuz omuza hareket ettigini hepimiz biliyoruz. Saldırıların hemen ardından;

_NATO, 12 eylülde, oybirliği ile elli yıllık tarihinde ilk kez Kuzey Atlantik Antlaşmasının 5. maddesine başvurmuştur. Bu maddeye göre, NATO üyelerinden birine yönelik bir saldırı, tüm NATO üyesi milletlere yapılmış bir saldırı olarak kabul edilecek ve de karşılık görecek idi.

_Fransa’nın, Avrupa Solu Anti-Amerikanizm’in saygın yayın organı Le Monde bile şöyle bir beyanda bulundu: “Nous Sommes tous Américains” – “Hepimiz Amerikalıyız.”

_13 eylül tarihinde, Kraliçe Elizabeth II, Buckingham Sarayı’nın muhafız değişimi anında tüm geçmiş geleneklerin dışında hareket etmiş ve Kraliyet Orkestrasına Amerika’nın Milli Marşı olan ‘The Star-Spangled Banner’ in çalınmasını emretmiştir.

_Saldırılardan iki hafta sonra, İsviçreli Isopublic’in yapmış olduğu anket sonuçları, barışçı Avrupalıların hem saldırıların faillerini, hem de bu saldırganlara yataklık eden ülkeleri cezalandırmak için savaşa hazır olduklarını göstermekte idi. Danimarkalıların %80’i, İngilizlerin %79’u, Fransızların %73’u, İspanyollar ve Norveçlilerin %58’i, Almanların %53’u ülkelerinin olası bir Amerikan askeri operasyonuna destek vermesi konusunda hemfikir idiler.

_Saldırının akabindeki günlerde, Avrupa’da yaşayan Amerikalılar Avrupalı dostlarınca sevgi, sempati, ve teselli dolu duygularla kucaklandılar. Londralı Rob Anderson’ın Amerika’ya şu mesajı, sıradan Avrupa vatandaşlarının duygularını dile getirmesi açısından kayda değerdir: “Sevgili Amerika, her iki dünya savaşında da sen bize destek oldun. Biz de şimdi senin yanındayız”

_Saldırılardan bir ay sonra, Amerika’nın Taliban’ı devirmek için Afganistan’a karşı başlattığı savaş Avrupa vatandaşlarınca güçlü bir şekilde desteklendi ve de hemen hemen tüm NATO üyesi ülkeler Amerika’ya hem asker, hem de silah ve para yardımında bulunmaktan çekinmediler.

11 Eylül saldırılarının ardından Avrupa ve Amerika’nın yakınlaşmasını gösteren bunlara benzer daha çok örnekler mevcuttur.

Ancak, 11 Eylül saldırılarından iki yıl sonra, 2003 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nin tek taraflı olarak ve Birleşmiş Milletler’in desteğini almadan Irak’a karşı başlatmış olduğu savaş, hem Avrupa ve Amerika arasındaki olumlu ilişkiyi derinden yaralamış, hem de Irak savaşında Amerika’ya destek veren ve halkının sesine kulaklarını tıkayan Avrupalı bazı yönetimlerin de sonunu hazırlamıştır. Örneğin, İspanyollar, Irak savaşında Amerika’ya olan desteğinden dolayı José María Aznar hükümetini cezalandırmışlar ve yapılan seçimler ile savaş karşıtı sosyalistleri başa getirmişlerdir. Amerika’nın en güçlü müttefiklerinden olan Almanya’da bile halkın Amerika’ya karşı beslediği olumlu düşünceler 2002’de %61 iken, 2004 yılında, yani savaşın başlamasının hemen akabinde %38’e düşmüştür. Yine aynı şekilde, 1999’da Amerika’ya karşı Fransız halkının %62’si olumlu duygular beslerken, bu rakam 2004 itibarı ile %37’ye düşmüştür. Öyle ki, o dönemde Amerika Birleşik Devletleri’nin en güvendiği müttefik İngiltere’de bile halkın %55’i Amerika’yı evrensel barış için tehdit olarak görmeye başlamıştı.

Bu durumda Türkiye’nin, Amerika Birleşik Devletleri’nin 11 Eylül saldırısından sonra Irak konusunda yapmış olduğu hatalardan çıkartacağı çok dersler olmalı. Türkiye’nin, NATO ve Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kurumları bertaraf ederek kafasına göre hareket etmesi ve de Suriye’ye tek başına saldırması mevzu bahis bile edilmemeli. Kendi başına Suriye’ye girme cesareti gösterecek bir Türkiye sadece finansal ve askeri kaynaklar bakımından büyük bir yükün altına girmekle kalmayacak, ayrıca istikrarsız, bölünmüş bir Suriye batağına da çekilip, saplanma tehlikesi ile karşı karşıya kalacak ve işgalci konumuna düşecektir. Türkiye’nin yaşayabileceği bu muhtemel sonuçların hepsini unilateral (tek taraflı) bir şekilde Irak’a saldıran Amerika Birleşik Devletleri yaşamıştır. Tüm bunlara ilave olarak, tek başına Suriye’ye saldıracak bir Türkiye de, Irak savaşı sebebi ile popülaritesini ve de güvenilirliğini kaybeden Amerika durumuna düşebilir. Dünyanın süper gücü Amerika bile kendi başına hareket etmesinin bedelini hem maddi, hem de manevi açıdan hala ödemekte ise, gelişmekte olan ülkeler kategorisinde yer alan Türkiye’nin Suriye’ye karşı kendi başına bir savaşa kalkışması cok daha ağır neticeler doğuracaktır.

Şu an itibarı ile, NATO ve Birleşmiş Milletler’den Suriye’ye karşı askeri müdahale konusunda ortak bir karar çıkmadığına göre, Türkiye’nin sergilemesi gereken en akıllıca davranış, su ana kadar gerçekleştirdiği gibi, Uluslararası Kamuoyunu arkasına alıp, Suriye rejimine gereken dersi diplomasiyi ve çeşitli yaptırımları kullanarak vermesi olacaktır.

Sonuç olarak, Amerika’nın 11 Eylül’ü ile “Türkiye’nin 11 Eylül’ü”nün kıyaslanması ve de gerekli derslerin çıkartılması Türkiye’nin menfaatine olacaktır.

İmdat ÖZEN

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı