BALKANLARSİZDEN GELENLER

Bosna Hersek Meselesi

Eski dilde “iyi insanların ülkesi” anlamına gelen Bosna, Balkanların çok etnisiteli, dinli ve kültürlü yapısının belirgin bir tezahürüdür. Kadim bir tarihe sahip Bosna’yı Roma İmparatorluğu dönemine kadar götürmek mümkünse de günümüze olan yansımaları anlamında, 1463’de başlayan Osmanlı hakimiyeti, 1878’deki Avusturya-Macaristan ilhakı ve 1918’de temeli atılarak 1946’da ilan edilen Yugoslavya Federal Cumhuriyetinin çatısı altında ele almak daha önemlidir.

Bosna-Hersek, Hırvatistan, Makedonya, Karadağ, Sırbistan ve Slovenya’nın birleşimiyle altı cumhuriyetten oluşan federasyonu kuran komünist lider Josip Broz Tito, ölümüne kadar sosyalizm çatısı altında etnik ve dini kimlikleri ön plana çıkarmadan dengeli bir siyasetle uzlaşma zemini tesis edebilmiştir. Uyguladığı öz yönetim anlayışıyla yerel özgürlükleri, kardeşlik ve birlik anlayışıyla tek parti yönetiminde uyumu sağlamış, dış politikadaki bağlantısızlık anlayışıyla da dünya barışına hizmet etmiştir. Tito’nun 1980’deki ölümüyle Yugoslavya’nın çok uluslu federal yapısı milliyetçi ateş altında kalır. Yugoslavya, bir yandan Sırpların federasyonu üniter devlete, diğer yandan da Sloven ve Hırvatların federasyonu gevşek bir konfederasyona dönüştürme çabaları yüzünden ciddi bir bunalıma girer. Artık etnik grupları bir arada tutacak karizmatik bağ kaybolmuştur. Sırp milliyetçiliğin artarak “Büyük Sırbistan” hayalinin tekrar hortlaması, Slovenya ve Hırvatistan’ın ekonomik yönden daha gelişmiş bölgeler olmasının özellikle Almanya tarafından kışkırtılması,-burada Almanların Hırvat ve Slovenlerle olan tarihsel bağına dikkat edilmesi gerekir- Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla,Yugoslavya’daki komünizmin de çözülmeye başlaması, eski tarihsel, etnik ve dinsel çatışmaların otorite boşluğu nedeniyle yeniden su yüzüne çıkması gibi nedenler Yugoslavya’nın dağılmasını ve Balkanlar’da ortaya çıkacak yeni siyasal düzensizliklerin habercisi olmuştur.

1991’de Hırvatistan ve Slovenya’nın ayrılmasıyla Yugoslavya fiilen parçalanmaya başlar. Bağımsızlık ilanlarına sert tepki veren Yugoslavya ordusu –Sırbistan tarafından kontrol edilen- bu ülkelere saldırır. Bunun sonucunda BM, eski Yugoslavya’ya silah ambargosu uygulamaya başlar. Almanya’nın desteği karşısında –hami rolü- Slovenya ve Hırvatistan’ı gözden çıkaran Sırbistan, 3 Mart 1992’de bağımsızlığını ilan eden Bosna-Hersek üzerine yürümüştür. Çünkü artık Sırbistan ile Karadağ arasında Müslümanların etki alanı doğmuş ve kadim Müslüman karşıtlığı yeniden baş göstermiştir. AT, ABD ve Türkiye gibi birçok devlet tarafından hemen tanınan Bosna-Hersek, Bosnalı Sırplar tarafından, Belgrad’ın da desteğiyle bağımsızlık ilanını geri çekmeye zorlanmış; ancak Cumhurbaşkanı İzzetbegoviç tarafından reddedilerek savaş başlamıştır. Bosna-Hersek, Sırp, Hırvat ve Müslüman Boşnakların çekişmesi altında kalmıştır. Zira, burada yaşayan yaklaşık 5 milyon nüfusun %43’ü Boşnak, %32’si Sırp ve %17’si Hırvatlardan oluşmaktadır. Sırbistan’ın hedefi, Hırvatistan’da ve Bosna-Hersek’te kurulacak bağımsız kanton devletler ile gelecekte birleşerek “Büyük Sırbistan”ı kurmaktır. Hırvatların hedefi ise, Bosna-Hersek’in parçalanmasından sonra, Hırvatların bulunduğu bölgeleri ele geçirerek topraklarına katmaktır. Müslüman Boşnakların politik hedefi; Bosna-Hersek Cumhuriyetinin toprak bütünlüğünü ve bağımsızlığını korumak, cumhuriyetin parçalanarak Sırp ve Hırvatlar arasında bölüşülmesini önlemek ve tek yanlı uygulanan silah ambargosunu kaldırmaktır.

1993’ün ilk aylarından itibaren Bosna’daki insani kriz korkunç bir hale gelmiş ve birçok insan göçmen durumuna düşmüştür. İnsani yardım sağlamakla görevle BM (UNPROFOR) askerleri yararlı olamamıştır. Nazilerden elli yıl sonra Avrupa’nın göbeğinde tekrar “etnik temizlik” sorunu gündeme gelmiştir. Homojen bir ırk yaratmayı (Etnik Arındırma Projesi) hedefleyen Sırp ordusu –o dönemde eski Yugoslavya ordusu dünyanın altıncı büyük ordusudur- az sayıda silahla vatanlarını savunmakta olan Boşnakları asker, sivil, kadın, çocuk demeden öldürmüşler, toplu katliamlar, tecavüzler gerçekleştirmişler ve soykırım suçu işlemişlerdir. Yaşanan bu gelişmeler karşısında uluslararası toplumun ilk girişimi şiddet içermeden savaşı durdurmaya yönelik olduğundan etkili olamamıştır. Eski Yugoslavya’ya silah ambargosu uygulanması, BM barış gücü askerlerinin insani yardımda bulunması ve Müslüman vatandaşlar için güvenli bölgeler ilan edilmesi gibi şiddet içermeyen eylemler çatışmaları durdurmaya yetmemiştir. Barışın sağlanmasına ilişkin oluşturulan Vance-Owen, Owen-Stoltenberg ve Güvenli Bölgeler Planları taraflar arasında kabul görmemiş ve barışın sağlanmasına hizmet edememiştir.

1995 yılına gelindiğinde Batının Sırp saldırıları karşısında gerekli tepkiyi göster(e)memesi ve silah ambargosu nedeniyle Boşnakların saldırılara yeterince yanıt verememesinde dolayı çatışmalar giderek artmıştır. Hatta BM’nin güvenli bölge olarak konumlandırdığı Srebrenitsa’da 11 Temmuz günü yaşanan katliamda 7079 Müslüman can vermiştir. Sırplar, BM askerlerine de zarar vermeye başlamışlardır. Birçok BM askeri kaçırılmış, Rehine krizleri ortaya çıkmıştır. Ancak savaşın başından beri gerek Kuveyt Krizi nedeniyle gerekse meseleyi Avrupa’nın bir iç sorunu olarak görerek AT’nin üstlenmek istemesi sebebiyle soruna müdahil olmayan ABD, yaşanan son gelişmeler ve kaçırılan üç diplomatının ardından girişimlerini hızlandırmış ve Mart 1994’de oluşturulan “Beşli Temas Grubu”nun önerileri doğrultusunda nihayet 14 Aralık 1995’de Dayton Barış Antlaşması imzalanmıştır.Bu antlaşmayla kurulan Bosna-Hersek Devleti, 10 kantondan oluşan Bosna-Hersek Federasyonu ve Sırp Cumhuriyeti olarak iki entiteye ve Brcko adında küçük bir özerk bölgeye ayrılmıştır. Bu entiteler hukuksal olarak gerçek bir sınır niteliği taşımayan ve uluslararası güç (Implementation Force- IFOR/ Stabilization Force-SFOR) tarafından denetlenen yaklaşık 1400 km. uzunluğundaki bir sınır ve ayrım hattı ile ayrılmışlardır.

Uluslararası toplumun Bosna-Hersek krizine tepkisi yetersiz kalmış; BM, AGİK, AT ve ABD ve NATO güçleri savaşı durdurmak için etkili tedbirler al(a)mamışlardır. Türkiye ve İslam ülkeleri –özellikle İKÖ üyeleri- bir dizi toplantı yapmışlar ve BM nezdinde aldıkları kararların –Eylem Planı- uygulatılmasına uğraşmışlardır. Özellikle İstanbul’da yapılan Balkan Konferansı ve o sırada başkanlığını yürüttüğü İKÖ’nün toplantıya çağrılması Türkiye adına önemli girişimlerdir. Ancak bir sonuca varılamamıştır. Bu bağlamda uluslararası yargının rolü de üzerinde durulması gereken bir noktadır. Bosna-Hersek çok yönlü bir sorunda uluslararası yargının sunduğu olanaklar çok sınırlı oluştur. 1948 tarihli Soykırımın Önlenmesi Sözleşmesine dayanılarak 1993’de Yugoslavya’ya karşı Uluslararası Adalet Divanı önünde açılan dava ve BM Güvenlik Konseyi kararlarınca kurulan Eski Yugoslavya’da İşlenen Suçlar için özel bir Uluslararası Mahkeme kurularak Bosna-Hersek dahil tüm eski Yugoslavya ülkesinde işlenen ağır insancıl hukuk ihlallerinin cezalandırılmasının düzenlenmesi sayılabilir. Yakalanmasından 2006’daki ölümüne kadar yargılanan eski Yugoslavya Devlet Başkanı Slobodan Miloşeviç ile 2008’de yakalanan Bosnalı Sırpların Lideri Radovan Karadziç ile 2011’de yakalanan Ratço Mladiç’in yargılanmasını Lahey’de devam edilmektedir.

1940’larda yaşanan etnik temizliğin ardından sona erdiği düşünülen marjinal milliyetçi fikirlerin yaklaşık elli yıl sonra 1990’larda yeniden hortlaması, insanlık tarihinin zaman ilerlese de köktenci ideolojilere olan bağlılığını ilk fırsatta ispat ettiğini, 20.yüzyılın sonunda Avrupa gibi medeniyetin beşiği kabul edilen bir coğrafyadan yeniden dünyaya kanıtlanması ve tüm dünyanın bunu alışkın gözlerle tepkisizce izlemesi söylenecek sözün bittiğini, kelimelerin kifayetsiz kaldığını göstermesi açısından manidardır. Gelinen noktada yalnızca “Dili yok kalbimin bundan ne kadar bizarım“ demekten başka bir yol tutmak, bir daha aynı acı tecrübelere şahit olmamak için çaba sarf etmek gerekliliği göz ardı edilmemelidir.

Mehmet AKÇA

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı