AVRUPASİZDEN GELENLERTARİHTÜRKİYE-AB İLİŞKİLERİ

Avrupa Birliği Ekspresi’nde Ermeni Sorunu

Genel olarak Yukarı Karabağ sorunu, Ermenistan’ın Türkiye- Ermenistan sınırını tanımaması ve Ermeni soykırımı iddialarının uluslararası alanda tanınması için sarfedilen çabalar olarak sıralanabilecek sebeplerle, Türkiye- Ermenistan ilişkileri tarih boyunca gergin bir tablo sergilemiştir. Bu tabloyu doğru şekilde okuyabilmek için sorunu hazırlayan faktörlere, Ermeni Sorunu’nun ortaya çıkışına, tarih içerisinde soruna doğrudan ya da dolaylı olarak taraf olan devletlerin izledikleri politikalar ve birbirleriyle olan ilişkilerine ana hatlarıyla da olsa değinmek gerekmektedir.

Ermeniler her ne kadar 18. yüzyıla kadar tabi oldukları siyasi otoritelerle çatışan bir pozisyon sergilemeseler de 19. yüzyılda durum faklılaşmaya başlamıştır. Değişimin ilk tetikleyicisini Fransız İhtilali sonucunda yayılan milliyetçilik akımıyla şekillenen ‘’Ermeni milli bilincini oluşturmak ve bağımsız bir Ermenistan kurmak’’ fikri ve fikrin ortaya çıktığı dönemde Osmanlı yönetiminin bazı zayıflıkları olarak kabul edebiliriz. Fakat yabancı devletlerin tahrik ve teşviklerinin sorunun kapsamının genişlemesine ve gitgide büyük bir kördüğüm halini almasına sebep olduğunu da asla unutmamak gerekir.

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan sonra imzalanan Ayastefenos (Yeşilköy) Antlaşması’nın “Ermenistan’dan Rusya askerinin istilası altında bulunup Osmanlı Devleti’ne verilmesi gereken yerlerin boşaltılması oralarda iki devletin dostane ilişkilerinde zararlı karışıklıklara yol açabileceğinden, Osmanlı Devleti Ermenilerin barındığı eyaletlerde mahalli menfaatlerin gerektirdiği ıslahat ve düzenlemeyi vakit kaybetmeksizin yapmayı ve Ermenilerin Kürtlere ve Çerkezlere karşı güvenliklerini sağlamayı garanti eder.’’ şeklindeki 16. Maddesi ile Ermeni Sorunu tarihte ilk kez bir belgede yer alarak resmiyet kazanmış ve konu uluslararası platforma taşınmıştır.

1878 yılında imzalanan Berlin Antlaşması’nın “Osmanlı Hükümeti, halkı Ermeni olan eyaletlerde mahalli ihtiyaçların gerektirdiği ıslahatı yapmayı ve Ermenilerin Çerkez ve Kürtlere karşı huzur ve güvenliklerini garanti etmeyi taahhüt eder ve bu konuda alınacak tedbirleri devletlere bildireceğinden, bu devletler söz konusu tedbirlerin uygulanmasını gözeteceklerdir.’’ maddesi de sorunun tarafları dışındaki güçlere de doğrudan müdahale hakkı vermiştir.

Söz konusu maddelerden kuvvet alan dış güçlerin de tahrikleri ve milliyetçilik akımından hareketle nihai hedefin  ‘’Büyük Ermenistan’’ hayali olarak belirlendiği politikalar sonucunda 1880 sonrasında farklı Ermeni komiteleri kurulmaya başlamıştır. Bunlardan en önemlileri 1887’de kurulan Hınçak ve 1890’da kurulan Taşnak Komiteleridir. Ayrıca Yunan, Sırp ve Bulgar ayaklanmaları sırasında Osmanlı Devleti’nin başarısız oluşu ve bu milletlerin bağımsızlıklarını kazanması da Ermenileri cesaretlendirmiştir. Özellikle Rusya, İngiltere ve sonrasında Fransa güdümlü hareketler bu tarihlerden itibaren sürekli artarak ilişkilerin hat safhada gerginleşmesine sebep olmuştur. Rusya’nın Ermeni politikasındaki en büyük şekillendiriciler, hem kendi milli hedefi tayin ettiği sıcak denizlere inme ve o dönemde bölgedeki rakip gücü İngiltere ile mücadele gibi politik; hem de petrol kaynaklarının varlığı ve ticaret yollarına yakınlık gibi ekonomik özelikler göstermektedir. İngiltere ise kendi çıkarlarına göre Rusya’nın güneye inmesini önlemek için bir tampon bölge olarak bağımsız Ermenistan’ın kurulmasını desteklemiş bu hedefe ulaşmak için de bölgedeki Ermeni nüfusunu arttırmak, Türk nüfusunu uzaklaştırmak ve var olan mezhep ayrılıklarına son verilmesiyle bölgenin kendi içinde bütünlüğünü sağlamak gibi amaçlar edinmiştir. Fransa’nın Ermeni politikasına dahil olma sürecinin her iki ülkeye göre daha geç başlamasının sebebi ise o dönemde Rusya ile olan ittifakı ile açıklanabilir.  Fakat müttefikinin güç kaybetmeye başlaması beraberinde Fransa’nın Ermeni Sorunu üzeride aktif rol oynamasını getirmiştir. Soruna doğrudan taraf olmayan bu devletler Ermenistan politikalarını kimi zaman insan hakları kimi zamansa her milletin kendi geleceğini tayin etme hakkı maskesiyle yürütmeye çalışsalar da aslında kendi çıkarları doğrultusunda hareket etme ortak paydasında buluşmaktadırlar. Buna verilebilecek en iyi örneği ise bölgede büyük bir çıkar çatışması içerisinde bulunmalarına rağmen Rusya ve İngiltere’nin I. Dünya Savaşı sırasında tahrik politikalarını ortaklaşa yürütmeleri oluşturmaktadır.

Ermeni Diasporasının uluslararası platformlarda uygulamaya koyduğu politika ve izlediği stratejiler özellikle Ermeni azınlığa sahip ülkelerin karar verme süreçlerinde etkili olmuştur. Ermeni nüfusunun ülke nüfuslarındaki oranlarının diğer devletlere göre yüksek olduğu ülkelerde ise diasporanın gücü daha da artmakta hatta bu ülkelerde soykırım iddiası ve bununla ilgili gelişmeler hem iç hem de dış politikaların şekillenmesinde belirleyici roller üstlenmektedir. Bazı hükümetler Ermeni soykırımını kabul etmeyip Türkiye’nin yanında yer alırken bazıları bu olayların tarihçiler arasında halen tartışılmakta olduğunu vurgulayarak tarafsız kalmaktadır. Kimi hükümetlerin soykırımı tanıyan kararlarıysa uluslararası ilişkilerin barışçıl yollardan uzaklaşmasına sebep olmaktadır. Ayrıca konunun bu boyutu olayları, tarihi durumundan uzaklaştırarak diğer devletlerin Türkiye’ye karşı kullandıkları bir uluslararası politika aracı haline getirmiştir.

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin dağılmasının ardından bağımsızlığını ilan eden Ermenistan, devlet politikası haline getirdiği sözde soykırım iddialarını güçlendirmek için daha çok müttefik kazanma arayışına girmiş ve bu sebeple soykırım iddialarının diğer devletlerce tanınması için sürekli propagandalar yapar hale gelmiştir. Oysa sözde soykırım iddiaları temelsiz ve bir o kadar da maksatlıdır. Soykırım insan gruplarının yok edilmesidir. Adına soykırım diyebileceğimiz hadiseler ise ancak Naziler tarafından 1939-1945 yılları arasında Yahudiler ve diğer etnik gruplara karşı yapılan kıyımlar gibi gerçekleşir.   Halbuki Ermenilerin soykırım iddialarını dayandırmaya çalıştıkları Osmanlı hükümetinin tehcir kanunu ise amacı da dahil olmak üzere bundan bütünüyle uzaktır. Üstelik hasta, özürlü, sakat ve yaşlılar ile yetim çocuklar ve dul kadınların, tehcire tabi tutulmaması, asker ve aileleri, memurlar, tüccarlar ve Osmanlı Bankası şubelerinde, reji idarelerinde ve bazı konsolosluklarda çalışan Ermenilerin hükümete bağlı kaldıkları ve iyi halleri görüldükleri sürece sevk edilmemesi de iyi niyetin en açık göstergesidir. Üstelik halen Ermeni soykırımının yıl dönümü olarak anılan 24 Nisan’ın da bu sözde soykırımla ilgisi bulunmamaktadır. 24 Nisan 1915, Osmanlı hükümetinin Ermeni isyanları ve katliamlarına karşılık olarak verdiği uyarılara uymayan 2345 kişinin tutuklanarak cezaevine gönderildiği tarihtir.

İlk olarak 1905’te Sultan Abdülhamit’e yapılan bombalı saldırı ile başlayan silahlı terör ise Ermeni Sorununa bambaşka bir boyut getirmiştir. Ortak amaçları Türkiye’yi istikrarsızlığa sürükleyerek sözde işgal altındaki Ermeni topraklarında Bağımsız Büyük Ermenistan’ı kurmak olan terör örgütleri arasında isminden en çok söz ettiren ise Ermenistan’ın Kurtuluşu için Ermeni Gizli Ordusu (ASALA)’dur. Türkiye’de iç huzursuzluğun arttığı 1979 yılından sonra Ermeni teröründe de büyük bir artış gözlemlenmiştir. Başlı başına ayrı bir çalışma olması gereken bu konuda üzerinde dikkatle durulması gereken en önemli noktalar ASALA icraatları ve ardından 1980’li yıllardan itibaren PKK ile yürütülen işbirliğidir. Ayrıca Abdullah Öcalan’ın, Ermeni Yazarlar Birliği tarafından ‘’Büyük Ermenistan hayali fikrine katkılarından dolayı’’ onur üyesi olarak seçilmesi de bu işbirliğini destekler niteliktedir.

Özellikle 1991’de Ermenistan’ın bağımsızlığını kazanmasının ardından Türkiye-AB ilişkilerinde Ermeni sorununun dikkat çekici hale geldiğini gözlemlemek mümkündür. Üyelik sürecinde Birlik tarafından yayımlanan belgelerde Türk-Ermeni ilişkilerine sürekli değinilmesiyle bu konu AB-Türkiye arasında aşılması gereken bir sorun halini almıştır. Kriterlerde de belirtildiği üzere AB, dış politikada barışçıl ve dostane ilişkiler yürüten partnerler aramaktadır. Nitekim 2004 tarihli ilerleme raporunda Türkiye’nin üyeliği ile AB’nin Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcistan ile sınırdaş olacağı ve Türkiye aracılığıyla AB’nin Güney Kafkasya’da istikrarı sağlayıcı bir etki yapabileceği belirtilmekte, bundan dolayı Türkiye’nin katılımından önce komşularıyla olan anlaşmazlıklarını çözmesi istenmektedir. Bunun için, Türkiye’nin Ermenistan ile diplomatik ilişkilerini kurması ve kapalı olan kara sınırını açması talep edilmektedir.

Ermenistan’ın ulaşmak istediği son hedefin Türkiye’nin toprak bütünlüğün parçalamaya yönelik olduğu ise ulusal belgeleri ile kanıtlanmıştır. Öyle ki 1990 tarihli Bağımsızlık bildirisinde ‘’Ermenistan Cumhuriyeti, 1915 Osmanlı Türkiyesi ve Batı Ermenistan’da gerçekleştirilen soykırımın uluslararası alanda kabulünün sağlanması yönündeki çabaları destekleyecektir’’ maddesine Bağımsızlık Kararıyla sadık kalınacağı beyan edilmiş ve Ermeni Anayasası’nda Bağımsızlık Bildirisindeki ulusal hedeflere bağlı kalınacağı belirtilmiştir. Böylelikle sözde soykırımın kabul edilmesinin yanında Batı Ermenistan olarak nitelendirilen ve Türkiye’nin doğusuna işaret eden haksız toprak talebi eşi benzeri görülmemiş bir şekilde resmen Ermeni Anayasasında yer alarak dünyaya duyurulmuştur.

İki ülke arasında normal diplomatik ilişkilerin kurulması ancak tarafların karşılıklı olarak toprak bütünlüklerine saygı duyması halinde mümkün hale gelmektedir. Toprak bütünlüklerinin tanınmadığı bir ortamda ilişkilerin normal seyir izlemesini beklemek ne gerçekçi ne de adil bir yaklaşımdır. Bu perspektifle değerlendirildiğinde Türkiye- Ermenistan ilişkilerinin AB’nin istediği yönde ve dostane şekilde ilerlemesi, öncelikli olarak Ermenistan’ın Türkiye’nin sınır dokunulmazlığını ve toprak bütünlüğünü kabul etmesine bağlıdır. Söz konusu koşul gerçekleşmediği takdirde Türkiye’nin Ermenistan ile ilişkilerinde taviz vermeyen bir tutum izlemesi yadırganacak bir durum değildir.

Uluslararası işbirlikçi güvenlik politikalarının sağlıklı bir şekilde yürütülmesi devletlerin birbirine olan şeffaflığıyla doğrudan ilişkilidir. Fakat güven sorunları, tarihsel geçmiş ve özellikle son zamanlarda artan güvenlik paranoyaları sebebiyle bu şeffaflığın tam olarak sağlanması pek de mümkün görünmemektedir. Bu da güvenlik politikalarında işbirlikçi hareket etmeye büyük engel teşkil etmektedir. Yani devletler bir taraftan güvenliklerini sağlamak için işbirlikçi politikalar izlemek zorunda kalırken diğer taraftan bu politikaları izleyebilmek için bir takım güvenlik tehditlerini göz önünde bulundurmak, kimi zaman bu konuda riskler almak zorunda kalmaktadırlar. Böylesi ikilemler içerisinde tıpkı devletler gibi uluslararası örgütler de stratejilerinin sağlayacakları faydaları ve karşılaşacakları sorunları çok hassas dengeler nezdinde değerlendirirler. Karar verme aşamasındaysa bu terazide tehditlerin nelere mal olabileceği, etki düzeyi, etkileme alanı vs. gibi birçok faktör haliyle büyük önem arz etmektedir.

AB’nin hem kendi içinde hem de komşu bölgelerinde barış ve istikrarı sağlama amacı ancak uluslararası işbirliği ile ulaşılabilinecek bir noktadadır. Elbette bu amaca uluslararası örgütlerle beraber yürütülecek politikalar büyük hizmet sağlayacaktır. AB ile NATO arasında yapılacak iş birliği de sürece büyük katkısı olacak hızlandırıcılar arasındadır. Oysa Türkiye ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) ve NATO da dahil olmak üzere üye devletlerin toprak bütünlüklerini teminat altına alan uluslararası kuruluşların, Türkiye’den toprak talep eden başka bir değişle Türkiye toprağını Batı Ermenistan olarak tanımlayan Ermenistan’a karşı izlediği tutumlar değişken ve bir o kadar da tartışmaya açıktır.

Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesiyle Güney Kafkasya’ya gelecek istikrarı savunan AB’nin ilişkilere toprak bütünlüğüne olan saygı çerçevesinde de yaklaşıp Ermenistan’ın ılımlı ve kabul edilebilir politikalar izlemesi konusunda devreye girerek teşvik edici görevler üstlenmesini beklemek hayalperestçe değildir.

Ayrıca durumu bir de ekonomik açıdan ele alacak olursak; Türkiye ile iyi ilişkilerin Ermenistan’a daha çok fayda getireceği tartışılmaz bir gerçektir. Türkiye ticaret hacmi ve ekonomik kapasitesi bakımından Ermenistan’dan üstün özelliklere sahiptir. Bu durumda normalleştirilmiş ilişkiler beraberinde gelen ekonomik ve ticari gelişmeler Ermenistan lehine, Türkiye’ninkiyle kıyaslandığında, daha büyük ivme kazanacaktır. Batı ile dış ticaretini geliştirmek isteyen bir Ermenistan’ın Batı’daki tek sınırının Türkiye ile çizildiğini de unutmaması gerekir.

Nuray ALTINDAĞ
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi
Uluslararası İlişkiler
Bu metin ADOM e-Bülten Kasım 2012 sayısında yayımlanmıştır.
Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı