EKONOMİKÖŞE YAZILARITARİHTÜRKİYE

Osmanlı ve Cumhuriyet Döneminde Alınan Borçlar ve IMF

ADEM GÖRAL

Çankırı Karatekin Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler

Üç kıtaya hâkim olan hoşgörülü politikasıyla yaklaşık 620 yıl hüküm süren Osmanlı devleti imparatorluğun son dönemlerinde, ekonomisini toparlayamaz hale gelmiş ve borçlanmıştır. Osmanlı devletinin, çöküşünün bir nevi başlangıcı olan dış borçlanma, ilk kırım savaşıyla başlamıştır. Daha sonra Osmanlı devleti, 21 yıllık sürede tarihinin en kötü dönemini geçirmiş ve birçok kez borçlanmaya gidilmiştir. Bu borçlanma zinciri, Osmanlı ekonomisini çökertmiştir. Artık Osmanlı devleti, dış borçlarını ödeyemez duruma geldiğini açıklamıştır ve imparatorluk tarih sahnesinden çekilmiştir. Osmanlı devletine, bağlı olan birçok devlet bağımsızlığını ilan etmiş ve Osmanlıdan ayrılmıştır.

En son Osmanlı devletinin, kalan topraklarında Türkiye adıyla, yeni bir devlet kurulmuştur. Osmanlı devletinin, ödeyemediği borçlar bu yeni kurulan, Türkiye cumhuriyetine kalmıştır. Lozan antlaşmasıyla, Osmanlı devletinden kalan borçlar, Türkiye cumhuriyeti tarafından kabul edilmiştir. Osmanlı devletinin borçları, alınan topraklara göre paylaştırılmıştır. En yüksek borç, Türkiye cumhuriyetine kalmıştır. Kalan borçların ödenmesi hiç kolay olmamıştır. Yeni kurulan bir devlet olan Türkiye cumhuriyeti, birçok savaşa girmiş ve bu savaşlar ülkeyi yıpratmıştır. Türkiye cumhuriyetinin gelişmesi için de borçlanmaya ihtiyaç duyulmuştur. Önceleri dış borçlanmadan kaçınılmıştır, iç borçlanma çalışmaları yapılmıştır. Fakat iç borçlanmada çözüm bulunamayınca dış borçlanma kaçınılmaz olmuştur. Çalışmada Osmanlı devletinden kalan borçların yeni kurulan Türkiye cumhuriyetine etkisi, cumhuriyet döneminde alınan borçlar ve IMF ile olan ilişkiler kronolojik bir biçimde aktarılmaya çalışılmıştır. 1945 yılında IMF’nin kurulmasıyla yeni bir borç kapısı açılmıştır.1947 yılında daimi üyeliğe geçilmiştir. Türkiye IMF’yle sıkı ilişkiler yaşamıştır stand-by anlaşmaları imzalanmıştır. Türkiye IMF ye en çok borçlanan ülkelerden biri olmuştur.

Dünya’daki borçlu ülkeler sıralamasında önemli bir yer tutan Türkiye birçok ülkenin yaşamadığı çok acı bir borç deneyimine sahiptir.

Türkiye cumhuriyeti Osmanlı imparatorluğundan sonra yeni ve bağımsız bir devlet olarak kurulmuş olsa da Lozan’da Osmanlı devletinin borçlarının büyük bir bölümünün üstlenilmesini kabul etmek zorunda kalmıştır.[1]

Yeni kurulan Türkiye cumhuriyeti devletin gereksinim duyduğu gelir ve tasarruf ihtiyacının iç kaynaklardan karşılanamaması veya iç kaynaklardan borçlanılması halinde bazı ekonomik dengesizliklerin ortaya çıkabilecek olması nedeniyle dış borçlanma yoluna gidilmesi zorunluluğu ortaya çıkmıştır. Osmanlı döneminden kalan borçların da eklenmesiyle ekonomik alanda birçok sıkıntı yaşanmıştır.

Osmanlı Devletinden Kalan Borçlar ve Tasfiye Süreci

Osmanlı imparatorluğunun yükselme döneminde devletin hazinesi ve mali sistemi çok parlak devirler yaşamıştır.

Savaş meydanlarındaki sürekli zaferler ve fetihler imparatorluğa sürekli yeni gelir-  kapıları açmış ve devlet hiçbir şekilde mali sorunla karşılaşmamıştır.

Gerileme döneminde ise tersine dönen bu süreç, sürekli mali kayıpları da beraberinde getirmiştir.

Tarıma dayalı ve bürokratik bir toplum olan Osmanlı imparatorluğunda 16. Yüzyılın sonlarından itibaren mali bunalımlar giderek artan bir şekilde ekonomiyi sarsmaya başlamıştır. Tüm bu gelişmelere bir de 18.Yüzyılda çoğunluğu yenilgiyle biten savaşlar eklenmeye başlayınca mali bunalım dramatik boyutlara ulaşmıştır (Özsoylu, 1999: 41).

Osmanlıda mali bunalımı aşmak için ilk önce iç ekonomide bir takım çözümler aranmıştır. Bu doğrultuda senyoraj/enflasyon vergisi karışımı politikalara başvurulmuştur(yavuz.2009:3).

Mali bunalımın aşılması için 1840 yılında belirli bir faiz karşılığında tasarruf sahiplerinin ellerindeki fonları hazineye transfer etme amacıyla, esham kavaimi çıkarılması kararlaştırılmıştır.

Mali ekonomi içyapıdaki ekonomik hareketle çözülemeyince yabancı bir ülkeden borç alma fikri ilk kez 1875 yılında ortaya atılmıştır fakat Osmanlı gibi bir devletin dış borç almasının itibarını zedeleyeceğinden uzak durulmuştur. Dış borç alınmaması için fetva bile çıkarılmıştır.

Osmanlı devletini ilk borcu alması kolay olmamıştır. Son derece bozuk olan mali durum kırım savaşının(28 Ocak 1854) başlamasıyla daha da bozulmuştur. Bunun üzerine 24 Ağustos 1854’te ilk kesin borç antlaşması imzalanarak Londra’dan palmer&co, Paris’ten Gold Schmith Et. Ass. Adlı kuruluşlarla avans ve tahvillerin satışı için anlaşmaya varılmıştır. İlk dış borçlanmamız İngiltere’yle olmuştur.[2]

Bu ilk borçlanmadan sonra Osmanlı Devleti’nin borçlarını ödeyemez durumda olduğunu açıkladığı 1875 yılına kadarki 21 yıllık sürede 15 kez borçlanmaya gidilmiştir(yavuz,2009:4).

Borçlarını ödeyemez duruma gelen Osmanlı devletinin iflas etmesiyle 1881’de Duyun-u umumiye borçlar idaresi batılı devletler tarafından kurulmuştur. Böylece Osmanlı devleti Avrupa’nın mali denetimine girmiştir.

1915-1922 yılları arasında ödenmesi gereken borçlar duyun-u umumiye idaresince alacaklılara ödenmiştir.

Osmanlı devleti birinci dünya savaşından yenik çıkınca 30 Ekim 1918’de imzaladığı Mondros mütarekesi ile tam bir dağılma ve paylaşılma sürecine girdi.

10 Ağustos 1920’de imzalanan Sevr barış antlaşmasıyla da tarih sahnesinden silindi. Sevr barış antlaşmasında dikkat çeken husus metninde artık ‘Osmanlı Devleti’ ibaresinin olmamasıdır. Bütün hükümlerde artık ‘Türkiye’ ibaresi vardır(Uzun, http://lozan.org/lozan_osmanli_borclari.pdf :1).

1923 yılında kurtuluş savaşının kazanılması sonucu yeni Türk devleti, duyunu umumiye idaresini ve uluslararası mali denetim komisyonunu tanımadığını, vergi koyma yetkisinin kurulan Büyük Millet Meclisi Hükümetine ait olduğunu bildirmiştir. [3]

24 Temmuz 1924’te imzalanan Lozan antlaşması Sevr’i ortadan kaldırdı. Türkiye cumhuriyetinin hukuki, iktisadi ve mali alanlarda temelleri atıldı ve sınırları belirlendi(yavuz,2009:7).

Lozan antlaşması ile Osmanlı devletinden kalan borçların, hem balkan savaşlarından, hem de 1 Ağustos 1914’ten sonra Osmanlı devletinden ayrılmış olan devletler arasında, her birinin aldığı arazinin geliri ile orantılı olarak paylaştırılması kabul edildi(Uzun, http://lozan.org/lozan_osmanli_borclari.pdf :1).

Lozan antlaşması 6 ağustos 1924’de yürürlüğe girdi. Antlaşmanın 47’nci maddesine göre, kurulmuş olan Osmanlı kamu borçları meclisi, kasım 1924’de borçların yıllık ödeme miktarını borçlu devletlere tebliğ etti. Tebliğde ödemelerin altın ve kıymetli para ile ödeneceği belirtiliyordu. Bu duruma Türkiye, İngiltere, Yunanistan ve Fransa cemiyet-i akvam nezdinde itiraz etti. Cemiyet-i akvam ,10 Aralık 1924’de bir hakem seçti. Hakem 1925’de kararını verdi.

Karara göre;

– Borçlar cetveli, Antlaşma ile tespit edildiğinden, buna itiraz dikkate alınmayacaktı

– Ödemelerin hangi parayla yapılacağı ve ödeme şartları ilgili taraflar arasında yapılacak görüşmelerde tespit edilecekti.

–   Türkiye savaş öncesi Osmanlı borçlarının %67’sini ödeyecekti. Geriye kalan borçların %11’ini Yunanistan %8’ini Lübnan ve Suriye ,%14’ünü ise balkan savaşlarından sonra Osmanlı imparatorluğundan toprak kazanan ülkeler ödeyecekti.[4]

Hakem kararı doğrultusunda Türkiye hükümeti temsilcileriye alacaklıların temsilcileri arasında ağustos 1925’de başlayan görüşmeler haziran 1928’de sonuçlandı.

13 haziran 1928’de paris’de borçların ödeme şartlarını belirleyen bir sözleşme imzalandı(Adıyaman,2006:6).

Paris’te imzalanan sözleşmeyle Lozanda 20 yılda ödenmesi öngörülen borçların ödenme süresi 30 yıla çıkarıldı.

Borçların sözleşmede yazan dövizler üzerinden veya altın lira ile ödenmesi kabul edildi.

Türkiye 1912 öncesindeki osmanlı borçlarının %62.54’ünü,daha sonra alınan borçların ise %73.59’unu ödeyecekti(Uzun, http://lozan.org/lozan_osmanli_borclari.pdf :4).

Paris sözleşmesi 1 aralık 1928’de TBMM tarafından onaylandı ve borçlar kesin bir hüküme bağlandı. Ancak 1929’daki dünya ekonomik bunalımı nedeniyle Türkiye borç ödemelerinde sıkıntı yaşanabileceğini belirtti ve tekrar görüşülmesini teklif etti(Özdemir,2010:118).

Yapılan görüşmeler sonucunda 22 Nisan 1933’te paris’te yeni bir antlaşma imzalandı ve Türkiyenin yıllık ödeme miktarında indirime gidildi. Ödeme akçesi olarak fransız frankı belirlendi.

Antlaşma 28 Mayıs 1933’te TBMM tarafınday onaylanarak yürürlüğe girdi. Borcun adı da yüzde 7.5 Faizli Türk Borcu olarak tespit edildi(Özdemir,2010:119,120).

1933,1934 ve 1935 yıllarında,yıllık 700 bin altın Türk lirası karşılığı Fransız frankı,düyun meclisine tam ve zamanında ödendi(Uzun,http://lozan.org/lozan_osmanlı borçları pdf :4).

İkinci dünya savaşının ufukta görünmesi ve kalkınma planı dahilinde dövize olan ihtiyaç yeni ödeme kolaylığı sağlanmasını zorunlu kıldı. Bunun sonucunda 4 Mayıs 1936’da  Fransayla Paris’te yeni bir ödeme planı antlaşması imzalandı.(Uzun, http://lozan.org/lozan_osmanli_borclari.pdf :5).

Bu antlaşmaya göre:

-Türkiye her yıl taksitlerin (700 bin altın lira) %50 sini teşkil eden yaklaşık 42.500.000 Fransız frangını döviz olarak ödeyecek,diğer %50 lik kısmı teşkil eden miktar için Fransa Türkiyeden mal alacaktı.

Türkiye 1938’e kadar borçları bu şekilde ödedi. 5 Nisan 1938’de düyun meclisine bir mektup yazılarak,döviz sağlamaktaki güçlükler nedeniyle,faiz ve anaparanın tamamının mal bedeliyle Fransız frangı üzerinden ödenmesi için yeni bir anlaşma teklif etti.[5]

18 Temmuz 1938’de Türk ve Fransız hükümetleri arasında yapılan antlaşmaya göre(Uzun,http://lozan.org/lozan_osmanli_borclari.pdf :5):

-Türkiye dış borçlarının % 50’sini mal ile %50’sini döviz ile değil  %100’nü mal ile ödeyecekti.

-Türkiye Fransa tarafından satın alınacak yıllık 400 bin ton kömürün Fransız sömürgelerine ulaştırılmasına izin verecekti.

Antlaşma doğrultusunda 1938,1939 ve 1940 yılında ödemeler duyunu umumiye Türk lirası olarak yapılmıştır.

İkinci dünya savaşının çıkmasıyla beraber Türkiye hükümeti ,duyun meclisinin dış borçlarda olan görevinin sona ermesi gerektiğini uygun görmüştür ve borçları ödeme görevini bizzat üstlenmiştir.

Türkiye 25 Mayıs 1944’de borç tahvillerinin erken ödeneceğini  ilan etmiştir. Alacaklılar ellerindeki tahvilleri 10 yıllık süre içerisinde ibraz edeceklerdi. ibraz edilmeyen tahviller zaman aşımına uğrayacaktı. Türkiye hükümeti ile borçlar meclisi,1933 borçlarının tamamen ödenmiş olmasını dikkate alarak 4 Agustos 1948’de ankarada kesin hesap kesme antlaşması imzalamışlardır.25 mayıs 1954’ü son gün olarak belirlemişlerdir.(Özdemir,2010:130)

Hükümetin erken ödeme ilanıyla birlikte,yoğun bir başvuru olmuştur. Hükümet bu tahvillleri 1944’den itibaren yılda 1.8 milyon liralık taksitlerle ödemeye başlamıştır.

Daha önce son ödeme tarihi  1983 olarak belirlenen Türkiye borçları 29 yıl erken ödenerek borçlar 1954’de kapanmıştır ve  duyun idaresinin Türkiye ile ilgili arşivleri imha edilmiştir(Özdemir,2010:130).

 

Cumhuriyet Döneminde Alınan Borçlar

İç Borçlar

Türkiye’de Cumhuriyet tarihindeki ilk iç borçlanma girişimi 1933 yılında yapılmıştır. Cumhuriyetin ilk 10 yıllık döneminde devlet bir yandan Osmanlı devletinden kalan dış borçların yükü altında olduğu için borçlanmayı uygun görmemişir.

Türkiye borçlanma için uygun şartların oluşmasını,bankaların sermaye piyasalarının gelişmesini ve özellikle bu hususta halkın güvenini kazanmayı beklemiştir.

1923’ten 1933’e kadar geçen devre borçlanma için gerekli siyasi, iktisadi, mali ve psikolojik şartları hazırlamış ve ilk borçlanma 1933 yılında bütün ülke ekonomisinde önemli rolü olan ve kalkınmanın ilk safhasında ön planda yer tutan demiryolu inşasında kullanılmak amacıyla yapılmıştır(Yavuz,2009:6)

Bu borçlanmanın amacı, Fevzi paşa-Diyarbakır demiryolu hattının inşaatını finanse etmektir. Bu amaçla 20 yıl vadeli, 3 tertipli ve ikramiyeli tahviller çıkartılmıştır.[6]

Bu ilk borçlanmayı takip eden yıllardaki borçlanmalar da yine demiryollarının yapımında kullanılmış ve daha sonra 2. Dünya Savaşı yıllarında milli savunma masraflarının karşılanması için borçlanmak zorunda kalınmıştır(Yavuz,2009:6).

Daha sonraki dönemlerde ise borçlanmalar daha çok bütçe açıklarının kapatılmasında kullanılmıştır.[7]

Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren iç borçlanma süreci, devralınan bir borç olan ‘Ergani istikrazı’ ile başlamıştır(Yavuz,2009:7).

1934 yılında Sivas-Erzurum Demiryolunun yapımı için 30 milyon liralık ‘Sivas-Erzurum İstikrazı’, 1938’de 1918 Osmanlı İmparatorluğu Tahvillerinin konveksiyonu için çıkarılan ‘İkramiyeli 1938 İstikrazı’, daha sonra 85 Milyonluk Elazığ-İran sınırı ve Diyarbakır-Irak sınırı demiryolu inşası için “1941 Demiryolu İstikrazı” gerçekleştirilmiştir.[8]

1942 yılında 150 milyonluk ‘Milli Savunma İstikrazı’, 1946’da 150 milyon TL’lik ‘Kalkınma İstikrazı’ 1947’de bir kısmı dalgalı borçların konsolidasyonu için olmak üzere 250 milyon TL’lik ‘1947 Hazine Tahvilleri’ çıkarılmıştır.[9]

1948’den sonra, hemen hemen her yıl bütçe açıklarını karşılamak ve yatırımları finanse etmek amaçlarıyla borçlanmalar birbirini izlemiştir.[10]

İlk istikrazlar (1938 istikrazı dışında) ülkenin endüstrileşmesi ve ekonomik kalkınması amacını güdüyordu.

Daha sonraki borçlanmalar ise, İkinci Dünya Savaşının çıkmasıyla beliren büyük askeri ihtiyaçların karşılanması amacındaydı. Ancak savaşın sona ermesinden sonra genellikle enflasyonist bir ekonomi politikası uygulandı ve her yıl ortaya çıkan bütçe açıklarının kapatılması için hemen hemen her yıl istikraza başvuruldu(Yavuz,2009:7).

 

Dış Borçlar

Türkiye cumhuriyeti Osmanlı devletinden kalan borçların etkisiyle dış borçlanma konusunda da temkinli davranmıştır. Bununla birlikte Türkiye cumhuriyeti dış borçlanmaya iç borçlanmadan daha önce başvurmuştur. Nitekim ilk dış borçlanmaya 1930 yılında başvurulmuştur.[11]

1930’da ‘İktisadi Cihazlanma’ amacıyla ABD’den 10 milyon dolarlık borç alınmıştır(Yavuz,2009:9).

Öte yandan 1933 yılına kadar iç borçlanmaya gidilmediği gibi, dış borçlanmaya da ancak tekrar 1934 yılında başvurulmuştur. Bu borçlanma Sovyet Rusya ile 5 yıllık sanayileşme programının finansmanına yönelik yapılmıştır.

1938’de de İngiltere’den dış ödeme güçlüklerini gidermek ve askeri ihtiyaçlar için 16 milyon İngiliz lirası kredi alınmıştır.

Bunun dışında gerek Düyun-u Umumiye bakiyesi borçların, gerekse demiryolu, Rıhtım, liman, telefon, elektrik gibi kamu hizmetlerini gören yabancı imtiyazlı şirketlerin millileştirilmesinden doğan dış borçların dışında 2. Dünya Savaşına kadar yeni bir dış borçlanmaya gidilmemiştir.

Bu devrede devralınan borçların hızla ve düzenli bir şekilde ödenmesine özellikle dikkat edilmiştir.

Ayrıca eski borçlar için uygulanan “rachat” sistemi kadar, alacaklı devletlerin para birimlerinde görülen önemli değer kayıplarının da dış borçların otomatik ödenmesinde olumlu bir rolü olmuştur.[12]

Cumhuriyetin ilk yıllarında hükümet Osmanlı’dan kalan borçların ödenmesi ile

Uğraştığından bu dönemde borç ödemeleri ağırlıklıdır.

1947 yılından sonraki dönem ise ülkede yoğun olarak dış borçlanmaya başvurulduğu ve net sermaye girişiminin yaşandığı bir dönem olmuştur.[13]

İkinci Dünya Savaşı döneminde de bazı yeni dış borçlanmalara gidilmiştir. 1939’da Fransa ve İngiltere ile yapılan üçlü yardım anlaşmasına dayanarak üç ayrı borçlanmaya gidilmiştir. Ayrıca, ABD’den “ödünç verme ve kiralama kanunu” uyarınca 95 milyon dolarlık askeri yardım sağlanmıştır(Yavuz,2009:10).

Bu gelişmenin sonucu olarak, 2. Dünya Savaşı sonunda, dış borçlar daha yüksek bir miktarla kapatılmıştır.

1951 Yılına Kadar Savaş Sonrası Dönem de borçlanma için önemli bir dönemdir. Dönem başında Türkiye’nin net borçluluğu (0) iken, 1946 yılı dış borçlanmamız açısından bir dönüm yılıdır. Çünkü bu yılda dışarıdan büyük bir kredi alınmamasına rağmen, uzun vadeli dış borçlarımız bir önceki yıla nazaran % 98,2’lik bir artış göstermiştir. Bunun sebebi, bu yılda yapılan devalüasyondur. Buna karşılık, 1949 yılında, önce İngiltere sonra da diğer batılı ülkelerin paralarında görülen % 30.5’lik devalüasyon, 1946 devalüasyonunun tersine dış borçlarımızda 203.6 milyon TL’lik bir otomatik düşme yaratmıştır(Yavuz,2009:10).

Türkiye’nin dış borçlanma süreci içerisinde 1951-1960 döneminde de borçlarımız daha önce görülmemiş bir hızla artmaya başlamış ve dönem sonunda yüksek bir seviyeye çıkmıştır. Bunda, 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti’nin serbest ithalat politikası gütmesi önemli bir faktör olmuştur. Cumhuriyet tarihinde ilk moratoryum ilanına bu dönemde mecbur kalınmış ve buna bağlı olarak mali düzenlemeye gidilmesi ve istikrar kararlarının alınması zorunlu olmuştur(Yavuz,2009:10).

1958 yılı, bu yılda girişilen istikrar programının gerektirdiği destekleyici dış kredilerin alınması sebebiyle en fazla borçlanılan yıl olmuştur. Temmuz 1958 Devalüasyonu ve istikrar programı ile soruna çözümler aranmış fakat bulunamamıştır. 1958 yılında borç erteleme ilan edilmesi ve dış borçların faiz ve taksitlerinin ödenmemesi bir çeşit iflastır ve 1959 Paris anlaşması ile bu iflas belgelenmiştir. Bu anlaşmada alınan kararlar 4 Ağustos kararları diye anılmaktadır. Bu anlaşmanın uzantısı olarak 11.05.1959’da borçların anapara ve faizlerinin 1971 sonuna kadar tasfiyesi kabul edilmiştir.[14]

1960’larda ise Devrim hükümeti 1950-60 dönemindeki borçlanmanın iktisadi kalkınmaya beklenen bir katkısının olmadığını savunmuştur. Fakat borçlanmada yine aynı siyaset uygulanmıştır. Çünkü Dış borçlanmayı gerektiren hususlar değişmemiştir.

 

IMF ve Türkiye ile Olan İlişkisi

      IMF, 45 ülkenin üyeliğiyle 27 Aralık 1945’de kurulmuş ve 1 Mart 1947’de finansal operasyonlarına başlamıştır.[15]

Türkiye, IMF’ye kurucu üye olarak katılmamıştır. Türkiye’nin IMF’ye katılması iki yıl sonra 1947’de yılında olmuştur.

IMF’nin ilk kuruluşunda 45 ülkenin 44’ü kotalarını taahhüt etmişler, Danimarka sonradan kotasının onaylanması üzerine katılmıştır. 44 ülkenin yaptığı katkılarla ortaya çıkan ilk toplam IMF kotası 8.8 milyar dolardır.

      IMF’nin kuruluş amacı ana sözleşmede şöyle belirtilmektedir: “Uluslar arası parasal işbirliğinin geliştirilmesini sağlamak; uluslararası ticaretin dengeli bir şeklide gelişmesine yardımcı olmak; çok taraflı ödemeler sisteminin kurulmasına destek olmak; ö demeler dengesi sıkıntısı çeken üye ülkelere gerekli geri dönüş önlemlerini almak kaydıyla yeteri kadar maddi destekte bulunmak; üye ülkelerin ödemeler dengesi sorunlarının derecesini ve süresini düşürmek”(yavuz,2009:14).

Türkiye IMF ile ilk stand-by düzenlemesini 1961 yılında yapmıştır(kimi kaynaklara göre 1958 yılında). Daha sonra 1970 yılına kadar her yıl, IMF ile bir stand-by gerçekleştirilmiştir.

Anlaşmalar genellikle bir yıl dolmadan sona ermiştir. 1970’ten, 1978’e kadar IMF’ye sekiz yıllık bir ara veren ve bu süre içinde stand-by anlaşması yapmayan Türkiye, 1978 yılından, 1980 yılına kadar, IMF ile yeniden birer yıllık standby anlaşmaları gerçekleştirmiştir(Yavuz,2009:14).

Türkiye, 18 Haziran 1980 tarihinde ilk kez, IMF ile en uzun stand-by anlaşmasını gerçekleştirmiştir ve bu anlaşma 17 Haziran 1983’te sona ermiştir. 1984’ten 1994’e kadar olan 10 yıllık dönemde IMF ile stand-by düzenlemesine gitmemiştir. 8 Temmuz 1994’te yapılan stand-by ise 26 Eylül 1995’te sona ermiştir.

1999’a kadar stand-by düzenlemesine gitmeyen Türkiye, 1999-2002 döneminde 17. stand-by düzenlemelerini gerçekleştirmiştir. 18. stand-by düzenlemesi 4 Şubat 2002’de başlamış ve 4 Şubat 2005’te sona ermiştir.

En son anlaşma ise Mayıs 2005’te imzalanan 19. stand-by anlaşmasıdır. 19. stand-by anlaşması 2005-2008 yıllarını kapsamıştır. Bu anlaşmanın en önemli özelliği ilk defa kriz yaşamadan yapılan bir anlaşma olmasıdır.

47 yıllık stand-by döneminde, genellikle krizlerin ardından mecburi olarak stand-by düzenlemesine giden Türkiye, bu süreçte IMF’den 50 milyar doların üstünde kaynak sağlamıştır.

Genel olarak bakıldığında Türkiye’nin IMF ile uzun ve yoğun bir ilişkisinin olduğu söylenebilir. Türkiye’nin sık sık ekonomik krizler yaşaması ve sürekli ödemeler dengesi açıkları vermesi sonucu IMF ile sürekli ekonomik programlar yürütmesi IMF’nin desteğini daima yanında görmesi açısından olumlu görülebilir. Ama başka bakış açısıyla da bu kadar istikrarsızlık yaşaması sürekli IMF’ye ihtiyaç duyması da düşündürücüdür.[16]

Türkiye’nin 2001 krizinden sonra uyguladığı program kısmen de olsa başarıya ulaşmış ve IMF’nin başarılı olduğu nadir uygulamalardan biri olarak dünyada da ilgi çekmiştir. Bu başarının temelinde hükümetlerin kararlı politikalarının ve yapılan yasal düzenlemelerin etkisi de büyüktür. Son dönemde Türkiye IMF’den borç almamakla beraber IMF’ye borç verecek duruma gelmiştir.

 

Sonuç

Borçlanma tarihimize bakıldığında yaklaşık 620 yıl hüküm süren Osmanlı devleti mali sıkıntılara rağmen son döneme kadar borçlanmadan uzak durmuştur. Ancak bu son borçlanma sonrasındaki dönem hızlı bir şekilde gelişmiştir. Öyle ki Osmanlı devleti borçlarını ödeyemez duruma gelmiş ve borçlarının büyük bir kısmı yeni kurulan bir devlet olan Türkiye cumhuriyetine kalmıştır.

Yeni kurulan Türkiye cumhuriyeti Osmanlı devletinden kalan borçları 24 Temmuz 1924’de Lozan antlaşmasıyla kabul etmiştir. Kurtuluş savaşının yeni kazanılması savaşlar nedeniyle mali yapının düzgün olmaması ve bunlara ek olarak Osmanlı devletinin borçlarının kalmasıyla ülke kurulmadan yıkılmak istenmiştir.

Fakat düzenli ödeme planları ve dönemin iniş çıkışlarından yaralanılarak borçlar belirlenen tarihten daha önce ödenmiştir.

Türkiye cumhuriyeti Osmanlıdan kalan borçları ödemekle uğraştığı için devletin ihtiyaç duyduğu borçlanmaya gitmekte çekingen davranmıştır. Ama borçlanma kaçınılmaz olmuş ve cumhuriyet döneminde iç ve dış borçlanmaya gidilmiştir.

Son olarak IMF’nin kurulmasıyla Türkiye IMF ile sıkı ilişkiler yaşamış ve en çok borç alan ülkelerden biri olmuştur.

Ekonomik anlamda Osmanlıdan kalan tecrübelerin pek de etkisi olmamıştır ve borçlanmaya gidilmiştir.

2001 krizi sonrası hükümetin değişmesiyle dış borçlarda iyileşme görülmüştür. IMF’ye olan borç bitmiş ve ekonomi borç verilecek seviyeye yükseltilmiştir.



[1] Ahmet Turan Adıyaman, dış borçlarımız ve ekonomik etkileri, Sayıştay dergisi, 2006

[2] Ali yavuz, başlangıcından bugüne Türkiye’nin borçlanma serüveni, SDÜ fen edebiyat fakültesi sosyal bilimler dergisi, Isparta,2009

[3] Sait Açba ,a.g.a :s.140

[4] Faruk yılmaz, Devlet Borçlanması ve Osmanlıdan Cumhuriyete Dış Borçlar(duyun-u umumiye),birleşik yayınları,1996

[5] Faruk yılmaz, Osmanlıdan cumhuriyete dış borçlar(duyun-u umumiye),berikan yayın ltd.şti.,Ankara,2003.

[6]  Macit İnce, Devlet Borçlanması (Kamu Kredisi), Şen yuva Basımevi, Ankara 1973. s. 27.

[7] H. Üren Arsan, Türkiye Cumhuriyeti Devleti İç Borçları, Sevinç Matbaası, Ankara 1961, s. 18

[8] Macit İnce, a.g.e., s. 28.

[9] Macit İnce, a.g.e., s. 28.

[10] Macit İnce, a.g.e., s. 28.

[11] Macit İnce, a.g.e ., s. 46.

[12]  Memduh Yaşa, a.g.e ., s. 39.

[13] Memduh Yaşa, a.g.e ., s. 39.

[14] Memduh Yaşa, a.g.e ., s. 43 vd.

[15] Mahfi Eğilmez, “IMF ve Türkiye”, http://www.mahfiegilmez.nom.tr/kose_8.htm – 242k20 Eylül

2008.

[16] Meliha Ener – Esra Siverekli Demircan, Küreselleşen Dünyada IMF Politikaları ve Türkiye; Roma Yayınları,no 8, Pozitif Matbaacılık, 2004 Ankara, s. 138.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı