ASYASİZDEN GELENLERTARİHTÜRKİYEULUSLARARASI İLİŞKİLER

Türk Dış Politikasında Türkî Cumhuriyetlerin Yeri

1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılması bütün dünya kamuoyunda bir şok etkisi oluşturduysa da en büyük etkisi Türkiye’de hissedildi. Çünkü Türkiye bu duruma tamamen hazırlıksız yakalanmıştı ve Türkiye’nin dış politikasında ‘Sovyetler Birliği dağılırsa diye…’ diye bir konu yoktu. Ancak gerçek şu ki Sovyetler Birliği’nin kurucu devletleri olan Rusya Federasyonu, Ukrayna ve Beyaz Rusya 8 Aralık 1991’de Minsk’te bir araya gelerek Sovyetler Birliği’nin fiilen sona erdiğini ilan ettilerve çift kutuplu uluslararası sistem Amerika Birleşik Devletleri’nin liderliği altında tek kutuplu bir sisteme dönüştü.

Yeni tek kutuplu uluslararası sistemde 15 yeni cumhuriyet yerini almaya çalışırken 5 ülke Türkiye için daha fazla önem teşkil etmekteydi; Kazakistan, Türkmenistan, Özbekistan, Kırgızistan ve Azerbaycan. Çünkü bu ülkelerin Türkiye ile dinsel, dilsel ve kültürel bağları bulunmaktaydı. Her ne kadar bu bağlar çok güçlü görünse de Türkiye’nin bu ülkeler ile ilişkisi her dönemde farklı değişkenlere bağlı olarak başkalaşmıştır.

Türkiye ve Türkî Cumhuriyetlerin Osmanlı dönemindeki ilişkilerine baktığımızda tam anlamıyla bir kopukluk görülür. Çünkü Osmanlı siyasi gelişiminde öncelikle Balkanlar’a ve Orta Doğu’ya önem vermiştir. Hatta kendini her zaman bir Balkan İmparatorluğu olarak nitelemiştir. ‘Vatan elden gidiyor’ söylemleri bile Balkanlar kaybedilirken yaygınlaşmıştır. O dönemde Orta Asya ise Çarlık Rusya’nın doğrudan kontrolü altındaydı.Ne zaman ki Osmanlı dağılma sürecine girdi o zaman Orta Asya önem arz etmeye başladı. Osmanlı’yı dağılmaktan kurtarmak için birçok fikir akımı doğmuştu; Osmanlıcılık, İslamcılık, Batıcılık, … Bunlardan biri de Pan-Türkçülük akımıydı. Bu akım Osmanlı’nın askeri ve siyasi aydınları arasında yaygınlaşmıştı. Bu akımın öngördüğü düşünce ‘Türklerin efsanevi vatanı’ olan Orta Asya ile Türk kimliğinin yeniden canlandırılmasıydı.Ancak bu akım dağılmakta olan imparatorluğu bir arada tutmak için sadece bir seçenekti ve en uzak olanıydı. Zaten 1917’de gerçekleşen Bolşevik Devrimi böyle bir düşüncenin tamamen önüne geçmişti. Türkiye’nin bölge ile bağlantısı neredeyse sıfıra inmişti. Aynı zamanda Türkiye, kurtuluş mücadelesi sırasında (1919-1923) Sovyetlerden siyasi destek ve askeri materyal yardımı almış ve ilişkilerin barışçı temellere oturtulması amaçlanmıştı. Bu bağlamda 16 Mart 1921’de Sovyetler ile Dostluk ve Kardeşlik Anlaşması imzalanmıştır.Aslında bu anlaşmayla Türkiye Orta Asya’yı Sovyetlerin iç meselesi olarak görmüştür. Bu sebeple Türkiye, Sovyetlerin dağılışına kadar ilişkilerini Moskova üzerinden yürütmüştür. Kısacası, Sovyetler Birliği’ni hiçe sayarak birebir doğrudan ilişkiye girmesi Türkiye için olanaksız hale gelmişti. Ancak Sovyetler Birliği’nin Türkiye’nin kuzey doğusu ve boğazlar üzerinde taleplerde bulunması ve Türkiye’nin 1952’de NATO’ya katılması ilişkileri gerginleştirmiştir. Türkiye bu süreçte batıya daha da yakınlaşmış, desteği kutbun diğer tarafında aramıştır. Bu batıya yaklaşmanın temelinde de Sovyetler Birliği’nin genişleme politikasını görmek mümkündür. Bu sebeple Türkiye Batı ile ekonomik ve askeri bağını güçlendirmiştir.1985’te Sovyetlerde başa gelen Mihail Gorbaçov’un glasnost ve perestroika gibi politikaları Sovyet politikalarını ılımlaştırmaya başlamış ve Türkiye Orta Asya ile sınırlı da olsa ilişki kurmaya başlamıştır. 1989’un Mart ayında Türk delegasyonu ilişkileri geliştirebilmek için bölgeyi ziyarette bulundu. Moskova, Kiev, Alma-Ata ve Bakü ziyaret edildi ve birçok ekonomik anlaşma imzalandı. Bu ziyaretlerde genel amaç Türkî Cumhuriyetlerin bağımsızlıklarını kazanırlarsa nasıl ilişkiler kurulmalı üzerinedir.Ancak kesinlikle Sovyetlerin dağılması üzerine bir politika geliştirilmemiştir, Sovyetlerin çözülmesi halinde ne yapılabilir fikri hakkında bir siyaset oluşturulmamıştır. Hatta iç ilişkilere müdahale etmeme prensibine bilhassa saygı duyulmuştur.

1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Türkî Cumhuriyetlerin bağımsızlıklarını kazanması Türkiye’yi uluslararası arenada farklı bir noktaya taşımıştır. Bu durum daha önce Orta Asya’da var olmayan Türkiye için yeni fırsatlar anlamına geliyordu. Türk politikacılar bu durumu değerlendirmek için çok istekliydiler. Dönemin cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ‘Adriyetik’ten Çin Seddi’ne kadar Türk dünyası’ vurgusu yapıyordu.Türkiye’deki yaygın kanı da ‘bölge lideri olarak Türkiye’ söylemiydi. Türkî Cumhuriyetler Sovyetler Birliği’nin yokluğunda kendilerine bir model arayışı içine girmişlerdi ve Türkiye onlar için en gözde ülkeydi. Bunun temelde 2 nedeni vardı. İlk olarak, Türkiye ile bu cumhuriyetler arasında etnik, dil, din ve kültür yakınlığının olması; ikinci olarak da Türkiye modeli laiklik üzerine kurulmuştur ve din siyaset ve ekonomiden ayrılmıştır. Nitekim bu konuda başarılı bir rejim oluşturmaya muvaffak olan Türkiye, son on yılda piyasa ekonomisine geçişte büyük başarılar elde etmiş ve Avrupa Birliği ile bütünleşme sürecine girmiştir.Türk modeli Batı tarafından da desteklenmiştir, çünkü diğer alternatif modeller – Çin Modeli ve İran Modeli – Batı için tehdit oluşturmaktaydı. Bu ülkelerin bağımsızlıklarını ilan etmeleriyle ilişkiler hem çok hızlı hem de çok tutkulu bir hal almıştı. Türkiye ile Türkî Cumhuriyetler birbirlerine delice âşık iki sevgili gibi karşılıklı yoğun romantik duygular besliyorlardı. Türkiye’de ‘artık yalnız değiliz’ söylemleri geniş yer bulurken, Türkî Cumhuriyetlerin liderleri Türkiye’yi sabahyıldızına benzetiyordu.Bu yakınlık duygularıyla Türkî Cumhuriyetleri tanıyan ülke Türkiye olmuştur ve karşılıklı olarak ilk büyükelçilikler kurulmuştur. 1991-1993 Özal yılları ilişkilerin en dinamik olduğu dönemdir. Ülkeler arası ilişkilerde, bu dönemin başlangıcına hâkim olan iyi niyet, imza için masaya getirilen anlaşmaların sayısına ve anlaşma alanlarının çeşitliliğine yansımıştır. Bu dönemde siyasi, ekonomik, askeri, kültürel pek çok alanda yüz kırkın üzerinde anlaşma imzalanmıştır.Bu dönemin diğer bir özelliği de ilişkilerin kurumsallaşmaya çalışılmasıdır. Bu girişimlerden biri 1992’de kurulan Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansı’dır (TİKA). Bu kuruluş, Türkiye’nin Türkî Cumhuriyetlere yapacağı yardımların koordinasyonu ile ilgilenmektedir. Bu yardımlar iletişimden TV yayınlarına, enerji konularından turizme kadar geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır. Diğer bir girişim ise 1992’de ilki Ankara’da düzenlenen Türk Zirvesi’dir (Türkçe Konuşan Ülkelerin Devlet Başkanları Zirvesi). Bu ilk zirveye bütün ülkeler devlet başkanı seviyesinde katılmıştır. Eğitim alanında da girişimlere de önem verilmiştir. Değişim programları dâhilinde bütün masrafları karşılanmak üzere binlerce Orta Asyalı öğrenci Türkiye’ye getirilmiştir. Ancak duygusal temelde yapılan bu bütün girişimlerin güçlü bir dayanağı olmadığı kısa bir süre içinde anlaşılmıştır. Sovyetlerin dağılmasından sonra Türkiye’nin gerçekleştirmek istediği ve Türkî Cumhuriyetlerin Türkiye’den beklediği rol Türkiye’nin hazırlıksız oluşundan, bazı projeler için kaynak yetersizliğinden, kimi zaman üçüncü ülkelerin rahatsızlığından dolayı hayata geçirilememiştir. Aynı şekilde yapılan ilk Türk Zirvesi’nde bile anlaşmazlıklar baş göstermiştir. Özal’ın açılış konuşmasında bahsettiği ‘Türk Ortak Pazarı ve Türk Kalkınma ve Yatırım Bankası’ fikri dahi Azerbaycan cumhurbaşkanı Elçibey dışında hiçbir ülke tarafından desteklenmemiştir. Bu zirvelere yıllar içerisinde de katılım büyük ölçüde azalmıştır. Ortak bir ‘Türk alfabesi’ oluşturma fikri de başarısızlıkla sonuçlanmış ve TRT’nin uydu yayınları Orta Asyalı halklar tarafından anlaşılmadığı veya beğenilmediği için izlenme oranları düşük kalmıştır.Bunlarla birlikte Orta Asya ülkeleri Sovyetlerden boşalan etki alanının yeni bir lider tarafından doldurulmasını istemiyorlardı. Onların Türkiye’den isteği hiyerarşi kurması değildi, aksine ilişkilerinin aynı seviyede olmasını bekliyorlardı. Demirel’in 1992’de bölgeyi dolaşırken Kazak ve Kırgız yetkililere anayasa tasarıları önermesi Türkiye’nin hiyerarşik bir ilişki düzeni istediği fikrini doğurmuştur.Türkiye’nin bu tavırları da bu ülkeleri Türkiye’den uzaklaştırmış, Batı ile doğrudan iletişim kurmaya teşvik etmiştir. Üçüncü ülkeler de bu girişimlerden rahatsızdı. Örneğin, Rusya Avrupa pazarlarına ulaştırılacak petrol ve doğalgaz boru hatlarının kendi topraklarından geçmesini isteyen Türkiye’ye açıkça tepkisini gösteriyordu. Kısacası, Türkî Cumhuriyetlerin bağımsızlıklarının ilk yıllarında Türkiye çok aktif olmaya çalışmış, birçok girişimde bulunmuştur. Ancak zamanla, bu yıllar duygusal bağlılığın yok olduğu, ilişkilerin devletlerin çıkarları üzerinden yürüdüğü, Türkiye’nin yetersizliğini hissettiği yıllara dönüşmüştür.

2000’li yıllara geldiğimizde Türkiye ve Türkî Cumhuriyetlerin ilişkileri yeni bir döneme girmiştir. Bu yılları Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) yıları diye nitelemek doğru olacaktır, çünkü AK Parti üç dönem üst üste bir önceki döneme göre oylarını artırarak tek başına iktidara gelmiştir. AK Parti 2002 seçimlerine girerken iki önemli politika güdüyordu; ilki Avrupa Birliği’ne tam üyelik, ikincisi de ABD ile daha yakın bir ilişkiye sahip olmak.AK Parti’nin ilk beş yıllık iktidarı döneminde bu siyasetine sahip çıktığı söylenebilir, yani Türkiye’nin statükocu politikası olan Batı ile iyi ilişkilere sahip olma ve bu ilişkileri sürdürme siyaseti devam ettirilmiştir. 2007 seçimlerinde AK Parti yine tek başına iktidara geldiğinde dış politika anlayışında değişiklik yaşanmıştır ve bu durum ‘eksen kayması’ olarak nitelendirilmiştir.Bu dönemde Türkiye ABD ve AB’yi dış politikasından çıkarmamasına rağmen önceliğini değiştirmiştir. Bunun ilk örneği 2009 yılında Davos Dünya Ekonomi Forumu’nda ‘one minute’ krizi olarak da adlandırılan olaydır. Bu forumda başbakan Erdoğan İsrail cumhurbaşkanı Şimon Peres ile karşı karşıya gelmiş ve Davos’un kendisi için bittiğini vurgulayarak oturumu terk etmiştir. Bu ‘eksen kayması’ fikrinin temelinde Ahmet Davutoğlu ismi yer almaktadır. 2002 yılında AK Parti’nin tek başına iktidara gelmesinden itibaren başbakan Erdoğan’a dış politikada danışmanlık yapan Davutoğlu 1 Mayıs 2009 ‘da parlamento dışından dışişleri bakanı olarak atanmıştır.Davutoğlu dış politikada statükodan farklı bir politika izlemek gerektiğini kitabında – Stratejik Derinlik: Türkiye’nin Uluslararası İlişkiler –  anlatmıştır. Davutoğlu’na göre, Türkiye statükocu politikasını terk etmelidir ve onu merkez ülke konumuna aktif ve çok yönlü bir politika izlemelidir, çünkü Türkiye’nin jeopolitik ve jeostratejik önemi Türkiye’yi Avrupa’nın bir uzantısı haline getirmekten öte Avrupa’dan Asya’ya, Balkanlar’dan Kafkasya’ya, Orta Doğu’dan Akdeniz’e kadar çok geniş bir coğrafyada merkez ülke haline getirmektedir. Bu durumda Batı tek seçenek olmaktan çıkmaktadır. Ancak, Batı önceliğini yitirirken Orta Doğu ve Müslüman dünyası giderek önem kazanmaya başlamıştır. Davutoğlu’na göre Orta Doğu uzun zamandır ihmal edilmişti ve aslen bu bölge ile ilişkiler geliştirilmeliydi.Bunun en göze çarpan örneği de Mavi Marmara olayıdır. AK Parti, İsrail’i karşına almak pahasına Filistin’e yardım etmeye kararlıydı. Bu olayın sonucunda İsrail gemiye girerek 9 Türk yolcunun ölümüne neden olmuştur. Bu durum Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu’nda ‘kabul edilemez ve orantısız’ olarak nitelendirilmiştir.10 Kısacası AK Parti’nin ilk döneminde göze çarpan Batı ile uyum politikası, son iki dönemde ‘bölge lideri’ olarak Orta Doğu’ya önem verilmesine evirilmiştir. Yani, Orta Asya hiçbir dönem olmadığı gibi AK Parti döneminde de öncelikli statüde Türk dış politikasında yerini alamamıştır.

Sonuç olarak, Orta Asya 1991 öncesi dönemde Sovyetler engeli dolayısıyla Türkiye’den yeterli ve gerekli ilgiyi görememiştir. 1991 sonrası ilk on yıllık dönemde Türkiye’nin Sovyetlerin dağılışına hazırlıksız yakalanması, yapılan girişimlerin duygusal temellerde gerçekçilikten uzak oluşu ve dinsel, dilsel ve kültürel bağlardan ziyade devletlerin ulusal çıkarlarının daha önemli olacağının geç anlaşılması Türkiye ve Türkî Cumhuriyetlerin ilişkileri hayal kırıklıkları ile sonuçlanmasına neden olmuştur. 2000’li yıllarda da AK Parti hükümetinin dış politika öncülleri arasında Orta Asya’nın önemli bir yer bulamaması ilişkileri epeyce zayıflatmıştır; ne Türkî Cumhuriyetler için artık Türkiye örnek model teşkil ediyor ne de Türkiye artık bu ülkelerin ‘ağabey’i olmak istiyor.

Yunus EVEDENCİ

REFERANSLAR

1. Rovshan İbrahimov, Türkiye-Türk Cumhuriyetleri İlişkileri: Dünü, Bugünü, Yarını, http://tasam.org/tr-TR/Icerik/3117/turkiye-turk_cumhuriyetleri_iliskileridunu_bugunu_yarin, (Erişim tarihi: 08.12.2012)

2. Pınar Akçalı (2012), “Orta Asya’da Ulus Devlet İnşası ve Türkiye: Genel Bir Değerlendirme”, Ayşegül Aydıngün ve Çiğdem Balım (ed.), Bağımsızlıklarının Yirminci Yılında Orta Asya Cumhuriyetleri Türk Dilli Halklar-Türkiye İle İlişkiler, Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Yayını, sf. 602

3. Harun Yılmaz ve Mustafa Durmuş (2012), Son Yirmi Yılda Türkiye’nin Orta Asya’ya Yönelik Dış Politikası Ve Bölgedeki Faaliyetleri, Ayşegül Aydıngün ve Çiğdem Balım (ed.), Bağımsızlıklarının Yirminci Yılında Orta Asya Cumhuriyetleri Türk Dilli Halklar-Türkiye İle İlişkiler, Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Yayını, sf.486

4. Sadettin Gömeç, Türk Ve Türk Cumhuriyetleri Üzerine Bir Değerlendirme, http://www.sosyalarastirmalar.com/cilt1/sayi1/sayi1pdf/gomec_sadettin.pdf, (Erişim tarihi: 06.12.2012)

5. Harun Yılmaz ve Mustafa Durmuş, sf. 487

6. Rovshan İbrahimov, Türk Dış Politikasında Yeni Dönem Ve Türki Cumhuriyetler İle İlişkiler: Bağımsızlıktan Sonra İlk Dönem Romantik İlişkiler, http://www.1news.com.tr/yazarlar/20101013050040711.html, (Erişim tarihi: 10.12.2012)

7. Pınar Akçalı, sf. 605

8. sf. 607

9. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı, http://www.mfa.gov.tr/ahmetdavutoglu.tr.mfa (Erişim tarihi: 03.12.2012)

10. TRT Haber, Mavi Marmara Raporu Açıklandı, http://www.trt.net.tr/HaberDetay.aspx?HaberKodu=1053cd34-8880-4e66-88f0b3b8c8e50469, (Erişim tarihi: 09.12.2012)

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı