AVRUPABÖLGESEL ANALİZLERKÖŞE YAZILARITARİHTÜRKİYE

Alman Medyasında Türkiye ve Türkler

Prof. Dr. Necla MORA

Tarihsel süreç içinde oluşan önyargıların, ulusların toplumsal belleğine yerleşerek, din, dil, sanat, edebiyat, tarih ve daha birçok alanda geçmişten geleceğe taşındığı ve özellikle kriz dönemlerinde medya kanalıyla yeniden üretildiği bilinmektedir. Alman medyasında Türkiye ve Türklerin nasıl temsil edildiğinin algılanması açısından öncelikle Türk- Alman ilişkilerinin tarihsel süreç içinde incelenmesi gerekmektedir. Dolayısıyla Türk-Alman ilişkileri, yüzyıllardır güncelliğini koruyan Batı’nın Türkiye’ye nasıl baktığının genel çerçevesinin çizilebilmesi açısından da önemlidir.

“Geçmiş hiç ölmez. İçimizde hep yaşar ve kişilerle halkların davranış kalıplarını şekillendiren en önemli etkeni oluşturur. Yaşayanların renkleri, özellikle ölülerin anıları üzerine kurulmuştur” Gustave Le Bon         

İnsanın toplumsallaşma yolunda ilerlerken yaşam deneyimleriyle edindiği gerçek, onun kendi doğal gerçekliği olmaktan öteye geçmektedir. Toplumsalın belirlediği kalıplarla insan, kendi doğal gerçekliğini değil, toplumsalın dolayımında oluşan toplumsal gerçeği deneyimlemekte ve yaşamaktadır. Yanılsamalarla yaşanan hayat ona, gerçeği, kendi gerçekliğiymiş gibi algılatmaktadır. Dolayısıyla kültürün kodlarıyla oluşan imge, aslında duyuların ve fiziksel görünümün üzerine gerçekliği gizleyen, olmayanı varmış gibi gösteren ustaca makyaj yapılmasıdır. Kültürün sembolleri duyu organlarınla algılanır, ancak bilinçaltına seslenir. İmaj ise, bilinçaltının dışa vurumudur (Yazıcı-Emir; 2003; 39).

Demiray (1994; 403)’ın tanımına göre, imge, soyut, zihinde olan, imaj ise, somut, görsel algılanan bir kavramdır. Fakat bazı yazarlar imaj kavramını, imgenin tam Türkçeleştirilmiş şekli olarak vurgulamaktadır (Eren; 1988; 701-702). Bazı yazarlara göre ise, imaj, imgesel etkinliğin saptırılmasıdır.

Doğal gerçeklik, insanın dışında, insandan-bilinçten bağımsız olarak varolan somut ve nesnel bir gerçekliktir. Gerçeklik sorunu insanla birlikte varolan bir olgudur. Dış dünya-insan ilişkilerinde, ilk bakışta temel gerçeklik doğanın kendisi olarak görülür, çünkü insanın çevresinde ilk gördüğü şey dış dünyadır, doğadır. İmaj, gerçekliğin görsel bir sunumu olup, fiziksel ve hayali de olabilir. İmaj yaratmaktan söz edilir, fakat imge yaratmaktan söz edilmez. Bu çalışmada imaj kavramı gerçeğin temsili olarak ele alınacaktır. İmge kavramı ise, dışardan algılanan imajların bilinçte yansıması olarak ele alınacaktır. Doğal gerçekliğin, çeşitli amaçlar nedeniyle önyargılarla dolayımlanıp medyada temsili ile ortaya konulan belli imajlar, hedef kitlelerin de kendi tarihsel gelişimleri sırasında (toplumsallaşma süreci) edindikleri birikimleri ile algılanıp imgesel anlamda değerlendirilmektedir.

Almanların toplumsal belleğinde, Türk imajı, tarihsel süreç içinde ya Avrupa’yı tehdit eden askeri güç ya da zavallı varlıklar şeklinde iki ana tema çerçevesinde temsil edilmiştir. Bu çerçevede oluşan önyargılar, zalim, barbar, yıkıcı, yayılmacı Müslüman Türk ve zavallı, hasta adam (Osmanlı), insan haklarına önem vermeyen, kadınları ikinci sınıf insan gören, uygarlık yaratamayan canlılar şeklinde ve her halukârda olumsuz varlıklar olarak ve Hırıstiyan Avrupa için bir tehdit olarak temsil edilmektedir. Şimdi tarihsel süreç içinde bu önyargıların oluşmasında etken olan sosyal ve siyasal olaylar kısaca ele alınacaktır.

1. Alman Toplumunda Türklerle İlgili Önyargıların Sebepleri

Alman toplumunda Türklerle ilgili önyargıların sebeplerine geçmeden önce önyargı kavramının tanımlanması gerekir. Demiray (1994; 636)’a göre, önyargı, bir kimse, bir şey için önceden verilmiş olumlu ya da olumsuz yargı, peşin hükümdür. Eren (1998; 1140)’e göre ise, önyargı, bir kimse veya bir şeyle ilgili olarak belirli şart, olay veya görüntülere dayanarak önceden edinilmiş olumlu veya olumsuz yargı, peşin yargı, peşin hükümdür. Görüldüğü gibi önyargı, bir kimseyi tanımadan, onun kişiliği hakkında bilgi sahibi olmadan onu aidiyetine göre olumlu ya da olumsuz değerlendirmek ve o hükme göre iletişimde bulunmaktır. Bu peşin hükmün arkasında, o kimse ile ilgili imgesinde belli bir imaj kalıbı oluşturulmuştur. Bu imaj kalıbına göre karşısındakini değerlendirir. Dolayısıyla Almanların Türkleri değerlendirmesi de toplumsallaşma süreci içinde edindikleri kültürel kodlar aracılığı ile kolektif imgelerine yerleşen Türk imajı doğrultusundadır.

Türklerle Almanların birbirini tanımaları 60’lı yıllardaki Türk işçi göçüne kadar farklı tarihsel süreçler içinde ve genelde savaş nedeniyle olmuştur. Bu karşılaşmaların ilki yaklaşık bin yıl öncesine dayanmaktadır. Haçlı seferleri nedeniyle başlayan bu karşılaşmadan itibaren duygu, düşünce ve izlenimleri yansıtan yazılı bilgi ve belgeler günümüze kadar ulaşmıştır. Bu yazılı bilgi ve belgeler, edebiyattan, sanata, ders kitaplarından, medyaya, toplumsal değer yargılarından, ilişkilere kadar birçok alana yansıyarak birbirini beslemektedir. Türklerin kolektif imgesinde Almanlarla ilgili önyargıların ve Almanların kolektif imgesinde Türklerle ilgili önyargıların oluşmasına ve yeniden üretimine katkıda bulunmaktadır. Türklerle Almanlar arasındaki ilişkilerin tarihi, Türklerin işçi ya da sığınmacı olarak Almanya’ya gitmelerinden çok önce başlamıştır. Bu ilişki sonucunda gelişen önyargılar, Alman diline, edebiyatına, müziğine, kilisenin öğretilerine, dinsel törelerine, modaya, mimariye yansımıştır. Bu kaynaklarda, Türkler hakkında belli önyargıların yer aldığı ve bu önyargıların kuşaktan kuşağa aktarıldığı görülmektedir.

1. 1.  Tarihten Gelen Önyargılar

Batı emperyalizminin Müslüman topraklarındaki yaklaşık bir asırdan fazla süren hegemonyası, bu hegemonyanın bu toprakların insanlarına yaşattıkları, yalnız Osmanlı döneminde değil, Cumhuriyet döneminde de Batı ile olan ilişkilerinde yaşadıkları hayal kırıklıkları ya da uğradıkları haksızlıklar sonucunda Türk kamuoyunda, hep Hırıstiyanlık fanatizminden kaynaklanan ideoloji “Haçlı Zihniyeti” şeklinde ifadelendirilmesine neden olmuştur. Sözkonusu bu yargının kolektif bilince yerleşmesiyle batılı devletlerin kendine karşı her tavrını, ister gerçeklik payı olsun, ister olmasın, daima bir güvensizlikle değerlendirmiş ve değerlendirmektedir.

Batılı birçok bilim adamı, yaptıkları çalışmalarda, bu kanıyı haklı çıkaracak ifadeler kullanmaktadır. Ortaçağ Müslümanları ilk Haçlı Ordularını karşılarında gördüklerinde ne tür sistemli bir propagandanın hedefi olduklarını çok sonra algılayabilmişlerdir (Nomiku; 1997; 10-11).

Türklerle ilgili olumsuz imaj oluşturan önyargılar, özellikle 15. ve 16. yüzyıllar arasında din ve devlet adamlarının yaptığı propaganda nedeniyle bazı konularda Osmanlı İmparatorluğu’na olumlu önyargı besleyen halk arasında korku ve nefret yaratmak için kullanılmıştır. Türkler, 1683’te Viyana yenilgisine kadar Avrupa’yı tehdit eden barbarlar olarak korku simgesi, 1683’ten sonra korkulan değil, alay edilen, küçümsenen barbarlar olmuşlardır. Türklerle ilgili yapıtlarda, Türk adı, barbarlık ve şiddet sıfatları ile birlikte kullanılmıştır.

 1. 1. 1. Haçlı Seferleri Sırasında oluşan Önyargılar

Genel olarak Katolik olmayan Hırıstiyanlara ve Müslümanlara karşı yapılan savaşlara Avrupalılar, Haçlı Seferi adını vermişlerdir. Daha sonra bu ad, Türklere karşı yapılan seferlere özgü bir ad olarak bilinip yerleşmiştir. Din perdesi altında Papalığın harekete geçirdiği Hırıstiyanları, tüccar grupları, çeşitli devlet adamları ve soylular desteklemiştir (Erer; 1993; 15). İsa’nın kabrini Müslümanların elinden kurtarmak isteyen Hırıstiyanlar 1000 yılı dolaylarından itibaren Kutsal Topraklara hac yolculuğu yapmaya başlamışlardır.  Araplar tarafından hac ziyaretleri hoş karşılandığından bu geziler giderek sıklaşmıştır. XI. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren Batı şövalyeleri, Kutsal Savaş düşüncesinin büyüsüne kapılmışlardır. Bunlar küçük silahlı gruplar halinde hac ziyaretlerine başlamışlardır. Döndüklerinde Yakın Doğu’nun zenginliklerini anlatarak bir fethin yapılabileceğini söylemişlerdir.  Yine bu sıralarda Selçuk Türklerinin yürüşü, Bizans’ı tehdit etmeye başlamıştır. Batı’da Hırıstiyanlığın Doğu yakasında korunması fikri ortaya çıkmıştır.

Papa II. Urbanus bu ortamdan yararlanarak tüm Hırıstiyanları kapsayacak ortak bir sefer yapmayı planlamıştır. Hırıstiyanlara Kudüs için silaha sarılma ve Kutsal Toprakları Müslümanların ellerinden kurtarma çağrısı yapmıştır.  Çağrı Papalığın beklediğinden daha geniş yankı bulmuştur. Böylece İki yüzyıldan daha fazla sürecek Haçlı Seferleri başlamıştır (Tanilli; 1990; 319-320).

Haçlı Seferlerinin nedenleri üç ana grupta toplanabilir: 1. Dinsel nedenler: Haçlı seferlerinden önce kurulan Kuluni tarikatı Avrupa’da geniş bir alana yayılmıştır. Bu tarikattan olan din adamları Avrupa’daki devletler ve beylikler arasında barış yapılmasını sağlamışlardır. Bundan sonra bütün Hırıstiyanları, Müslümanlara karşı savaşa kışkırttmışlardır. 2. Bizans İmparatorluğu’nun durumu: Selçuklular, Anadolu’yu almışlar ve İstanbul yakınlarına kadar ilerlemişlerdir. Avrupa Hırıstiyanları Doğu’daki kardeşlerinin Türklerin elinden kurtarılmasını gerekli görmüşlerdir. 3. Ekonomik nedenler: Avrupa XI. Yüzyılda büyük bir ekonomik sıkıntı içinde olduğundan halk çok yoksul düşmüştür. Baharat ve İpek yolları, işlek limanlar Müslüman-Türklerin ellerinde bulunduğundan Hırıstiyanlara cazip gelmiştir ( Akşit; 1984; 432-433).

Tüm bu nedenlerle başlayan Haçlı Seferleri cahil ve yoksul Hırıstiyan Avrupa halklarını harekete geçirmiştir. Çoğu Avrupa halkları gibi, Almanlar da Haçlı Seferleri döneminde Türkler hakkındaki bilgileri Katolik Kilisesi üzerinden ve din adamları kanalı ile almışlardır. Kilisenin dili Latince olduğundan ve hem okuma yazma oranının çok düşük olması hem de Latincenin halk tarafından yaygın olarak kullanılan bir dil olmaması nedeniyle, halkın Türkler hakkında edindiği bilgi tamamen Katolik kilisesinin istekleri doğrultusunda olmuştur. Kilise, Türkleri potansiyel tehlike olarak göstererek, Hırıstiyan halkı, Türklere karşı kışkırtmıştır. Haçlı seferleri döneminde Katolik kilisesinin Türklere karşı yaptığı propaganda, Hırıstiyan halkın duygu ve düşüncelerine yönelik olarak gerçekleşmiştir.

Haçlı seferleri döneminde yazılan propaganda amaçlı mektup, gezi notları ve diğer belgelerde Türkler, ya yeni bir dinin hızla yayılmasını sağlayan bir güç olarak ya da dinsiz ve insani yönden hoşgörüsüz, kaba, hoyrat, yıkıcı, vicdansız, acımasız, ahlâk kurallarına dikkat etmeyen, iğrenç girişimlerden kaçınmayan, günahkâr, her türlü kötülüğü yapabilecek insanlar olarak olumsuz temsil edilmişlerdir (Kula; 1992; 35).

1. 1. 2. İstanbul’un Türkler Tarafından Alınmasından Sonra Batı’ya yapılan Seferlerle Oluşan önyargılar

30 Mayıs 1453 tarihinde II. Mehmet, yeni adı İstanbul (Konstantinopolis) olan kente girmiştir. II. Mehmet, Roma İmparatorluğu’nun başkentine sahip olduktan sonra hem isteyerek hemde zorunlu olarak Bizans’ın son kalıntıları ile Ortadoğu’da Latinlerin yönetimindeki toprakları eline geçirmiştir (Mantran; 1999; 107, 108, 109). 1453-1553 yıllarında Osmanlı devleti, Avrupa’da, askeri ve siyasi kurumları ile örnek alınacak üstün bir güç olarak algılanmıştır. Martin Luther, 1530’da yazdığı bir yazıda, Türkleri Hırıstiyanlarla kıyaslıyarak, Türklerin alçak gönüllü, yaşamlarında sade ve karakterli bulduğunu ve Doğu Avrupa’da çok kötü şartlarda yaşayan köylülerin Türkleri adeta kurtarıcı olarak gördüklerini belirtmiştir. Kanuni Sultan Süleyman, Luther’i İstanbul’a davet etmiştir. Fakat Osmanlılar Almanya’yı tehdit etmeye başlayınca Luther bir Alman ve Hırıstiyan olarak Türkleri “Şeytanın hizmetkârları” olarak ilân ederek, tüm Hırıstiyanları Türklere karşı savaşa çağırmıştır (İnalcık; 2002/20; 25).

Doğu Roma İmparatorluğu’nun başkenti İstanbul’un 1453 yılında Türkler tarafından fethi, Türk tehlikesinin ulaştığı boyut açısından Avrupalılar için bir uyarıcı niteliğinde olmuştur. Bu fetih Avrupalıların gözünde Türk tehlikesini çok fazla büyütmüştür. İstanbul’un fethi, Türklerin Avrupalılarla ilişkileri açısından, Türkiye’de Batılılaşmanın da bir dönüm noktası olarak görülmüştür. Türk Avrupalı çatışmasında Türkler, önceleri büyük bir üstünlük sağlarken, Avrupalılar, kapıya dayanan Türkler nedeniyle kendi içlerindeki çatışmaları bir tarafa bırakıp Türklere karşı bir birlik oluşturma düşüncesinin doğmasına neden olmuştur. Bu nedenle Avrupa Birliği düşüncesinin, Avrupa’nın Doğu’sundan gelen tehlikeye karşı örgütlendiği ve bu açıdan Avrupa’nın siyasal güvenliğini sağlamaya yönelik olduğu tezi günümüzde kabul edilen bir tez olmuştur (Özsoy; 1998; 18-19).

Osmanlı İmparatorluğu, İstanbul’un alınmasından Kanuni’nin ölümüne kadar olan dönemde Avrupa (iki milyon kilometre kare), Asya (dörtbuçuk milyon kilometrekare) ve Afrika olmak üzere üç kıtaya yayılmıştır. Geniş bir coğrafyaya yayılan Osmanlı İmparatorluğu, hâkimiyeti altındaki ülkelerin siyasi istekleri ve başına buyruk tutumları nedeni ile sık sık batı da sınır komşusu Avusturya ile çatışmalara girmiştir. Avusturya ve Rusya ile yapılan savaşlar, XVII. Yüzyılda ve XVIII. Yüzyıl başında Osmanlı İmparatorlarını uğraştıran en önemli sorunlar olmuştur. Giderek gücünü kaybeden Osmanlı İmpararatorluğu, Macarlar’a yardım için Avusturya’ya savaş açmıştır. Viyana kuşatılmış, Avusturya’ya yardıma gelen Polonya Kralı, Osmanlı ordusunu 1683 yılında yenmiştir. Bu bozgun, artık gerileme devrine giren Osmanlı İmparatorluğu tarihinde bir dönüm noktası olmuştur. Batılı devletler; Avusturya, Venedik, Polonya ve Rusya kurdukları ‘Kutsal İttifak’la Türklere karşı birleşmişlerdir (Milliyet; 1991; 117, 122, 123 ). Bu tarihsel süreçte, Osmanlı İmparatorluğu, 1683 tarihinde yenilinceye kadar, Türkler,  Batı Avrupa’da tehlike olarak algılanmışlardır. Türkler hakkında oluşturulan imaj, Avrupa halklarının imgesine ve o dönemde yazılan belgelere işlenmiştir. Bunların çoğunluğu objektif olmaktan uzak, önyargılı bakış açısı ile yazılan mektuplar ve Katolik gezginlerin gezi notlarında bilimsellikten uzak, öznel ve yanlı tanımlamalar, ifadeler olmuştur.

Almanların dışında, Alman kültüründe İslam ve Türk imajının belirginleşmesi sürecine en kalıcı etkiyi yapan İtalyan rahip Ricolde de Monte Croce’nin yapıtlarında sergilediği İslam imajı olmuştur. Onun yazdıkları, kendisinden sonra gelen birçok kişiye rehberlik etmiştir. Bunlardan biri olan Martin Luther, Ricoldo’nun, misyon gezisi sırasındaki izlenim ve incelemelerinin sonuçlarını anlattığı ‘Kuran’ın Çürütülmesi’ adlı kitabını tamamen Türklere uyarlamıştır (Kula; 1993; 17). Luther, Türkleri şeytana benzetmiştir. Ona göre, “Türklerin tanrı sözü ve bu sözü yayacak din adamları yoktur. O nedenle Türkler, nasıl yaşadıkları, neye inandıklarını bilmeyen kaba ve pis domuzlardır. Eğer Türklerin tanrı sözünü uygulayan ve yayan din adamları olsaydı birçoğu domuzluğu bırakıp insan olurdu” demektedir. Luther’e göre, Türkler, hangi Kuran’ın gerçek Kuran olduğunu bilmeden, insanları yakmışlar, parçalamışlar ve sakatlamışlardır (Kula; 1993; 64-65). Luther, Ricoldo’nun Kuran’ın Çürütülmesi’ adlı kitabını Almancaya çevirerek, Ricoldo’nun Sarasenler (Müslümanlar) için yazdıklarını olduğu gibi Türklere uyarlamıştır. Ona göre, Türkler asıl dış düşmandır. Bu nedenle, Hırıstiyanlar arasında Türklere karşı bir birlik yaratılmalıdır. Avrupa’da yaşayan Yahudiler, yaşadıkları ağır dinsel ve toplumsal baskılardan ve yaşam koşullarının dayanılmaz zorluklarından dolayı Türklere yakınlık duymuşlardır. Bunu bilen Türkler de savaşlarda Yahudi semtlerinin olduğu yerleri kendilerine çıkış noktası yapmışlardır. Bu nedenle Luther, Türkleri ve Yahudileri kötülüklerin nedenleri arasında görmüş ve bu iki kültürel topluluğu yer yer aynı bağlamda anmıştır (Kula; 1997; 33).       Türklerin baskısından bunalan ve kendi aralarında dağınıklığın ve kısır çatışmaların verdiği zayıflıktan dolayı Türkler karşısında büyük tedirginlik duyan Avrupa ülkeleri yöneticileri, bu psikolojik baskıdan kurtulmak için kendilerini eski Roma İmparatorluğu’nun sınırlarına dayanan bir coğrafyada, yeni bir Roma İmparatorluğu kurma özlemi duymuşlardır (Özsoy; 1998; 20). Avrupa’da Türk korkusunun oluşmasına neden olan siyasi ve dini propagandalar günümüzde de meyvelerini vermektedir. Barbar, kan dökücü, zalim Müslüman Türk imajı, Hırıstiyan Avrupa’nın antitezi olmayı sürdürmektedir.

1. 1. 3. Türklerin II. Viyana Kuşatmasında Yenilmesinden Sonra Oluşan Önyargılar

Katolik kilisesinin bütün Hırıstiyanları kapsayacak birliği ve yönetici işlevi yeniden kurabilmek için bilinçli olarak, zalim, barbar Türk propagandası yapılmıştır. Propaganda ancak İkinci Viyana kuşatması ile Türklerin yenilmez olduğu düşüncesinin ortadan kalkması ile değişmiştir (Spohn; 1996; 54). Böylece Türkler artık tehlike olmaktan çıkmışlar, fakat yıllarca oluşturulan zalim, barbar Türk imajı Hırıstiyan Avrupalının toplumsal belleğinde yerini almıştır.

Almanların toplumsal belleğinde, Türkleri konu edinen halk şarkılarında, özellikle olumsuz önyargılar hakim olmuştur. Örneğin, “Kan köpeği”, “Kana susamış köpek”, “Türk köpeği”, “Ezeli düşman”, “Tanrısız Türkler” bunlardan birkaçıdır (Spohn; 1996; 75). Hırıstiyan halka yapılan Türklerle ilgili olumsuz propagandanın meyvelerini verdiği belirgin bir şekilde görülmektedir. Buna karşılık operalarda arka planda verilen Türk imajında,  olumlu ve olumsuz olmak üzere iki karşıt değerlendirme söz konusudur. Özellikle yukarıda belirttiğimiz üzere Türklerin yenilmesinden sonra bestelenen operalarda, 18. Yüzyılda Sultan veya Paşa aydınlanmış bir insan olarak görülmektedir. Onun dünya görüşü ve zarafeti bazı Alman despotlarına örnek oluşturmuştur. Fakat sıradan Türk, sinsi, zalim, vahşi, fanatik, esir taciri ve haremağası olarak farklı olumsuz imajını sürdürmüştür (Spohn; 1996; 74).             Avrupa’da zaman içinde Doğu sözcüğü ile Türk sözcüğü eşanlamlı hale gelmiştir. Batılılar Halifeliğin Osmanlılar’ın elinde bulunması nedeniyle Osmanlı İmparatorluğu’nun elinde tuttuğu Müslüman sömürgelere kadar uzanan bir güç olarak algılanmıştır. Müslüman Türklerin Avrupa topraklarına ilk ayak basmasından İstanbul’un fethine uzanan çizgide devam eden Türklerin Avrupanın içerisine ilerleyişinin önüne geçilmesini ve Türkleri geldikleri yere göndermeyi “Şark Sorunu” haline getirmişlerdir (Özsoy; 1998; 46-47). Hırıstiyan Avrupa’nın Türklerle ilgili sorunları yüzyıllardır özü değişmeden bazen adı değişerek “Şark Sorunu” adıyla sürdürülmüştür. Böylece, kökleri eskiye dayanan ve eski Roma İmparatorluğu coğrafyasında bir birlik oluşturma idealizmi ile Hırıstiyan Avrupayı bir arada tutan “Müslüman Türk” tehlikesi fikri canlı tutulmaya çalışılmıştır.

Türkleri Avrupa’dan atmak isteyen Avrupa ülkelerinde, Türkler hakkında oluşturulan olumsuz önyargılar,  soylular ve din adamlarının yaptıkları propaganda ile yayılmış ve kuşaktan kuşağa aktarılmıştır. “Müslüman Türk” imajı, Türklerin, hem din düşmanı, hem de dış tehlike olarak propaganda malzemesi yapılması, olumsuz önyargıların oluşturulması,  yöneticilerin ve din adamlarının korku ve nefret duyguları ile bir araya gelen halkı daha rahat kontrol edip, yönlendirmesi için kullanılmıştır. 1683’te Türklerin yenildiği Viyana yakınlarında Kahlenberg’e 1938 yılında Alman Nazi hükümeti tarafından Hans Andre’nin yaptığı, “Almanların Doğu’ya Karşı Verdikleri Savaş” konulu bir bronz gravür yerleştirilmiştir. Bu gravürde Türk bayrağının ucunda bir Yahudi yıldızı bulunmaktadır (Spohn; 1996; 145). Türkler,  bazen gerçek, fakat çoğunlukla da propaganda aracılığı ile oluşturulmuş bir tehlike olarak Alman devletinin ve Katolik kilisenin gündeminde bulunmayı sürdürmektedir.

1. 1. 4. I. Dünya Savaşı Sırasında Türk-Alman İttifakıyla Oluşan önyargılar

19. Yüzyıla gelindiğinde Avrupa’nın diplomatik çevrelerinde Türk sözcüğü bir hakaret sözcüğü olarak kullanılır hale gelmiştir. Avrupalılara göre Türkler, son birkaç yüzyıldır uygarlaştırılmaya çalışılmış, fakat gerek 19. Yüzyıl, gerek 20. Yüzyılda bu konuda gösterilen gayretler boşa gitmiştir. Türklerin barbarlığı hakkında oluşturulan olumsuz imaj, I. Dünya Savaşı’nda kendini iyice göstermiştir. Türkler bu tarihe kadar Batı’da savaşçı, barbar, fakat dürüst dövüşçü olarak bilinirken, I. Dünya Savaşı sırasında yapılan yoğun propaganda nedeni ile bu imaj, azınlıklara baskı uygulayan, onları katleden, hatta soykırıma uğratan bir imaja dönüşmüştür (Özsoy; 1998; 39).

I. Dünya Savaşı, güçlü devletlerin kendi aralarındaki çıkar çatışmaları nedeniyle meydana gelmiştir. Başta İngiltere, Rusya, Fransa, Almanya gibi devletler sömürge yarışına girmişler, bu amaçla da Osmanlı Devleti’nin zayıf durumundan yararlanmak istemişlerdir. İngiltere, Fransa ve Rusya birleşerek Osmanlı Devleti’ni daha savaş başlangıcında kendi aralarında bir takım parçalara ayırmışlardır. Buna karşılık Almanya da Osmanlı devletini kendi yanına çekerek hem kendi emellerini gerçekleştirmek, hem de kendine iyi bir müttefik bulma çabasına girmiştir. Bütün bu sebepler ve devletlerarası gerginlikler Osmanlı’yı da savaşa girmeye zorunlu hale getirmiştir (Milliyet; 1991; 266).

1. 1. 5. Türkiye Cumhuriyeti Döneminde Oluşan Önyargılar

Sevr anlaşmasının Türkiye’ye getirdiği yıkım çok büyük olmuştur. Lozan ise, Osmanlı İmparatorluğu’nun sonunu getirerek, Türkiye Cumhuriyeti’nin doğuşunu ilân etmiştir. Mustafa Kemal önderliğinde Türk halkı, Kars, Ardahan, Trabzon’dan Ermenileri çıkarmıştır. Kürt ayaklanmalarını bastırmıştır. Fransızları, İtalyanları, Yunanlıları Türk toprağından kovmuştur. Hilafeti kaldırarak, laik devlet anlayışını getirmiştir. Latin alfabesi, soyadı kanunu gibi kanunlarla Batı ülkelerinin çağdaş anlayışına yönelik çalışmalar yapmıştır. Kılık kıyafet, okuma-yazma seferberlikleri ile halkın aydınlanmasını sağlamıştır (Galle; 1995; 17-18).

Bu dönemde Türkiye ile Almanya arasında kültürel ilişkiler daha çok eğitim alanında yoğunlaşmıştır (Koçak; 1991; 38). Hitler iktidarının kurulduğu 1933 yılından itibaren Türkiye ile Almanya arasında var olan yakın ekonomik ilişkilerde bir patlama yaşanmıştır. Türkiye Almanya’nın ekonomik yayılma programında ön sırada yer alan ülke olmuştur. Türkiye’den aldığı hammaddeler ve tarım ürünleri için yüksek fiyat politikası izleyen Almanya, kendi sanayi ürünlerini Türkiye’ye dünya piyasalarının üzerinde yüksek fiyatla satarak bundan kazanç sağlamıştır. Diğer Batı ülkeleri, Türkiye’den alabilecekleri tarım ürünleri ve hammaddeleri kendi sömürgelerinden sağladıklarından bu ülkelerle dış ticaretin gelişmesi mümkün olmamıştır. Ayrıca Türkiye döviz sıkıntısı nedeni ile dış ticaretini büyük ölçüde takas sistemine bağladığından ancak mal sattığı ülkelerle ticaret yapabilmiştir. Bu durumdan Almanya kendi ülkesi lehine yararlanmıştır (Koçak; 1991; 200-201).

1. 2. Türk İşçi Göçü İle Oluşan Önyargılar

II. Dünya Savaşından sonra Federal Almanya, yeniden kurulmuş ve ekonomisi hızla gelişmeye başlamıştır. 1960’tan itibaren işçi sıkıntısı çeken bazı Alman firmaları özel olarak gönderdikleri temsilcileri aracılığı ile Türkiye’den işçi getirmeye başlamışlardır. 1 Eylül 1961 tarihinde Federal Almanya ve Türkiye arasında imzalanan “Türk-Alman İşçi Mübadele Anlaşması” yürürlüğe konularak 1973 yılına kadar Federal Almanya Türkiye’den ihtiyacı olan işçileri ülkesine almıştır. İlk gidenler ve onları getirten Federal Almanya, bu işçi göçünün geçici olduğunu düşünmüşlerdir. Bu nedenle gidenler genellikle yalnız gitmişler, fakat daha sonra eş ve çocuklarını yanlarına almışlardır (Turan; 1992; 27). Bu durum, göçmenlerin medyadaki temsilini 1970’lerin başından itibaren değişime uğratmıştır. Geçici işçi konumunda olan Türk işçilerinin, aile birleşmeleri ile eş ve çocuklarını yanlarına aldırmaları nedeniyle, Alman medyasında, kamuoyunun, Almanya’nın yabancılar ve Türkler tarafından istila edilmesi konusunda duyduğu korkuyu yansıtan yorumlara yer verilmiştir. Bu konuya değinen Der Spiegel dergisi, 1973’te “ Bir Milyon Türk: Türkler geliyor-herkes başının çaresine baksın” başlığı ile kapak konusu yapmıştır. Almanya’da yaşayan Türkler,  2,3 milyonu bulan nüfusları ile buradaki yabancıların yüzde 30’unu oluşturmaktadır (Kondiyoti-Saktenber; 2002; 310-311). Pazarkaya (http://www.konrad.org.tr)’ya göre, Türklerle ilgili olumsuz önyargı oluşmasında, Almanya’ya ilk işçi göçü olarak gelen ve ağırlıklı olarak orman köylüsü olan Türklerin çizdiği olumsuz Türk imajı etkili olmuştur.

Avrupa, yıllarca din savaşları yaşamıştır. Bu savaşlar, özellikle Katoliklerle Protestanları karşı karşıya getirmiştir. XVI. ve XVII. Yüzyıllar birçok Avrupa ülkesinde Katolik ve Protestanlar arasında iç savaşlara sahne olmuştur. Hırıstiyanlar aralarında süren tüm bu kanlı mezhep çatışmalarına rağmen, Müslümanların Avrupa’ya göç etmesi ve yerleşmesi ile birlikte kaynağını geçmiş yüzyıllardan alan nefret konusunda Türklere karşı birleşmişlerdir (Galle; 1995; 17).

Türk işçi göçü ile birlikte Türk imajının olumsuz yönde gelişmesinde, oraya giden Türklerin hiç hazırlıksız olarak yakalandığı kültür ve dil farklılığı şokunun büyük etkisi olmuştur. Yabancılık, kültürel gösterge sayılan değişik unsurlar arasında özellikle yeme içme, giyim kuşam, fiziksel özellikler ve davranışlarda gözlenmektedir. Yabancının algılanması yüzeysel, fakat karşılaştırma biçiminde gerçekleşmektedir. Yabancıda gözlenen olumsuzluklar abartılmakta ve önyargı kalıpları ile kategorileştirme ile sınırlı düşünme alışkanlığı yerleşmektedir (Öztürk; 2000; 95, 97).

Yabancı gruplar içinde Almanlar tarafından, dil, din, fiziksel özellikler, kültürel farklılıktan kaynaklanan davranış farklılıkları ve toplumsal önyargılar gibi farklı nedenlerle en fazla antipati duyulan Türkler olmuştur.

Türklerle ilgi olumsuz imajın oluşmasında Türkiye’deki Türklerinde katkısı olmaktadır. Bu konuda, romanlarda, öykülerde, şarkılarda ve medyada çizilen Türk imajı Almanların önyargılarına uygunluk göstermektedir. Örneğin, Nurdan Gürbilek’in Kötü Çocuk Türk adlı kitabında yer verdiği örnekler, “Kara Melek”, “Yılan Hikâyesi”, “Deli Yürek”, “Aynalı Tahir” gibi televizyon dizilerinde “Doğulu mağrur kötüler”, “marazi caniler” ve “kötülüğe karşı mücadele veren bıçkın delikanlılar” imajı yer almaktadır (Gürbilek; 2001; 90).

Medyada, Alman kamuoyunda ve Türkiye ile Almanya arasındaki uluslararası sınırların ötesinde söylemler farklıdır. Alman medyasında Türk ailesinin tipik görüntüsü, kırsal kökenli, başı bağlı anneler ve kızlarını denetleyen, ailenin diğer üyeleri üzerinde tahakküm kuran babalar, aile namusu ve bıçaklı şiddet gösterileri ve bıçkın ağabeylerden oluşan Türk imajı egemendir (Kondiyoti-Saktenber; 2002; 308-309).

2. Alman Toplumunda Türklerle İlgili Önyargıların Medya Metinlerinde Yeniden Üretimi

İdeolojiler, dil kullanımı yolu ile edinilmekte ve dil kullanımı yolu ile aktarılmaktadır. İdeolojik fikirlerin birçoğu ya aileden, arkadaşlardan, diğer grup üyelerinden dinleyerek ya da okuyarak, izleyerek öğrenilmektedir. Böylece ideolojiler, söylemler yolu ile ifade edilmekte ve toplumda yeniden üretilmektedir (Van Dijk; 2003; 18). Söylem, anlamın dil içinde hareket etmesi ile ortaya çıkmaktadır. İdeoloji ise, bu anlamın belli kişi ve gruplar lehine nasıl harekete geçirildiği ile ilgilenmektedir (Sancar Üşür; 1997; 89). İdeoloji, mesajları üretmek için kullanılan göstergesel kurallardır. İdeolojiyi okumak demek mesajların görünmeyen yüzünü okumak demektir. Söylem, mesajın söylediği, ideoloji ise, söylenebilecek olanı belirleyen kodlamadır. Mesajın kodlanması, kodlama ve kodaçım edimlerini içermektedir. Kodlama, düzanlamı, kodaçımı ise yananlamı belirtmektedir. Kodaçımı, farklı grupların bu koda yüklediği anlam çerçevesinde oluşmaktadır. İdeolojinin yarattığı etki, söylemdeki mesajın belli bir yönde kodlanmasını sağlamaktadır (Sancar Üşür; 1997; 89).

Althusser (1994; 35, 43, 45, 60)’e göre, ideoloji, bireyleri özne diye adlandırmaktadır.  İdeolojinin bu gerçekleşmesi ancak özne aracılığı ile mümkün olmaktadır. Devletin ideolojik aygıtlarından olan kitle iletişim araçları, ideolojiyi kullanarak işlemektedir. Bunlar, devletin diğer ideolojik aygıtları gibi aynı hedefe yönelmektedir. Üretim ilişkilerinin yeniden üretimi, yani kapitalist sömürü ilişkilerinin yeniden üretimi, her biri bu tek hedefe doğru kendine özgü yoldan katkıda bulunmaktadır. Siyasal aygıt, bireyleri devletin siyasal ideolojisine uydururken, haber aygıtı, tüm yurttaşları, medya, radyo, televizyon ile günlük milliyetçilik, şovenizm, liberalizm, ahlakçılık vb dozları ile beslemektedir. Kapitalist düzeni sürdürmeye hizmet eden aygıtlar, evrensel olarak egemen burjuva ideolojisi ile örtülmüş ve gizlenmiştir. Böylece, kapitalist toplumsal formasyonun yeniden üretim ilişkileri, yani sömüren ve sömürülen ilişkilerinin yeniden üretimi, egemen sınıfın ideolojisinin zihinlere yerleştirilmesi sağlanmaktadır.

Özneler, toplumsallaşma süreci içinde bulunduğu topluluğu yöneten inançlar, değerler ve tutumlardan oluşan ideolojiyi, söylem aracılığıyla içselleştirmektedir. Bu nedenle bireyler, kendilerine açık tutulan ve ulaşılabilir kılınan söylemler tarafından özneleştirilmektedir. İdeolojik bir bütün oluşturan güçlerin baskın hale geçerek hegemonya oluşturabilmeleri için yazılı ve sözlü iletişimin yapısal özelliklerini denetim altına alabilmeleri yaşamsal önem taşımaktadır (Yağcıoğlu; 2002; 5-6 ).

İnal (1996; 22, 95)’a göre, güç/iktidar ilişkilerinin söylem içinde nasıl kurulduğunun çıkış noktası haber değil, toplumsal yapılardır. Dil ve söylem içinde bu ilişkilerin kurulma biçimlerinin açığa çıkarılması için özneyi bir anlamlandırma sürecinde ele almak gerekmektedir.

Toplumsal formasyon, ekonomi, politika ve ideoloji olmak üzere olmak üzere üç ana düzeyden meydana gelmektedir. Van Dijk’a göre, toplumsal formasyonu oluşturan düzeylerden biri olan ideoloji, fikirlerle, özellikle grup ya da hareketin paylaştığı toplumsal, siyasi ve dini düşüncelerle ilgilenmektedir. Ona göre ideolojiler, bir grubun üyelerinin köklü inancıdır. İdeoloji kavramının birçok tanımı olduğu gibi farklı kullanım anlamları bulunmaktadır. İdeoloji, yanlış bilinç anlamında, popüler, ancak yanıltıcı inançların statükoyu meşrulaştırmak ve işçilerin gerçek sosyo-ekonomik durumlarını gizlemek için yöneten sınıf tarafından aşılanan fikirler anlamında kullanılmaktadır. Bu olumsuz ideoloji kavramı, terimin siyasi kullanımlarında, yani yanlış, yanıltıcı ve aldatıcı inançlar sistemi olarak “biz ve onlar” kutuplaşmasını, içgrup-dışgrup arasındaki toplumsal çatışmayı öngörmektedir. İdeolojileri nasıl edindiğimizi, öğrendiğimizi ve değiştirdiğimizi etkiyen dil kullanımı ve söylemdir (Van Dijk; 2003; 16, 18).

Toplumsal düşünce ve toplumsal gerçeklik arasındaki ilişkinin açıklanmasında yanlış bilinç kavramı yerine temsil, dolayımlama, imgelem, simgeleme gibi kavramlar kullanılmaya başlanmıştır.

Temsil, gerçekliğin dil aracılığı ile kurulmasıdır. Söylem, gerçekliği yalnızca yeniden üreten değil, aynı zamanda tanımlayan ve kurandır.  İmgelem, toplumsalı tanımlayan, bir toplumdan diğerine sonsuz farklılık ve çeşitlilik gösteren olası yaşanma biçimleridir. Toplumun geçmişi ve bu günü simge ve mitler sayesinde tanımlanmaktadır. Böylece söylem, imgesel olanın özgün düzeni olarak tanımlanmaktadır. Simgesel sistem, toplumsal gerçekliğin tanımlandığı düzeydir. Simgesel olan dil ve anlamlandırma pratikleri olarak söylemleri kurmaktadır. Dolayımlama ise, gerçekliğin düşünceye ulaşıncaya kadar geçirdiği değişim süreci anlamında tanımlanır. Negatif anlamında dolayımlama, toplumsal gerçekliğin kılık değiştirmesidir. Pozitif anlamında dolayımlama ise, Frankfurt Okulu tarafından geliştirilmiştir. Burada dolayımlama sürecinde değişikliği çarpıtma yerine varlığın ve bilincin farklı türleri arasındaki tüm etkin ilişkiler dolayımlanmıştır (Sancar Üşür; 1997; 123-126).

Bilişsel olarak ideolojiler toplumsal temsilleri yapılandırdıkları için geliştirilebilirler. İdeolojiler toplumsal pratikleri dolaylı bir şekilde genelde ve söylemi ise, özelde denetlediklerinden ideolojilerin sonraki açık toplumsal işlevi, ortak eyleme, hem iç grup üyelerinin işbirliğine ve etkileşimine hem de dış grup üyeleri ile etkileşime olanak vermeleri ya da kolaylaştırmalarıdır. Bunlar ideolojinin toplumsal mikro düzey işlevleridir. Makro düzeyde ise, ideolojiler en yaygın şekilde iktidar ve egemenlik gibi grup ilişkileri açısından tanımlanmaktadır. İdeolojiler, iktidar seçkinlerinin iktidarlarını meşrulaştırmak için zihinsel denetim sağlama işlevi görmektedir ( Van Dijk; 2003; 48).

Var olan toplumsal gerçekliğin bir parçası olan ve bazen mücadeleli ve çelişkili, bazen yönlendirilen ve kapalı anlamlandırma pratikleri içinden, çoğunlukla egemen/başat sınıfların lehine gerçekliği inşa eden ve tanımlayan bir dolayımlayıcı olarak değerlendirilen eleştirel medya anlayışı içinde haberlerin konumlanması, bu çerçeve ile uygunluk göstermektedir.

Söylem, dil kullanımının kültürel ve toplumsal bağlamda ele alınmasıdır. Söylem incelemenin temel nedeni, insan iletişimini bütünlüğü içinde kavramaktır. Bu bütünsellik, söylemin soyut bir dil ve dilbilim boyutuyla sınırlı kalmasını engellemekte, değişik bakış açılarına olanak tanımaktadır. Söylem yaklaşımları, eleştirel ve eleştirel olmayan yaklaşımlar olarak ikiye ayrılmaktadır.

Eleştirel olmayan yaklaşım, söylem uygulamalarını betimleyici, açıklayıcı biçimde ele almaktadır. Eleştirel yaklaşım ise, söylem uygulamalarını, dil kullanımını betimlemekle yetinmez, söylemin güç/iktidar ve ideoloji tarafından nasıl biçimlendirildiğini ve toplumsal kimlik, toplumsal ilişkiler, bilgi ve inanç dizgelerinin toplumsal kültür bağlamında nasıl etkili olduğunu da göstermektedir. Eleştirel yaklaşım, toplumsal değerlerin, dili/söylemi belirlediğini savunmaktadır (Kocaman; 2003; 10-11). Eleştirel yaklaşım, gücü ve egemenliği kötüye kullanmanın bütün biçimlerine karşı yöneltilmekte ve egemenliğin ideolojik temeline odaklanmaktadır.

İdeoloji, iletişim içinde ifade edilen fikirler sistemi; bilinç grupları ya da bireyler tarafından taşınan duygular, kanılar, tutumlar toplamının temelini oluşturmaktadır. Hegemonya, egemen ideoloji aktarımı, bilinç biçimlendirmesi ve sosyal iktidar deneyimi aracılığı ile işleyen bir süreçtir (Lull; 2001; 19).

Eleştirel söylem çözümlemesi yaklaşımı, dil kullanımını eleştirel olarak inceleme nesnesi yapan sosyo-politik bir praxis olarak ortaya çıkmıştır. Bu praxis, çağdaş toplumlarda, ekonomik, kültürel ve siyasi kaynakların eşit olarak paylaşılmadığı saptamasından yola çıkarak, bu dağılımın adaletli bir hale getirilmesine katkıda bulunmak amacındadır.  Seçkinler, kurumlar ve özneler tarafından gücün, toplumsal eşitsizlik üretecek biçimde kullanılması siyasal, kültürel, sınıfsal, etnik, ırk ve cinsiyet ayrımcılığı olarak ortaya çıkabilmektedir. Amaç, bu aşırı toplumsal adaletsizliğin ve güçler arasında dengesizliğin meşrulaştırıldığı, yeniden üretildiği ve doğallaştırıldığı kültürel olan metinleri eleştirel bir yaklaşımla inceleyerek meşrulaştırma mekanizmalarını sergilemek ve ifşa etmektir. Böylece varolan düzeni dönüştürmek, toplumu oluşturan çeşitli gruplar arasında daha adaletli bir düzenin kurulmasına katkı sağlamaktır (Yağcıoğlu; 2002; 3-4).

Eleştirel söylem çözümlemesi dili söylem olarak çözümlemektedir. Sosyo-ekonomik sistemlerin baskınlık, sömürü ve insan dışılaştırma üzerine kurulduğunu ve bu sistemler içindeki çelişkilerin nasıl bunları ilerlemeci ve özgürlükçü doğrultularda dönüştürme potansiyeli oluşturduğunu gösteren, eleştirel toplumsal bilimlerle aynı ilgi alanını paylaşmaktadır. Eleştirel söylem çözümlemesi, maddi üretimin ve toplumsal yaşamın yeniden üretiminin bir anı olarak ele almakta ve metinlerdeki toplumsal çalışmayı maddeci toplumsal eleştirinin ana odağı olarak çözümlemektedir. Eleştirel söylem çözümlemesi, söylem olarak dilin kavramlaştırılmasını merkez aldığı ve eleştirel dil çözümlemesini toplumsal bilimlerde konumlandırdığı için eleştirel dilbilim üzerine kurulmuştur (Faircloucgh ve Graham; 188-189).

Eleştirel söylem çözümlemesi yaklaşımı, sadece ekonomik temele değil, toplumun kültürel boyutlarına, ideolojik kültüre ve kapitalist sosyal ilişkilere de vurgu yapmaktadır. Eleştirel söylem çözümlemesi, sosyal problemlere yönelmektedir. Eleştirel söylem çözümlemesinin özellikleri şunlardır:

  1. Güç ilişkileri söylemseldir.
  2. Söylem toplum ve kültürü tesis eder.
  3. Söylemsel olarak tesis edilen hayatı üç büyük belirleyici; dünyanın temsilleri olarak “temsiller”, insanlar arasındaki “ilişkiler” ve insanların sosyal ve kişisel kimlikleri olarak “kimlikler”.
  4. Söylem ideolojik olarak çalışır; ideolojiler, eşitsiz güç ilişkilerini, hâkimiyet ve istismar ilişkilerini üreten toplumu tesis ve temsil etmenin tikel yollarıdır.
  5. Söylem tarihseldir. Söylem bağlam olmadan üretilemez ve bağlam hesaba katılmadan anlaşılamaz. Bağlam daima tarihseldir. Söylem, kültüre, ideolojiye ve hayat tarzlarına içkin olmak durumundadır. Söylem yalnız şimdiye atıfta bulunmaz, tarihe de atıfta bulunur. Çünkü dil tarihseldir.
  6. Metin ve toplum arasındaki bağ, makro olanla mikro olan arasındaki bağdır. Eleştirel söylem çözümlemesi, bir yandan sosyal ve kültürel yapılar ve süreçler arasında, öte yandan metinler arasında bağlantılar kuran söylem çözümlemesi, eleştirel okuma, sistematik metodoloji ve bağlamın araştırılmasını içeren yorumlayıcı ve açıklayıcı bir yaklaşımdır (Sözen, 1999; 143-147).

Sonuç ve Değerlendirme

Araştırmada eleştirel söylem çözümlemesi yaklaşımıyla, internet üzerinden 1 Ocak 2008 tarihinden itibaren günümüze kadar “Türkiye ve Türkler” anahtar sözcükleriyle, Die Tageszeitung, Die Welt Online, Süddeutsche Zeitung, Die Frankfurter Allgemeine Zeitung ve Spiegel Online’deki haber başlıkları ve haberler incelenmiştir.

Buna göre, Die Welt gazetesinde yer alan haberlerde Türkiye ve Türkler; terör, yasak, başörtüsü, Aleviler, Kürtler, alkol yasağı, kaçak içki, cinayet, futbol, sınır ötesi operasyon, Türklerin Almanya’ya entegre olamaması, kundaklama, Almanya’nın yeni Yahudilerinin Türkler olduğu, Hrant Dink suikasti, Orhan Pamuk’a yönelik suikastin önlenmesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Türkiye’yi Kürtlere tazminat ödemeye mahkum etmesi, Almanların da, Türkiye’nin de Türklerin AB ye girmesini istemediği, Orgeneral Başbuğ’un yaptığı “Türkiye halkı” vurgulu konuşma haberi, Almanya’da yaşayan 2 milyon 81 bin Türk olduğu ve Türklerin çift pasaport istediği, Almanya’da yaşayan yabancıların % 72 sinin Türk olduğu ve 2. 3. kuşakta bile hala entegrasyon sorunu olduğu ve vasıfsız gençler olduğu biçiminde olumsuz temsil edilmektedir. Kullanılan fotoğraflarda Türk kadınları başörtülü, uzun giysili ve kadın kadına birlikte, şişman, bakımsız ve amaçsız görünümlüdür.

Haberlerde Türk erkekleri, terör, cinayet, şiddet, futbol kavramları birlikte verilmektedir. Özellikle Başbakan Tayyip Erdoğan’ın sert çıkışları nedeniyle Türkiye’nin AB’ye giremeyeceği ilişkilendirilerek verilen haberlerde Türkiye ve Türkler olumsuz temsil edilmektedir.

Türkiye ve Türkler, Die Tageszeitung’da yer alan haberlerde; Türkiye’nin ABD ile yakınlaşması, Türkiye’nin güvenilmez olduğu, Almanya ve dolayısıyla Avrupa’ya yabancı ve AB’ye girmeye uygun olmadığı biçiminde olumsuz temsil edilmektedir.

Spiegel Online’daki haberlerde; 8 yaşındaki Türk kız çocuğuna tecavüz edip Türkiye’ye kaçan bir Türk, aynı aileden 6 kişinin karıştığı namus cinayeti, kaçak içki üretimi, Türklerin Almanya’ya entegre olamaması benzeri haberlerde Türkiye ve Türklerin olumsuz temsil edildikleri görülmektedir.

Süddeutsche Zeitung’da Türkiye ve Türkler ise; Türkiye-Ermenistan görüşmeleriyle alay eden “Türkiye-Ermenistan arasında açık-gizli diplomasi”, “Almanya’nın musluklarından bal ve süt akıyor”, “Yeni Nato Genel Sekreterini Türkiye tanıdı” benzeri haberlerle imasal anlamda alaycı bir ifade ile olumsuz temsil edilmektedir.

Die Frankfurter Allgemeine Zeitung’daki haberlerde; başörtüsü yasağı, Türkiye’nin ABD’nin korumacılığı altında olduğunu ve AB’ye alınması için ABD’yi referans gösterdiğini vurgulayan, Nato Genel Sekreterliği seçimlerinin Türkiye’nin neden AB’ye giremeyeceğini gösterdiğini, sadece Türkiye’nin tanıdığı Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde seçimlere gidileceği alaycı biçimde ifadelerle Türkiye ve Türklerle olumsuz temsil edilmektedir.

Dolayısıyla 1 Ocak 2008 tarihinden günümüze kadar incelenen haberlerde Almanya’daki Türkler;  Alman toplumuna entegre olamayan ve olmak da istemeyen, Almanca öğrenmeyi reddeden, çok çocuklu, tembel, çalışmadan işsizlik parası alan, kadınlara şiddet uygulayan, yeni yetişen kuşakların bile vasıfsız ve tembel olduğu, Müslüman ve farklı kültürden oldukları, Alman toplumu için potansiyel tehlike oldukları biçiminde olumsuz temsil edilmektedir.

Türkiye ise; içki yasağı, başörtüsü, kaçak içkinin yarattığı tehlike, Alevilere baskı, Kürtlere baskı ve şiddet, başbakan Tayyip Erdoğan’ın kimliğinde güvenilmez, saldırgan, baskıcı, farklı ve tehlikeli olarak temsil edilmektedir.

Avrupa’nın bütünlüğü vurgusu makalede belirtildiği gibi Türk tehlikesine karşı ortaya atılmıştır. Samuel Huntington’un “Medeniyetler çatışması” kuramında da ifade ettiği gibi Hırıstiyanlık İslamın karşıtı olarak tanımlanmıştır. Ayrıca bu olgu “Haçlı seferleri” dönemine kadar dayanan çok eski bir argümandır.

Bununla birlikte, Türkiye’nin AB’ye alınması durumunda, Avrupa Parlamentosu’nda (AP) nüfusu oranında temsil hakkına sahip olacağından, AB kararlarında Türkiye’nin çok etkin bir rol oynacağı endişesidir. Türkiye’nin AB’ye girmesi ile ve ekonomik krizin yarattığı sorunlarla ilgili gerçek nedenlerin gizlenerek, hem tarihten gelen önyargılar, hem de Türk işçi göçü ile oluşan önyargılar medyada, Türkiye ve Türklerin temsil edilmesinde olumsuz kamuoyu oluşturmak amacıyla kullanılmaktadır.

Alman Federal İş Ajansı (BA)’nın 29 Ocak 2009 tarihinde, Almanya’daki işsiz sayısının 1 milyon 489 bine yükseldiği açıklamasından sonra Türklerin oturduğu evlerin kundaklanması olayları başlamıştır. Ludwigshafen’de dört kişi ölmüş, Marburg kenti civarında üç Türk’ün oturduğu ev kundaklanmıştır. Berlin’de Türklerin yoğun olarak yaşadığı Kreuzberg’de iki ayrı yerde yangın çıkmıştır. Daha sonra Pforzdam kentinde Türklerin oturduğu evlerde bir hafta içinde iki yangın çıkarılmış ve 11 kişi dumandan etkilenerek hastaneye kaldırılmıştır.

Dolayısıyla, ekonomik kriz dönemlerinde gücü/iktidarı elinde bulunduran seçkinlerin, medya aracılığıyla kamuoyu üzerinde yarattıkları olumsuz etki sonucunda kundaklama olaylarının ortaya çıkması, araştırmanın varsayımını doğrulamıştır.

Ayrıca Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girme sürecinde önündeki engelleri maddeler halinde sıralarsak:

  1. Avrupa’nın Hırıstiyan kültürüne dayanan bütünlüğü ve bu bütünlüğü Türklere karşı korumak için kurulmuş olması.
  2. Hırıstiyanlığın İslamın karşıtı olarak yapılanması.
  3. Avrupa Birliği’ne üye ülkelerin ulusal bütünlüklerini Türkleri karşıt göstererek sağlamış olmaları (Yunanistan)
  4. Tarihten gelen korkular (Türklerin II. Viyana kuşatmasına kadar Avrupa için bir tehdit olarak algılanması).
  5. Tarihten gelen önyargılar.
  6. Türk işçi göçü ile oluşan önyargılar (Türkiye’nin ve Türkiye’deki Türklerin Almanya’daki Türkler üzerinden algılanması).
  7. Nüfus yoğunluğunun yarattığı engel (Yukarıda belirtildiği gibi AP’de nüfus oranına göre temsil hakkı elde edeceği.)
  8. Ekonomisinin iyi olmaması.
  9. Kültürel farklılık.
  10. AB ülkelerinde yaşanan işsizlik (Almanya’daki işsizlik oranı 4 milyon civarında ve ekonomik kriz nedeniyle daha fazla artması söz konusu).

Yukarıda ileri sürdüğüm argümanlar, Türkiye’nin AB’ye alınmasının oldukça uzak bir ihtimal olduğunu ortaya koymaktadır.

*Doç. Dr. Necla MORA

İletişim Bilimleri

Kaynakça

Akşit, Niyazi, A’dan Z’ye Tarih Ansiklopedisi, Serhat Yayınları, 1984.

Aslan, Kemal, Haber Nasıl Okunur?, Anahtar Kitaplar Yayınevi, 2004.

Althusser, Louis, İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, İletişim Yayınları, 1994.

Chomsky, Noam, Herman, S. Edward, , “Propaganda Modeli”, Medyanın Kamuoyu İmalatı, Chiviyazıları Yayınevi, 2004.

Demiray, Kemal, Temel Türkçe Sözlük, İnkilap Kitabevi, 1994.

Die Tageszeitung, http://www.taz.de (18.04.2009).

Die Frankfurter Allgemeine Zeitung,  http://www.faz.net ( 18.04.2009).

Eren, Hasan, Türk Dil Kurumu Sözlüğü, Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1988.

Erer, Raşid, Türklere Karşı Haçlı Seferleri,  Bilgi Yayınevi, 1993.

Fairclough, Norman, Graham, Phil, “Eleştirel Söylem çözümlemecisi Olarak Marx: Eleştirel Yöntemin yaratılışı ve Küresel Sermayenin Eleştirisi ile Bağıntısı”, Söylem ve İdeoloji, Su Yayınları, 2003.

Galle, Marc, Sevilmeyen Ülke Türkiye, Bilgi Yayınevi, 1995.

Gürbilek, Nurdan, Kötü Çocuk Türk, Metis Yayınları, 2001.

İnal, M.Ayşe, Haberi Okumak, Temuçin Yayınları, 1996.

İnalcık, Halil, “Hermenötik, Oryantalizm, Türkoloji”, Doğu Batı Dergisi, Sayı: 20, Cilt: 1, 2002.

Kocaman, Ahmet(Der.), Söylem Üzerine, ODTÜ Geliştirme Vakfı yayınları, 2003.

Koçak, Cemil, Türk Alman İlişkileri(1923-1939), Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1991.

Kondiyoti, Deniz, Saktenber, Ayşe, Kültür Fragmanları, Metis. 2002.

Kula, Onur Bilge, Alman Kültüründe Türk İmgesi I, Gündoğan Yayınları, 1992.

Kula, Onur Bilge, Alman Kültüründe Türk İmgesi II, Gündoğan Yayınları, 1993.

Kula, Onur Bilge, Alman Kültüründe Türk İmgesi III, Gündoğan Yayınları, 1997.

Lull, James, Medya İletişim Kültür, Vadi Yayınları, 2001.

Mantran, Robert, Osmanlı İmparatorluğu Tarihi I, Adam Yayınları,1999.

Milliyet, Dünya Tarihi Ansiklopedisi, Milliyet Yayınları, 1991.

Nomiku, H. A., Haçlı Seferleri, İletişim Yayınları, 1997.

Özsoy, Osman, Türkiye’nin İmaj Sorunu, Alfa Yayınları, 1998.

Öztürk, Ali Osman, Alman Oryantalizmi, Vadi Yayınları, 2000.

PazarkayaUtku, “Avrupa Medyasındaki Yansımaları İle Almanya Ve Türkiye”

http://www.konrad.org.tr (18.04.2009)

Rigel, Nurdoğan, Haber, Der Yayınları, 2000.Sancar Üşür, Serpil,  İdeolojinin Serüveni, İmge Kitabevi, 1997.

Sözen, Edibe, Söylem, Paradigma Yayınları, 1999.

Spiegel Online, http://wissen.spiegel.de (18.04.2009).

Spohn, Margret, Her Şey Türk İşi, Yapı Kredi Yayınları, 1996.

Süddeutsche Zeitung, http://www.sueddeutsche.de ( 18.04.2009).

Tanilli, Server, Yüzyılların Gerçeği ve Mirası, II. Cilt, Say Yayınları, 1990.

Turan, Kadir, Almanya’da Türk Olmak, Sümer Kitabevi, 1992.

Van Dijk, Teun, “ Söylem Ve İdeoloji Çokalanlı Bir Yaklaşım”, Söylem ve İdeoloji, Su Yayınları, 2003.

Welt Zeitung, http://www.welt.de ( 18.04.2009).

Yağcıoğlu, Semiramis (Der.), 1990 Sonrası laik Antilaik Çatışmasında Farklı Söylemler, Dokuz Eylül Yayınları, 2002.

Yazıcı- Emir, İsmet, Kitle İletişiminde İmaj, İm Yayınları, 2003.

• Bu makalem İngilizce olarak. “Turkey and Turks in the German media”, International Journal of Human Sciences, Vol 6, No 2, 2009, yayımlanmıştır.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı