HABERSİZDEN GELENLER

Doğum Sancısından Korkup Çocuktan Vazgeçilir mi?

Son dönemde kendine güveni artan ve tarihî misyonunu hatırlamaya başlayan büyük Türkiye’nin doğuş sürecine hep birlikte şahitlik etmekteyiz. Elbette her doğumda olduğu gibi bunda da çeşitli sancılar meydana geliyor. Peki ama bu sancılar bizi bu yoldan geri döndürmeli mi?

OĞUZHAN YANARIŞIK

University of Warwick, Siyaset ve Uluslararası Çalışmalar

Dünyada ve bölgemizde değişim çok hızlı gerçekleşiyor. Arap dünyasındaki çatışmalar, Euro bölgesinin içine düştüğü ekonomik kriz ve Ukrayna üzerinden hortlayan Soğuk Savaş dönemi politikaları gibi beklenmedik köklü değişimler aynı anda yaşanıyor. Sadece değişime en hızlı ayak uydurabilen ve risk alarak aktif rolü seçen devlet adamları bu durumu fırsat olarak görebiliyor. Türkiye son yıllarda tam da bunu yapmaya çalışıyor. Gün geçtikçe diplomatik ve hukuki yollarda ısrar eden, fakat gerektiğinde askeri seçenekleri de değerlendiren; dost kazanmaya çalışan fakat düşmanlık edene gerekli cevabı veren; yumuşak gücünü ön plana çıkaran fakat gerektiğinde sert gücünün de olduğunu hatırlatan bir ülke haline gelmek istiyor. Elbette bunları yapmaya çalışırken doğal olarak bir dizi kriz ve sıkıntıyla karşılaşıyor.

Şunu unutmamak gerekir ki uluslararası sahnede büyük rol almaya çalışanların eleştireni de öveni de çok olur. Zaten eğer hiç kimse bir ülkeyi eleştirmiyorsa, esas orada sorun var demektir. O ülke etliye sütlüye karışmadan, rüzgarın estiği yöne giden kurumuş bir yapraktan farksızdır. Evet, inisiyatif almak korkutucudur, sorumluluk demektir. Fakat her yetişkin insan gibi, köklü devletler de acısı ve tatlısıyla hayatın gerçekleriyle yüzleşmekten ve inisiyatif almaktan çekinmezler. Her ülke aktiflik ve pasiflik arasında tercih yapmak zorundadır. Tarihi, coğrafyası, medeniyeti göz önünde bulundurulduğunda, Türkiye’nin hangisini tercih etmesi gerektiği çok açık.

Peki Türkiye bu süreçte yüzleşmek zorunda olduğu zorluklar karşısında ne yapmalı? Yaklaşık son on iki yılda yapmakta olduğunu… Yani ekonomik, siyasi ve sosyal alanlarda kalkınmasına rehavete kapılmadan devam etmeli. Zaten Türkiye’nin çıkarına olan reformları, bir an önce hayata geçirmeli. Küçük sorunlara takılmadan, geniş ufuklu ve aktif bir dış politika takip ederek, dış politikada her tür senaryoya hazırlıklı olmalı.

Mesela, Türkiye bir gün on yıllardır temel dış politika hedefi olarak gördüğü Avrupa Birliği’ne bir şekilde tam üye olsa bile, üvey kardeş pozisyonun değişmeme ihtimali bulunuyor. Tıpkı soğuk savaş yıllarında Sovyet tehdidine karşı Batı bloğunda yer alması gibi, AB üyeliği de ancak AB’nin çıkar algılamalarına uygun düşeceği için gerçekleşecek. Hiçbir görünür faydası olmayan doğu Avrupa ülkeleriyle arasındaki fark, buna işaret ediyor. Üvey kardeş muamelesi, temel olarak Türkiye’nin kimliği, tarihi ve kültürel kökenleriyle ilgili. Türkiye’nin bu özelliklerinin de değişmesi mümkün değil. Nitekim on yıllarca yürütülen inkâr politikalarına rağmen, Türkiye bu hususiyetlerini unutmadı. Zaten bunların değişmesi, Türkiye’yi Türkiye yapan değerlerin yok olması anlamına gelecektir ki; bunun zararını AB tam üyeliği de dâhil hiçbir kazancın karşılaması mümkün değil.

Ayrıca Türkiye’nin bu üvey kardeş konumunu, ille de kötü görmek gerekmiyor. Türkiye bu farklı pozisyonu sayesinde, Avrupa Birliği üyeliğinden vazgeçmeden, başka bölgelerdeki kardeşleriyle de yakınlaşabilme şansına sahip. İslam dünyasında, Orta Doğu’da, Balkanlar’da, Avrasya’da ve Türk cumhuriyetleriyle ilişkilerinde başarıya ulaşması, bu farklı karakteri sayesinde daha kolay olacaktır. Türkiye emsalsiz konumu ve özellikleri sayesinde, tek bir aileye keskin ve tam bir aidiyet bağı kurmak zorunda değil. Bunun yerine, farklı ailelerle sıkı ilişkiler kurabilen bir aktör olma imkânı var. Bu çerçevede, tek umudu AB üyeliği olan bir Türkiye için felaket olabilecek bir senaryo, yani müzakerelerin başarısız sonuçlanması, çok yönlü düşünüp hareket edebilen bir Türkiye için önemli bir fırsata bile dönüşebilir.

Son dönemde kendine güveni artan ve tarihî misyonunu hatırlamaya başlayan büyük Türkiye’nin doğuş sürecine hep birlikte şahitlik etmekteyiz. Elbette her doğumda olduğu gibi bunda da çeşitli sancılar meydana geliyor. Şaşırtıcı olan nokta ise medyamızda ve akademik çevrelerde boy gösteren bazı kimselerin, bu doğal durumdan ürküp, doğumdan vazgeçilmesini isteyebilmeleri. Bazı istisnai kısa dönemler hariç, Cumhuriyet döneminin geneline hâkim olan pasif ve nemelazımcı Türkiye ile iktifa edilmesi gerektiğini söyleyebilmeleri.

Kabuğunu kırıp eski günlerindeki saygın konumuna dönmek isteyen Türkiye’nin kaydettiği gelişmeden rahatsız olanların, bu gidişatı yavaşlatmak ve hatta mümkünse durdurup tersine çevirmek için ellerindeki bütün kartları oynadığı çok açık. Zaten ülkemizin bölgesinde ve dünyada söz sahibi konuma gelecek olmasını, istisnasız herkesin sevinçle karşılamasını beklemek, saflık olacaktır. Özellikle Osmanlı Devleti’nin tarih sahnesinden çekilmesinin ardından doğan otorite boşluğunu istismar ederek, bölge insanını ezen, sömüren yerel ve uluslararası aktörler, bu durumdan oldukça huzursuzlar.

Dolayısıyla çözüm sürecinin akamete uğratılmasından Ermeni iddialarına, Rum kışkırtmalarından İsrail’in kendini bilmez saldırılarına, çeşitli medya karalama kampanyalarından derin devlet ve örgüt merkezli darbe girişimlerine kadar pek çok aracı, aynı anda koordineli olarak kullanma çabasındalar. Türkiye’nin farklı cephelerde aynı anda mücadele edemeyeceğini ve böylelikle son yıllarda sergilediği aktif ve iddialı dış politikadan vazgeçeceğini ümit ediyorlar. Aslında Cumhuriyet dönemindeki örneklere bakılırsa, bu beklentilerinde pek de haksız sayılmazlar. Nitekim yakın geçmişe kadar, bu ve benzeri kartları kullanarak, birçok kez Türkiye’nin kısır çekişmelere ve küçük sorun alanlarına hapsolmasını sağlamayı başarmışlardı.

Mesele bu çocuğun, yani büyük ve müreffeh Türkiye’nin istenip istenmediğine karar verilmesindedir. Eğer isteniyorsa, yaşanan sorunlar ve sancılar, zaten doğal karşılanması gereken maliyetlerdir. “Biz de Türkiye’nin önemli ve etkin bir ülke olmasını isteriz ama…” diye başlayıp, yoldaki tehlikelere işaret ederek, “yol yakınken dönelim, boş verelim öyle iddialı hedefleri” diyenler, her zaman olmuştur ve olmaya da devam edeceklerdir. Fakat unutulmamalıdır ki tarihteki başarılı sayfaları, bu tip korkaklar ve onların sesine kulak veren yöneticiler değil; doğum sancısını ve diğer pek çok zahmeti severek kabul eden fedakâr anne babalar ve onların yetiştirdikleri dirayetli evlatlar yazmaktadır.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı