SİZDEN GELENLERTÜRKİYE

Yeni Toplumsal Hareketler ve Feminizm

ÖZER BİNİCİ*

Marmara Üniversitesi, AB Enstitüsü , Yüksek Lisans

1.1. Toplumsal Hareket Nedir?

Toplumsal hareketler (social movements), ortak bir alaka veya fikir tabanında meydana gelmiş geniş insan topluluğu olarak ifade edilebilir. Toplumsal hareketlerin hiçbir zaman kurallara uygun ve resmi olarak meydana getirilmiş olmaları gerekmez. Ayrıca, ortak sebeplere dayalı olmak şartıyla birbirinden ayrı hareket eden gruplar da toplumsal hareketlerler içerisinde sayılırlar.

Toplumsal Hareketlerle (social movements), Toplumsal Hareket Organizasyonları (SMOs) birbirinden farklıdır. Toplumsal Hareket Organizasyonları resmi olarak organize edilmiş Toplumsal Hareket unsurlarıdır fakat Toplumsal Hareket Organizasyonları bazen sadece kısmî Toplumsal Hareketlerin bir ayağını oluşturuyor olabilirler. Misâl olarak PETA aşırı vejeteryan (vejan) hayat tarzınının savunucusu olduğu halde bunun yanında vejanizmin savunucusu birçok farklı sosyal hareket vardır ve bunlar kendilerine has farklı amaçlara da hizmet ediyorlardır. Vejanizim bunların sadece altında birleştiği çatıdır. [1]

Sosyal hareketler günümüzde endüstri, yazınlar, kitle iletişim araçları ve benzeri unsurların yayılması sayesinde oldukça geniş kitleleri tesiri altına almış ve büyük değişikliklerin temelini teşkil eder hâle gelmiştir. Günümüzde toplumsal hareketlerin temel müessirleri arasında özgürlük arayışı, politik çevreler, eğitim ve ekonomik bağımsızlık gelir.

Giddens’a göre [2] modern toplumda toplumsal hareketleri oluşturan 4 ana saha vardır:

• Politik haklar arayışı içindeki demokratik hareketler

• İşçi hareketleri

• Doğa yanlısı çevreci hareketler

• Barış yanlısı hareketler

Zuhur eden Toplumsal Hareketlere karşı olarak oluşturulan toplumsal hareketlerin de varlığına rastlanabilir. Bunun örneklerinden biri 1960 ve 1970’lerde ortaya çıkan kadın hareketinin sebep teşkil ettiği, kadın hareketinin amacına ulaşmasına karşı oluşturulan karşı hareketlerdir; bunların çoğu muhafazakar tabanlı olmuştur. [3]

1.2. Yeni Toplumsal Hareketler

Yeni toplumsal hareketler teorisi 1960’ların sonlarında Batı’da meydana gelen; düzen, iktidar ve strajilere yön veren sosyal hareketleri ifade maksatıyla ortaya çıkmıştır (Melucci, 1989; McAdam et al, 1988; Larana et al, 1994; Scott, 1995). Teorinin doğruluğuna ve bunun varlığının gerekliliğine bir delil olarak, bu dönem ve sonrasında zuhur eden Toplumsal Hareketlerin (aslında Yeni Toplumsal Hareketler), küreselleşmeyle beraber büyük sosyal değişimlere yol açtığı gerçeğini gösterebiliriz.

Yeni toplumsal hareketler otoritenin değişimini temsil etmektedir. Günümüz Toplumsal hareketini oluşturan aksiyon; tek başına kuvveti olmayan kitlenin egemen kuvvetlere meydan okuması olarak nitelendirilebilir. Genel olarak bu tarz hareketlerin temelinde egemen kuvvetleri olduğu gibi değiştirmek, iktidarı devralmak yahut bu kuvvetlerin dikkatini çekmek amacı yatar. Tilly (1982:26)’ya göre modern toplumsal hareketler kolektivizmin 18.yüzyıl sonları ve 19.yüzyıl başlarında aldığı yeni form almıştır ve bu modernizmin kendiyle beraber getirdiği, kendine ait bir muhtevasıdır.

Tilly’nin bir başka kanaatine göre (1993:5) ; yeni toplumsal hareketler sadece bir yapısal fenomen değil, aynı zamanda aktivistler ve aktivistlerden etkilenenler arasındaki kompleks bir ağdır. Tilly, bu ağın yanına bir de kültürel fenomeni ekler.

İlâveten, teoriye yeni toplumsal hareketlerin fark gösterdiğini; ama şu ortak temellere dayandığını belirtmemiz gerekir:

• Hareketler, ekonomik avantaj yahut eşitlikten ziyade sosyal ve kültürel dayanaklar üzerine bina edilmiştir.

• Hareketler, hayat standartını (Mesela çevreci hareketler yahut barış hareketleri) ve bireyciliği (kadın hakları, eşcinsel hakları) yükseltme gayesiyle ortaya çıkar. Bunun sebebi de geliri yüksek olan ülkelerde ekonomik yaşam mücadelesi veren insanların azlığının yanısıra, fırtınaların “farklı” olarak adledilen insanlar üzerinden kopmasıdır.

• Yeni toplumsal hareketlerde payedar olanlar genelde eğitimli, orta seviye insanlardır. Bu insanlar kendilerini birçok farklı etnik grubunun, dinin, cinsiyetin vesaire temsilcisi olarak gösterirler.

• Hem küresel hem de bölgesel temsiliyet fikri temeldedir, “Küresel düşün bölgesel hareket et” sloganı bunu gösterir.

• Yeni iletişim teknolojilerinin kullanımı yeni toplumsal hareketlerin temelini oluşturur.

2. Feminizm

Feminizm hareketi 18.yüzyıl sonlarında Batı dünyasında ortaya çıkmış ve günümüze dek 3 dalga (wave) geçmiştir. Bu süreç içerisinde feminizm Kadın Hareketi, Kadınların Özgürleştirilmesi ve benzeri isimlerle de bağdaştırılmıştır. Ortaya çıktığı dönemden beri feminizm hareketinin temelinde “çalışma hakkı, aile içi şiddet, eşit maaş, kadınlar için seçme ve seçilme hakkı, cinsel istismar ve cinsel şiddet” gibi mevzularda kadınları korumak veya eşit haklar elde etme isteği yatmaktadır.

Feminizm 2 temel inanç ile bağdaşlaştırılır: Kadınlar cinsiyetleri nedeniyle dezavantajlı durumdadır; bu dezavantaj ortadan kaldırılabilir ve kaldırılmalıdır. Bu amaçla feministler cinsiyetler arası siyasi ilişkiler olarak gördükleri erkeklerin üstgünlüğünü ve çoğu, hatta bütün topluluklarda kadınların bağımılığını ortaya koymuşlardır. Yine de feminizm bunların da ötesinde çok fazla siyasi tanıma sahiptir. [7]

Feminizmin ilk periyodu (first wave) orta ve üst sınıflardaki beyaz kadınlar için seçme seçilme hakkı ve politik eşitlik isteğiyle ortaya çıkmıştır. İkinci dalgada (second wave) feminizmin bir sonraki mücadelesi sosyal ve kültürel eşitsizliği ortadan kaldırmak gayesini gütmüştür. Üçüncü dalga ise (third wave) 1980 ve 1980 arasında ortaya çıkarak yenilenmiş bir strateji ve referans ile kadınların politikada ekseriyeti teşkil etmesi gereğini dava edinmiştir.

2.1. Feminist Tarihi

Feminizm tarihi feminist düşünürlerin ve feminist hareketlerinin hikayesini içermektedir. Kültür ve zamana göre dünya üzerindeki farklı feministler farklı amaçlarla ve farklı sebeplerle zuhur etmiştir. Spender, Lerner, Walters, Witt, Allen ve Woolf gibi birçok feminizm tarihçilerine göre bu hareketlerin, yani kadın hakları tabanında birşeyler edebilmek için ortaya çıkan tüm hareketlerin Feminist Hareketler olarak sayılması doğrudur. Bazı tarihçilere göre ise sadece Yeni Toplumsal Hareketler çerçevesinde zuhur eden, modern feminizm hareketleri feminist hareketlerini teşkil eder. Bu tarihçiler eski hareketleri nitelemek için “Protofeminist” tanımını kullanırlar.

Humm ve Walker’a göre feminist hareketi 3 periyoda (wave) ayrılmaktadır. [4]

Feminist hareket Amerikan toplumundaki statüskoya karşı çalışmıştır ve hala da bu çalışmasını sürdürdürmektedir. Bell Hooks’a göre “Feminizm, cinsel ayrımcılık yapanlara karşı yapılan bir baskıdır. Aynı zamanda, farklı seviyelerde batı kültürüne işlemiş hakimiyet düşüncesine karşı verilen bir mücadeleyi de ihtiva eder. Bunların yanında, komunitenin ilgisini emperyalizm, ekonomik genişleme ve materyalist arzulara karşı bireyciliğe çekebilme taahhütüdür. [5]

2.1.1. Protofeminizm

Kadın haklarını ilk düşünen, tartışan, şekillendiren aktivistler etrafında oluşan feminist hareketleri protofeminist hareketler olarak nitelendirilir. [6] Bazılarına göre bu isimlendirme önceki hareketlerin ve feminizm tarihinin önemini eksiltmektedir. Bunun yanında feminizmin postfeminist ve protofeminist olarak nitelendirilemeyecek kadar girift bir tarihi olduğunu savunanlar da vardır.

2.1.2. Birinci Dalga Feminizm

19.yüzyıl sonlarında birçok Avrupa ülkesinin yanısıra Amerika e Avustralya’da feminizmin ilk kıvılcımları oluşmuştur. Birinci dalga feminizmini oluşturan hareketin temelinde kadınların erkeklerle eşit politik haklara sahip olma isteğinin yanı sıra, aynı kazanca sahip olma isteği de bulunmaktadır. ABD’de 40’larda bir kadın hareketi ortaya çıktı, esin kaynağı kısmen köleliği kaldırma kampanyası olmuştu. 1848’de ünlü Senecca Falls sözleşmesi, ABD kadın hakları hareketiin doğuşunu gösterir. İngiltere’de 1850’lerde örgütlü bir hareket geliştirildi ve 1867’de Avam Kamarası kadın seçim hakkı için ilk öneriyi reddetti; bu, John Stuart Mill tarafından önerilen İkinci Reform Yasası’nın bir değişikliğiydi. Birçok ülkede benzeri hareketlerin çıkmasıyla beraber, Yeni Zelanda’da 1893’te yürürlüğe giren kadın seçme hakkının elde edilmesiyle ilk dalga sona erdi. Kadınlara seçme hakkı, Almanya ve Sovyetler Birliği’nde 1917–1918 yıllarında sosyalist devrimin sonucunda, Amerika ve Büyük Britanya’da aynı zamanlarda savaş döneminde kadınların ülkeye olan katkılarından dolayı ödül olarak verildi. Fransa ve İtalya gibi başka ülkeler ise kadınlara seçme hakkını 2. Dünya Savaşı’nın sonunda vermeye başladılar. [8]

2.1.3. İkinci Dalga Feminizm

İkinci dalga feminizm 1960-1980lerde, kanun ve kültürdeki cinsiyet eşitsizliği ile alakalıydı. Dayanağı ilk dalgada elde edilen haklardı ve bu fikirleri Amerika’ya adapte etmekle başladı. Simone de Beauvoir kadınlar hakkındaki “İkinci Cins (The Others)” fikriyle bu hareketle bağdaşlaştırılır.1963’te Betty Freidan’ın The Feminine Mystique(Kadınlığın Gizemi) Adlı eseri, feminist hareketin yeniden hareketlenmesine çok katkı sağladı. Freidan “adı olmayan sorun” adını verdiği şeyi araştırmak için kolları sıvadı; Bu problem ise ev hanımı ve anne rolü ile sınırlı kalmanın sonucunda yaşanan mutsuzluk ve hayal kırıklığıydı. ”İkinci dalga feminizm”, siyasi ve yasal hakların elde edilmesiyle “kadın sorunu”nun çözülmediğini kabul etti. Gerçekten de feminist fikir ve argümanlar gittikçe daha radikal bir hal aldı ve bazen devrimci nitelik kazandı. Kate Millett’ın Sexual Politics (Cinsiyet Siyaseti, 1979) ve Germaine Greer’in The Female Eunuch (Hadım Edilmiş Kadın, 1970) gibi kitapları, kadın baskısının kişisel,psikolojik ve cinsel yönlerine ilgiyi çekerek daha önceleri “siyasi” olarak ele alınan sınırları genişletmiştir. “İkinci Dalga” feminizminin amacı, sadece siyasi özgürlük değil büyüyen Kadın Özgürleştirme Hareketi’nin fikirlerinde yansıtılan “kadının özgürleştirilmesi” olmuştur.

2.1.4. Üçüncü Dalga Feminizm

1990’lara geldiğinde feminist örgütler bütün Batılı ülkelerde ve gelişmekte olan ülkelerin birçoğunda var oldu. Ancak 2 süreç bu gelişmelere eşlik etti; ilki radikalleşmeden uzaklaşma sürecidir. Burada; 1970lerin başında feminizmi nitelendiren uzlamama konumundan geri adım atılmıştı. Bunun sonucunda “post feminizm” fikrinin yaygınlaşması görülmüştür; yani feminist hedeflere büyük ölçüde ulaşıldıkça kadın hareketi “feminizm ötesi”ne kaymıştır. İkinci süreç parçalanma sürecidir. Radikal veya eleştirel sınırları gevşetmek yerine feminist düşünce,radikal bir farklılıaşma sürecinden geçmiştir;böylece feminizm içinde “ortak bir zemin” bulmak zorlaşmış, belki de imkansız hale gelmiştir. “Çekirdek” feminist geleneği, yani liberal, sosyalist/Markist ve radikal feminizme ilaveten post-modern feminizm, psikoanalitik feminizm, siyahi feminizm, lezbiyen feminizm vs. eklenmelidir. [9]

2.1.5. Feminizm içindeki temel gelenekler

• Liberal Feminizm

Genel toplum anlayış yapısına kadını adapte etmeye yönelik değişiklikler gösteren feminizmdir. Anlayışın ortaya çıkışında Abigail Adams ve Mary Wollstonecraft bu düşüncede aktivist rol oynayarak kadın eşitliğini öne sürmekteydi. İlk temel feminist metin Wollstonecraft’ın Vindication of the Rights of Women (Kadın Haklarının Savunması, [1792] 1967), insan olmaları nedeniyle kadınların da erkekler gibi aynı hak ve ayrıcalıklara sahip olması gerektiğini ileri sürmüştü. Kadın eğitim hakkına sahip olur ve kendi hakları içinde mantıklı yaratıklar olarak görülürse “cinsiyet ayrımının” siyasi ve sosyal hayatta önemsiz olacağını iddia etmişti.

Liberal feministler özünde reformisttir: Feministlerin ataerkil toplum yapısı olarak gördükleri duruma meydan okumaktan ziyade erkek ve kadın arasındaki rekabeti eşitlemek için kamusal hayatı açmaya çalışırlar.

Liberal feministler erkek ve kadının farklı doğası ve eğilimi olduğunu varsaymışlar ve dolayısıyla kadının aile ve ev hayatına meylinin kısmen doğal bir güdü ve böylece istekli bir seçim olduğunu kabul etmişlerdir. Bu akım, sorunların kaynağını sorgulamak veya kökten değişiklikler yapmak yerine, demokratik imza kampanyaları veya etkili kişilere ulaşma yoluyla yasal kazanımlar elde etmeyi ve erkeklerle aynı haklara sahip olmanın yeterli olduğunu savunmuştur. Özgürleşme sadece kadın ve erkekler için eşit hak ve fırsatların elde edilmesi anlamına geliyorsa diğer sosyal dezavantaj şekilleri –örneğin sosyal sınıf ve ırkla bağlantılı olanlar- gözardı edilir. Böylece liberal feminizm, gelişmiş toplumlardaki beyaz orta sınıf kadınların çıkarlarını yansıtıyor olabilir ancak, işçi sınıfı kadınları, siyahî kadınların ve gelişmekte olan dünya kadınlarının problemlerine hitap etmekte başarısızdır.

• Sosyalist Feminizm

Sosyalist feminizm 20.yüzyılın 2.yarısından itibaren ön plana çıkmıştır. Sosyalist feminizm, liberal feminizmin bireyselcilik anlayışına karşı çıkarak komuniteyle işbirliği içinde erkekle kadın arasında bağımsız eşitliği sağlamayı hedef alır. Fourier 19.yüzyılın sonlarına doğru sosyalist bir çerçevede kadın erkek eşitliğini temel alan feminist düşünceden bahsetmiştir. Fourier’e göre kadın ve erkek beraber yaşamalı ve çocuklar da bu birliktelikte beraberce büyütülmelidir. Engels, ‘The Origins of the Family, Private Property and the State’ isimli eserinde kadını bir alt sıraya koyan “Burjuva Aile”nin özel mülkiyet sonucunda ortaya çıktığını ve dolayısıyla kapitalizmin bir yan ürünü olduğuna inanmıştır. Bunun anlamı; sınıf istismarının cinsel baskıdan çok daha derin ve önemli bir süreç olduğudur. Kadınlar; erkekler tarafından değil, özel mülkiyet kurumu, kapitalizm tarafından baskı altına alınır. Ayrıca, kadının özgürleştirilmesi kapitalizmin devrilip yerini sosyalizmin aldığı sosyal bir devrimin yan ürünü olacağı manasına da gelir. Dolayısıyla özgürleşme arayan kadınlar “Sınıf Savaşı”nın “Cinsiyet Savaşı”ndan daha önemli olduğunu görmelidirler. Böylece feministler enerjilerini ayrılıkçı bir kadın hareketini desteklemeye harcamak yerine işçi hareketine yönlendirmelidirler. [10][11]

• Radikal Feminizm

Radikal feminizm 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki periyotta ortaya çıktı ve toplumda ataerkilliğin önemi üzerine bina edildi. Radikal feminizm acendası Simone de Beauvoir’in çalışması (1949) “The Second Sex” in yayınlanmasıyla meydana çıkmıştır ve Eva Figes, Germaine Greer gibi ilk radikaller feministler tarafından geliştirilmiştir. Figes’in “Patriarchal Attitudes (Ataerkil Tutumlar, 1970)” adlı eserde kadınların yaşadığı bildik yasal veya sosyal dezavantajlara değil, ataerkil değer ve inançların toplumun kültür, felsefe, ahlâk ve dinine yayıldığı gerçeğine dikkat çekiyordu. Hayatın ve öğrenmenin her alanında kadınlar erkeklerden daha aşağıda ve ikinci dereceymiş gibi gösteriliyor; bu “kadınlık” örneği kadınlara erkekler tarafından empoze edilmiştir. Greer, “Female Eunuch (Hadım Edilmiş Kadın, 1970) ” isimli eserinde femininiti kavramının vahşi bir kritiğini yapmıştır. Kadınların cinsiyetsiz, pasif yaratıklara dönüştürülmesini kınamıştır; Greer’a göre kadın cinsi olarak çekici ve enerjik mahluklar olmalıdır çünkü gerçek kaderleri budur. (1971). Fakat kadınların pasif cinsel bir role şartlandığını ve böylece gerçek cinselliklerinin ve de kişiliklerinin, daha aktif ve maceracı taraflarının bastırıldığını ileri sürmüştür. Kate Millett, “Sexual Politics” (Cinsel Politika) isimli eserinde, ataerkilliği bütün siyasi, sosyal ve ekonomik yapılardan geçen ve her tarihsel ve geçici toplumlarda ve de temel dinlerde bulunan “sosyal bir değişmez” olarak tarif etmiştir. Kadın ve erkeğin farklı rollerinin temeli “Şartlanma” sürecinde yatar.. Erken yaşlardan itibaren kızlar ve erkekler çok belirgin toplumsal cinsiyet kimliklerini kabul etmek için teşvik edilirler; bu süreç büyük ölçüde aile içinde, “Ataerkilliğin temel kurumu”nda, gerçekleşir. Ancak; edebiyat, sanat, kamusal hayat ve ekonomide de görülür. Millett, 1960’larda ve 1970’lerin başlarında “Bilinçli Yükseltme” (consciousness rising) süreciyle ataerkilliğe meydan okunmasını önermiştir. Kadının özgürleşmesi devrimci bir gelişme gerektirir. Aile kurumu yıkılmalıdır ve toplumun her düzeyinde işlerlik gösteren kadınlara yapılan psikolojik ve cinsel baskı yok edilmelidir. [12][13]

• Yeni Feminist Gelenekler

1960’ların sonu ve 1970’lerin başından itibaren feminist teori bazı açılardan en üst yaratıcılık ve radikallik noktasına ulaşmıştır. O zamandan beri kadın hareketi düşüşe geçmiş ve post-feminizmi tartışmak moda haline gelmiştir. Feminizm birçok zorlukla yüzleşmiştir. İlk olarak kadın hareketi gittikçe bürünmüş ve birbiriyle ilişkisiz fikirlerden oluşan bir bütün haline gelmiştir. Feminizm kadının rolünü geliştirme ortak inancıyla gelişmiş olsa da, bunun nasıl elde edilebileceği ve uygulamada ne manaya geldiği konusunda feministler hemfikir değildir. Ayrılıklar reformist ve devrimci feministler arasında, radikal ve sosyalist feministler arasında ve ayrılıkçılık ve lezbiyenlik gibi çok çatışmalı konularda görünmüştür. Ancak fuhuş, pornografi ve sansür, kürtaj, annelik, ırk ve etniklik, refah devleti vs. gibi konular ile ortaya çıkan ayrımlar sebebiyle bu çatışmalı konular gittikçe çoğalmıştır. Bu kadar geniş ve ilgi alanının olması feminizmin güçsüzlüğünden çok gücünün bir göstergesidir. Gerçekten de bu; feminizmin siyasi bir hareketten diğer ideolojiler gibi birbirine rakip gelenekleri içeren siyasi bir ideolojiye dönüştüğünü vurgulamaya yardımcı olur. Diğer bir sorun, 1980’lerden itibaren feminizmin düşman siyasi bir çevrede hareket etmesi. İslâm ülkelerinde fundamentalizmin ilerlemesi, kadınların kamusal hayattan ve siyasetten çıkarılmasına, yasal haklarının kaldırılmasına ve örtünmeye geri dönülmesine yönelik yapılan baskıyla kendini gösterdi. Feminizme karşı bir başka muhafazakar dönüş ise sanayileşmiş batıda görüldü. 1980’lerde hem Thatcher hem de Reagan yönetimi, örneğin, kadının ev hanımı ve anne olarak kadının geleneksel rolünü vurgulayarak ve “Aile Değerleri”nin restorasyonuna çağrı yaparak açıkça anti-feminist duruş sergiliyordu. Yeni sağ, sadece “doğal” olduğu için değil aynı zamanda sosyal düzen ve istikrar garantörü olarak gördüklerinden “aile lehine” ataerkil değer ve fikirleri yeniden gündeme getirmeye çalışmıştır.

20.yüzyılın başlarında seçim hakkının kazanılmasıyla başlayan birinci dalga feminizmden sonra kürtaj, eşit ödeme yasası, ayrımcılık karşıtı yasalar ve eğitim ile siyasi ve profesyonel hayata daha rahat giriş gibi konular ikinci dalga feminizmin temel konusunu oluşturmuştur. Postfeminizmde ise toplumsal anlamda sosyal cinsiyet olduğu gibi biyolojik cinsiyet de (yani gruplandırma özelliklerinin tümü) reddedilmiştir. Postfeminizmin ana noktasında özne olarak “kadın” değil, kadının özelleştirilmesi bulunmaktadır. Bu teorinin merkezinde insanlar arasındaki farklar, yani cinsiyet kimliklerini oluşturmak yatmaktadır. Cinsiyet kimliklerine göre ayrım yapmaktansa, ne kadar çok insan varsa o kadar çok kimlik vardır fikrini kabul eder. Bu noktada da yaklaşım farklılaşır ve çok cinsiyetlilik kavramı ile yer değiştirir.[14][15]

 *Avrupa Birliği Siyaseti ve Uluslararası İlişkileri, Yüksek Lisans

Dipnotlar

[1] Maurer, D. (2002) Vegetarianism: Movement or Moment?

[2] Giddens, A. (1985) The Nation-State and Violence.

[3] Chaves, M. (1997) Ordaining Women: Culture and Conflict in Religious Organizations.

[4] Walker, R. (1992) Becoming the Third Wave s. 39-41.

[5] Hooks, B. (2000) Feminist Theory: From Margin to Center. s. 26

[6] Botting, Eileen H, Houser, Sarah L. (2006) Drawing the Line of Equality. s. 100, 265-278

[7 ] Heywood, A. (2009) Siyasi İdeolojiler, s.247

[8] http://tr.wikipedia.org/wiki/Feminizm#Feminizmin_ilk_y.C4.B1llar.C4.B1

[9] Heywood, A. (2009) Siyasi İdeolojiler s.249

[10] Heywood, A. (2009) Siyasi İdeolojiler s.261

[11] Browning, G. (1997) Political Ideologies s.285

[12] Browning, G. (1997) Political Ideologies s.286

[13] Browning, G. (1997) Political Ideologies s.287

[14][15] Sarup, M. (2010) Postyapısalcılık ve Postmodernizm, Demir Z. Modern ve Postmodern Feminizm

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın

Kapalı
Başa dön tuşu
Kapalı