BÖLGESEL ANALİZLEREĞİTİMKÖŞE YAZILARISİZDEN GELENLER

Savaş Karşısında Barışa Şans Vermek

“Hiç kimse barışa tam olarak bir şans vermedi. Gandhi denedi, Martin Luther King denedi ama ikisi de vuruldu.” John Lennon

Savaş, ahlaki olarak kabul edilsin ya da edilmesin, savaşanlar etik davransın ya da davranmasın bir gerçekliktir. Felsefi açıdan bakıldığında sürekli barışı hedefleyenler olduğu gibi savaşı savunan veya ahlaki bir sıkıntı olarak görmeyen görüşlere rastlamak mümkün. Bu derece önemli iki kavram üzerine eğilen bu değerlendirme kapsamında öncelikle savaş ve barış kavramlarının kuramsal olarak ele alınış biçimlerine bakılacak ve somut olarak devletlerarası ilişkilere yansıyan türleri üzerinde durulacaktır. Savaşın değişen doğasının da vurgulanacağı ve özellikle savaşın ortadan kaldırılması konusunda geleneksel olarak Realistlerin güç dengesi hipotezlerinin geçerliliği de irdelenecektir. Burada Soğuk Savaş sonrasında biçim değiştiren savaşların savaşa ve barışa ilişkin algılamaları dönüşüme uğrattığı noktasından hareket edilmektedir. Bu yeni tür savaşların ortadan kaldırılması önündeki en büyük engelin savaşların barışı sağlamaktan daha az maliyetli olması nedeniyle kendi içinde “rasyonel” olarak adlandırılan bir tercihin sonucu olarak algılandığı savunulmaktadır.

Uluslararası İlişkiler disiplini içerisindeki savaşa ilişkin çalışmalar, savaş nedir gibi en genel sorudan itibaren başlar. Uluslararası İlişkiler çalışmaları içerisinde çoğu zaman savaş (war) olgusu, çatışma (conflict) kavramıyla birlikte ele alınmakta hatta bazen karıştırılarak birbirinin yerine kullanılmaktadır. Ancak bu iki kavram hem etimolojik hem de yansıttığı anlam bakımından aynı değil. Çatışma, basit bir tanımlamayla aktörlerin herhangi bir tercihini, diğer aktörler üzerinde yaptırtabilme stratejisidir. Yalçınkaya’ya göre çatışmanın düşük, orta ve yüksek boyutları bulunurken, bir çatışmanın savaş olarak tanımlanabilmesi için şiddet unsuruyla birlikte tarafların güçlerini belli bir zaman sürekliliği içerisinde sistematik olarak kullanıp ve organize olmaları gerekmektedir.[1] Bunun yanında çatışma her zaman askeri seçeneklerin kullanıldığı bir strateji olmamaktadır. Savaş, terminolojik olarak çatışmanın daha geniş ve ileri boyutunu teşkil etmekte, çatışmayı da kapsayan bir nitelik arz etmektedir.

Savaş olgusu, sosyal bilimler alanındaki çalışmalarda birden çok tanımla anılmaktadır. Savaşa teorik ve felsefi yorum getiren düşünürlerin sayısı oldukça fazla olduğundan bu değerlendirme kapsamında hepsini ele almak mümkün değil. Bu nedenle sadece birkaç tanıma bakabiliriz. Carl von Clausewitz, “Savaş Üzerine” adlı eserinde savaşın çok genişletilmiş bir düellodan başka bir şey olmadığını dile getirir. Ona göre savaş aslında satranç mantığına benzer biçimde gerçekleşmekte ancak daha geniş bir alanda ve gerçek silahlarla yapılmaktadır. Savaşı, düşmanı sahip olunan iradeyi kabule zorlamak için bir şiddet eylemi olarak gören Clausewitz, savaşın karakterinin kendi içeriğinden kaynaklandığını söylemektedir. Clausewitz, askeri alanın siyasi gücünü göstermesi gerektiğini düşünürken savaşı “siyasetin farklı araçlarla sürdürülmesi” olarak görür ve ona göre savaşı kazanmak içinde iyi siyaset ve askerler gerekmektedir.[2] Sönmezoğlu’nun yaptığı tanımlamaya görysee savaş, “iki ya da daha fazla uluslararası aktör (kural olarak devlet) arasındaki, kapsamlı, sürekli önemli ölçüde can kaybına yol açan bir çatışmanın başta silahlı kuvvetler olmak üzere tüm araçlarla sürdürülmesi” şeklinde tanımlanmaktadır.[3] Başka bir tanımlamadaysa savaş, “şiddet içeren ve bu şiddet kullanımını meşrulaştırmaya hizmet eden moral değerlere atıfta bulunan siyasal eylem” biçimidir.[4] Diğer taraftan barış, savaşla karşılaştırılarak tanımlanmaktadır. Bu bağlamda Uluslararası İlişkiler’de barış, hangi tür şiddetin varsayıldığı tartışmalı da olsa “genelde şiddetin mevcut olmaması” durumudur.[5] Ancak barış, her zaman savaşın olmaması durumu anlamına gelmemekte, savaşa karşıtlık olarak adalet ve eşitlik gibi öğeleri içermesi gerektirdiği yaygın olarak kabul edilmektedir.

Savaş ve barış kelimeleri kimi zaman her ideolojide farklı anlam taşıyabiliyor. Bir Realist, Liberal veya herhangi bir perspektiften olaylara yaklaşan düşünürler için savaş aynı şey değil. Nitekim bazı Liberal düşünürler, savaşın aktörler arasındaki yanlış algılamalarla etkileşim ve iletişim eksikliği vb. nedenlerle gerçekleştiğini savunurlarken; Realist perspektife göre düşünenler, savaşın vazgeçilmezliği tezini ileri sürerek, sistemin çatışmaları körüklediği iddiasındadırlar. Bilindiği üzere Kant savaşı normal olmayan bir durum olarak nitelemesine karşın; Hegel, savaşı işlevsel bularak meşru görebilmektedir.[6] Savaşa yönelik ele aldığımız tanımların her birinin mutlaka güçlü ve zayıf yönleri mevcut. Bu riski göze alarak kapsayıcı bir savaş tanımı da biz yapabiliriz. Buna göre savaş, muhtelif nedenlerle bir araya gelmiş grupların, şiddet araçlarına başvurarak -karşı tarafı imhaya varacak düzeyde de olabilecek bir biçimde- etkisizleştirerek, denetim altına almayı ve karşı tarafa isteklerini uygulatmayı hedefleyen çatışmalardır. Kuşkusuz yaptığımız bu tanımın da birtakım eksik yönleri var. Ama yine de Uluslararası İlişkilerde savaş olgusu tahlil edilirken kavramsal olarak ele alınan kavramın içeriğinin doldurulması gerekmektedir.

Dünya tarihinde spesifik olarak iki devlet arasında gerçekleşen savaşlar yanında çok katılımlı olarak gerçekleşen genel ya da hegemonik savaşlar sıkça görülmüştür. Sönmezoğlu savaşın türleri konusunda çeşitli kriterlere göre birbirine yakın olsa da içerikleri itibariyle birbirlerinden farklı ikili bir sınıflandırma yapar. Bunlardan ilki savaşan tarafların amaçlarının niteliğini ve savaştan beklentilerini içeren savaşın yoğunluk derecesidir. İkincisiyse savaşa katılan ve savaştan etkilenen tarafların miktarına işaret eden bir yapıda olması nedeniyle savaşın coğrafi alana göre belirlenmesidir. Savaşların çeşitlerini belirlemek açısından Sönmezoğlu’nun yaptığı sınıflandırmaya uygun olarak farklılaşan savaşlar, yoğunluk derecelerine göre sınırlı (limited) ve topyekûn (all out) olarak ayrılırken; savaşların kapsadıkları coğrafi alan bakımından yerel (local) ve genel (total) olmak üzere bir ayrıma tabi tutulmaktadır. [7] Bu sınıflandırmayı içeren biçimde daha geniş kapsamlı bir ayırım Dedeoğlu tarafından aktarılmaktadır. Buna göre savaş, katılan taraflara, boyutlarına, şiddet türlerine, kullanılan araçlarına ve sona erme biçimlerine göre farklılaşmaktadırlar.[8] Esasında savaşın türleri konusunda çok boyutlu bir sınıflandırma yapılabilmesine karşın barışın sağlanmasını çeşitli türlere ayırmak zor. Ancak barışın seviyelerinden barışın seviyelerinden bahsedilebilir. Bu kapsamda yapılan bir sınıflandırmaya göre istikrarlı barış açısından donmuş, sıcak ve soğuk barış gibi birtakım seviyeler söz konusudur.[9] Diğer taraftan Realistler açısından denge barışı, hegemonik barış, emperyal barış ve terör barışı olmak üzere dört farklı uygulanabilir barıştan söz edilebilir.[10]

İkinci Dünya Savaşı sonrasında barışın tesis edilmesine yönelik olarak çeşitli örgütler (özellikle BM) tarafından normatif çabalar olsa da[11] bunlar savaşları günümüzde tamamen ortadan kaldırabilmiş değildir. Günümüzde çatışmaların ve savaşların doğasında bir değişim de söz konusudur. Soğuk Savaş sonrasında mikro-milliyetçilik ve dini eksenli ortaya çıkan çatışmalarla birlikte sınır içi iç savaşlar, etnik çatışma, uluslararası terörizmin yaygınlaşması, asimetrik savaş gibi yeni durumlar hesaba katıldığında devletlerarasında yaşanan topyekûn ve sınırlı savaşların ötesinde gelişmeler nedeniyle savaşın tanımlanması, nedenlerinin saptanması ve türlerinin sınıflandırması açısından da yeni yaklaşımlar ortaya çıkmaktadır. Bununla birlikte karşılıklı bağımlılık ve küreselleşmenin bir şekilde devletlerarası savaşları azalttığı savunabilir. Bunun etkisiyle devletlerarası savaşın maliyetinin artması yaşanırken asimetrik savaşlar ve düşük yoğunluklu savaşlar, Soğuk Savaş sonrasında giderek yaygınlık kazanmıştır. Etkisi azalan ancak hiç bitmeyen ihtilaflar karşısında günümüzde asimetrik savaş yöntemleri kullanan güçler karşısında devletler silahlanmaya ihtiyaç duymaya devam etmektedirler. Bu durum da silahların kullanıldığı şiddetin sürekli gündemde kalmasına neden olmakta ve her an şiddetin patlak vermesine zemin oluşturmaktadır. Böylece savaşların genel ve sürekli bir hale dönüştüğünden bahsedilebilir.

Savaşların türlerinde ve doğasında yaşanan değişimler, Uluslararası İlişkiler çalışmaları açısından çok boyutlu incelemeler yapılmasını gündeme getirmektedir. Uluslararası İlişkiler’de bu tür çalışmalarda öncelikle savaşın nedenleri üzerinde durulur. Savaşın sıklığının azaltılmasının yolları mı, barış şansını artıran yollar mı vardır? Ya da başka bir deyişle geçmişe oranla daha sık barış olabilir mi? Barışın nasıl sağlanacağını açıklamak savaşın nedenlerini incelemeyi gerektirir. Savaşın nedenleri konusundaki tahminlerimizi savaş konusundaki ön kabullerimiz belirler. Bu türden bir sistematik bir çalışma, barış koşulları konusunda tahminlerin yapılmasını da beraberinde getirir. Nitekim savaşın nedenleri ortaya koymak, savaşların gelecekte olmaması ya da başka bir deyişle barış durumunun sağlanması açısından gerekli parametreleri açığa çıkarma arayışıdır. Ancak dünya tarihindeki birçok savaşın ortaya çıkış nedenlerine yakından bakıldığında bile savaşlar için öne sürülen gerekçelerin basitliği/suniliği karşısında barışın sağlanmasına yönelik fikirlerin üretilmesi oldukça zor görünmektedir. Savaşların nedenlerini saptama argümanları açısından sözü edilen çalışmalar arasında savaşın ortadan kaldırılıp barışın tesis edilmesine yönelik öneriler sunan yaklaşımlara dikkat çekmek istiyorum. Burada savaşın tamamen ortadan kaldırılabileceği iddiası savunulacaksa, buna dayanak oluşturacak argümanların da tutarlı olması gerekmektedir. Ne yazık ki bu tür çalışmaların birçoğu sunduklarıyla savaşın nasıl tamamen ortadan kaldırılabilmesi yönünden daha ziyade, savaş olasılığının nasıl azaltılabileceği yönünde sadece ipuçları mahiyetinde argümanlar sağlamaktadırlar. Böylece savaşın tamamen ortadan kaldırılıp kaldırılamayacağı sorusu, Uluslararası İlişkiler çalışanları açısından henüz ağırlığını korumaktadır.

Realist eksenli çalışmalarda savaşı tamamen sonlandırma şeklinde olmasa da yukarıda sayılan argümanlardan farklı olarak birtakım öneriler mevcut. Realistler bakımından güç dengesinin kurulması ve revizyonu açısından güç ve çıkar mücadelelerinde savaşın bir araç olarak kullanılması makul karşılanmakta. Savaşın vazgeçilmezliğive kaçınılmazlığını ileri sürseler de Realistlerin uluslararası sistemde güç dengesi bulunmasının savaşları nispeten azaltılacağı iddiası, savaşı tamamen sona erdirme argümanları gibi benzer bir açmaza sahip. Güç dengesini esas alan bu çalışmalar, savaşı tamamen ortadan kaldırılacağını savunmasa da savaşı azaltmak adına ipucu sağlamaktan öteye geçememekteler. Üstelik bunlar arasında sistemde hangi güçleri kapsayan ya da hangi kutup yapısını esas alan bir güç dengesi kurulması konusunda fikir birliği olmaması en önemli sorundur. Sistemi oluşturan büyük güçler arasındaki bir denge mi yoksa sistemin bütününü kapsayan bir yapı mı gereklidir? Büyük güçler arasında kurulan bir dengenin dünyanın herhangi bir bölgesindeki küçük gruplar arasında çıkan savaşı engellemeyeceği açıktır. Burada işaret edilen genelde büyük güçler olması ve diğerlerini dışarda bırakması nedeniyle kısıtlayıcı olmakta ve güç dengesi yaklaşımı bütün savaşların etkilerini azaltan bir nitelik göstermemektedir. Dolayısıyla savaşların ortaya çıkmasının nispeten önüne geçmek açısından güç dengesini devam ettirmenin önemine vurgu bu nedenlerle açmazlara sahiptir.

Öte yandan, yukarıda değindiğimiz Soğuk Savaş sonrasında savaşların niteliğinde yaşanan dönüşümün birtakım yeni sorunları ortaya çıkarması söz konusudur. Bu türden savaşların sona erdirilmesi ve barışın tesis edilmesindeki en büyük engellerden biri barış karşısında savaşı sürdürmenin maliyetinin ya da bedelinin, barışı gerçekleştirmekten daha makul görülmesi. Bir kere savaşı sürdürmek yerine barışı tercih etmek, birtakım tavizleri ortaya çıkarabilir. Bu durum savaşın yürütücülerini zorlar. Böyle bir fayda-maliyet analizi, karar vericiler açısından barışa şans vermek yerine, savaşı sürdürmelerine yol açabilir. Başka bir deyişle kimi zaman savaşın sürdürmek, barış için taviz vermekten daha az maliyetli görülmektedir. Böylece savaş sürekli devam etmektedir. Bu durum genelde ülke içerisinde yaşanan çeşitli boyutlardaki çatışmalar açısından geçerlidir. Buradaki en önemli sorunlardan biri de çatışmalar herhangi bir nedenle başladıktan sonra silahlı mücadelenin taraflar açısından bir alışkanlık haline dönüşmesidir. Tarafların birbirine karşı üstünlük sağlayamaması durumundan barışa giden sürecin uzaması bir yana, böyle bir durumda taraflar savaşa karşı duyarsızlaşarak mevcut duruma karşı çıkamaz hale gelirler. Barışla sonuçlanan bazı istisnalar dışarda bırakılırsa bu hale dönüşen savaşlar, barışa doğru evrilemeyen sürekli bir duruma dönüşmektedir.

Başlangıçta yer verdiğimiz Lennon’un barışa şans verme yönündeki karamsar cümlesi, barışı gerçekleştirmek isteyenlerin başına neler geldiğinin iyi bir tasviri olmasına karşın yine de barışa tam olarak şans vermenin önemini vurgulamaktadır. Lennon’un örnek verdiği kişilerin pasif bir direniş sergilemesi ve buna karşın barışa şans verebilmiş olmaları oldukça önemlidir. Bu durum barış için savaş gibi söylemlerinin çelişkisi açısından da oldukça etkili bir örnek. Barışa ulaşmak için dahi savaşmanın, intikam almanın ve “kanı kanla temizleme” gibi bir anlayışın anlamsızlığı da burada ortaya çıkmaktadır. Sosyolojik anlamda birçok toplumda, barışa inananlar ve inanamayanlar arasında bir mücadele söz konusu değil. Sadece barış isteyerek de barışa ulaşmak mümkün değil. Çünkü içinde yaşanılan devletin karar vericileri barış isteğine kulak vererek ve farklı bir yorumla “barışı korumak” gerekçesiyle herhangi bir ülkeye saldırabilir. Dolayısıyla toplumsal bazda barış söylemin/sloganın ötesine geçmek ve bunun içini doldurmak gerek. Bunu yaparken ironik bir biçimde şiddetin ve savaş araçlarının kullanılması önerilmemektedir. Savaşları engellemek için siyasetin sorumluluğunun işletilmesi ve entelektüel bir performansa ihtiyaç var. Odağında insan olan bütün savaşlar karşısında felsefi bir karşı tavır almak ve savaşların sağlam temelleri bulunmayan gerekçelerle haklı olamayacağını içselleştirmek gerek. Konuşmaktan umut kesildiğinde, şiddete başvurmayarak, aksine konuşmakta direterek barış sağlanabilir.

Kenan ŞAHİN
Kırıkkale Üniversitesi
Uluslararası İlişkiler 

[1] Haldun Yalçınkaya, Savaş: Uluslararası İlişkilerde Güç Kullanımı, Ankara, İmge Kitapevi, 2008, ss. 29–30.

[2] Clausewitz, Savaş Üzerine, Çev. Şiar Yalçın, İstanbul, Spartaküs Yayınları, 1997,  ss. 35–40.

[3] Faruk Sönmezoğlu, Uluslararası Politika ve Dış Politika Analizi, Üçüncü Baskı, İstanbul, Filiz Kitapevi, 2000, s. 387.

[4] Beril Dedeoğlu, “Savaş”, Haydar Çakmak (ed.), Uluslararası İlişkiler: Giriş, Kavram ve Teoriler, Ankara, Platin Yayınevi, 2007, s 25.

[5] Reşat Bayer, “Barış ve İhtilaf Çözümü”, Nimet Beriker (der.), Çatışmadan Uzlaşmaya, Kuramlar, Süreçler ve Uygulamalar, İstanbul, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2009. s. 36.

[6] İhsan D. Dağı, “Normatif Yaklaşımlar: Adalet, Eşitlik ve İnsan Hakları”, Devlet, Sistem ve Kimlik, Atilla Eralp (der), İstanbul, İletişim Yayınevi, 2003, s. 208.

[7] Sönmezoğlu, Uluslararası Politika…, s. 387.

[8] Dedeoğlu, “Savaş”…, ss. 30–33.

[9] Bayer, “Barış ve İhtilaf Çözümü”, ss. 44–51.

[10] Haydar Çakmak “Barış”, Haydar Çakmak (ed.), Uluslararası İlişkiler: Giriş, Kavram ve Teoriler, Ankara, Platin Yayınevi, 2007, ss. 22–23.

[11] 1928 tarihli Briand-Kellogg Paktı İkinci Dünya Savaşı öncesinde barışa ilişkin bir çaba olmasına karşın esas anlamda barışa ilişkin normatif çabalar 1945 sonrasında gerçekleşmiştir.

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın

Kapalı
Başa dön tuşu
Kapalı