BÖLGESEL ANALİZLERORTA DOĞU / AFRİKASİYASETSİZDEN GELENLER

Ulusötesi Göçler ve Mülteci Sorunu: Suriye Örneği

Seher BİTKAL

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü

Uluslararası ilişkiler disiplininin temel sorunsallarından biri olan uluslararası göçün, küreselleşme ve dünya çapındaki siyasi, ekonomik ve toplumsal krizlerle birlikte popüleritesi artmış ve kısır kalan bu hayati sorunla ilgili çalışmalar hız kazanmıştır. Küreselleşme bir yandan ülkeler arasındaki sınırları eritmekte bir yandan ise yeni sınırlar oluşturmaktadır. Farklı kültürlerden gelen insanlar arasındaki mesafelerin azalması, kültürlerin birbirlerini tanımalarına olanak sağlamakla birlikte bu kültürlerin birbirleriyle çatışma içine girmelerine de neden olmaktadır. Birden çok ülke için tehdit unsuru haline gelen Suriyeli mülteciler krizi örneğinde olduğu gibi, ev sahibi ülkeler gerekli tedbirleri almadıkları takdirde kendilerini bir kaosun ortasında bulabilirler.

GİRİŞ

Günümüzde küreselleşme ile birlikte ülkeler arası etkileşimin artması, iletişim imkânlarının iyileşmesi gibi nedenlerle milyonlarca insan uluslararası göç sürecine dâhil olmaktadır. Birleşmiş Milletler’in 2010 yılı rakamlarına göre Dünya çapında 214 milyon insan yabancı bir ülkede, göçmen olarak yaşamaktadır.[1]

Her ne kadar göreceli uzak coğrafyalara göç etmek ve sınırları aşmak insanlığın tarihi kadar eski sayılsa da, bugünkü anlamda üzerinde durduğumuz uluslararası göç ancak on dokuzuncu yüzyıl içinde olgunlaşan bir olgudur. Çünkü bu yüzyılda etnik ve kültürel birlik üzerine kurulmaya çalışılan ulus-devletlerin siyasal güçleri ile belirledikleri toprak parçaları ve bu alanlardaki yurttaşları üzerinde egemenlik hakları en belirgin şekilde ortaya çıkmış ve uluslararası kabul görmüştür (Hammar, 1990). Böylece ulusal sınırların belirlenmesi ve bu sınırları geçen kişilerin “yurttaş” ve “yabancı” kimlikleri ile kayıt içine alınması süreci başlamıştır.[2]

İşte böyle bir arka plan içinde, kuruluşundan bu yana modern Türkiye farklı dönemlerde farklı şekiller alan uluslararası göç ve sığınma hareketlerine sahne olmuştur.

ULUSLARARARASI GÖÇ NEDİR?

Göç, kısaca, ekonomik, toplumsal veya siyasal nedenlerle insanların bireysel ya da kitlesel olarak yer değiştirme eylemi olarak tanımlanmaktadır. Bu hareket ülke içinde olursa iç göç, ülkeler arasında olursa dış göç veya uluslararası göç olarak adlandırılır.

BM Nüfus Bürosunun tanımına göre göç, “kişinin köken yerinden başka bir yere giderek orada kalıcı yerleşmesi ve böylece ikamet yerinin değişmesi” anlamına gelmektedir. Yani, turistik seyahatler veya kısa süreliğine başka bir yere gidiş göç sayılmamaktadır. Gene de önemli sorulardan biri bir hareketin göç sayılabilmesi için sürenin ne kadar olması gerektiğidir. Örneğin bir dönemliğine başka bir ülkeye giden Erasmus öğrencileri göçmen sayılır mı? Ya da iş amaçlı sık sık başka bir ülkeye giden kişiler? Bir kişinin göçmen sayılması için gerekli zaman sınırı ülkeden ülkeye değişse de, OECD genelinde bu bir sene olarak kabul edilmiştir. Dünyanın başka yerlerinde göçmenlik için altı ay da kabul edilir.[3]

Uluslararası göç konusu insanlık tarihi boyunca süregelmiş ve çeşitli algılara göre biçimlenmiştir. Yasadışı ve transit göç, kaçak iş gücü göçü, mekik göç ve bavul ticareti, iskanlı ve serbest göç, beyin göçü gibi ortak kabul gören çeşitleri bulunmakla birlikte; uluslararası göç konusu oldukça geniş, apayrı bir inceleme alanı olduğundan, uluslararası göç sorunu içerisinde yer alan mülteci sorunu inceleme konumuzu teşkil etmektedir.

TÜRKİYENİN GÜNCEL KONUSU OLARAK SURİYELİ MÜLTECİLER SORUNU

Mültecilerle ilgili ilk düzenleme Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin 1951 Cenevre Sözleşmedir. Bu sözleşmede  “Irkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri yüzünden zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korumasından yararlanamayan ya da söz konusu korku nedeniyle, yararlanmak istemeyen; yahut tabiiyeti yoksa ve bu tür olaylar sonucu önceden yaşadığı ikamet ülkesinin dışında bulunan, oraya dönemeyen veya söz konusu korku nedeniyle dönmek istemeyen her şahıs mülteci olarak tanımlanmaktadır. Türk hukuk sistemindeki mülteci tanımı BM sistemindeki tanımdan biraz farklıdır. 1967 protokolünden farklı olarak Türk hukuk sisteminde bir de sığınmacı kavramı vardır. Türkiye 1967 protokolünü çekinceli olarak kabul etmiştir. Sözleşmenin birinci maddesine çekince koyarak coğrafi sınırlamada bulunmuştur.

Mevzuata göre mülteci; “Avrupa’da meydana gelen olaylar sebebiyle ırkı, dini, milliyeti, belirli bir toplumsal gruba üyeliği veya siyasi düşünceleri nedeniyle takibata uğrayacağından haklı olarak korktuğu için vatandaşı olduğu ülke dışında bulunan ve vatandaşı olduğu ülkenin himayesinden istifade edemeyen veya korkudan dolayı istifade etmek istemeyen ya da uyruğu yoksa ve önceden ikamet ettiği ülke dışında bulunuyorsa oraya dönmeyen veya korkusundan dolayı dönmek istemeyen yabancı”dır. Sığınmacı ise; ırkı, dini, milliyeti, belirli bir toplumsal gruba üyeliği veya siyasi düşünceleri nedeniyle takibata uğrayacağından haklı olarak korktuğu için vatandaşı olduğu ülke dışında bulunan ve vatandaşı olduğu ülkenin himayesinden istifade edemeyen veya korkudan dolayı istifade etmek istemeyen ya da uyruğu yoksa ve önceden ikamet ettiği ülke dışında bulunuyorsa oraya dönmeyen veya korkusundan dolayı dönmek istemeyen yabancıdır. Türkiye’ye iltica edenler mülteci statüsüne sahip olabilmek için giriş yaptıkları il valiliğine müracaat ederler ve bu müracaatlar içişleri bakanlığı tarafından karar bağlanır.

Yukarıdaki tanımlardan da anlaşılacağı üzere mülteciler Avrupa’dan gelen mülteci kriteri taşıyan insanlar, sığınmacı ise Asya ve Afrika’dan gelen mülteci kriteri taşıyan insanlardır. Özetle mülteci hukuken statüsü kabul edilmiş bir yabancıyı ifade ederken sığınmacı mültecilik statüsü incelenen ve bu sebeple kendisine geçici koruma sağlanan kişiyi ifade etmektedir. Sığınmacının da incelemesi bitene kadar ülkede ikametine izin verilir ve sığınmacı ülkede bulunduğu sürece asgari düzeyde sosyal yardımlardan faydalanmaktadır.

Dünyadaki Mülteci Akınları Gelişimi

Mülteci akınlarının en önemli nedeni iç çatışma ve baskıcı rejimlerdir. Bu rejimler II. Dünya Savaşı öncesi ve 1970’ler arasında çok etkili olmuştur. Örneğin II. Dünya Savaşı’ndan önce Avrupa’da Almanya ve İtalya’da etkin olan rejim sistemi faşizmdir ki bu ülkelerin II. Dünya Savaşı’nı çıkarmalarındaki temel sebeplerden biridir. Ayrıca Çin ve Küba’da komünizmin egemen olması, İspanya’da Franco rejimi ve İran’da İslami devrimin gerçeklemesi büyük sayıda insanların ülkesini terk etmesine sebep olmuştur. Çin’de gerçekleşen komünist devrim sonunda 1966-1969 yılları arasında 2.245.000 kişi, Küba’da Castro’nun başa geçmesiyle 580.000 kişi, Balkanlardaki Doğu Bloğu ülkelerinde Sovyet işgali ve komünist rejimin başa geçmesi ile birlikte 270.000 kişi ülkesini terk etmek zorunda kalmıştır. Her sosyal ve politik ayaklanma mülteci akımına sebep olmaktadır. Zira her ayaklanma sonucunda -ayaklanmanın başarılı olup olmadığının bir önemi yoktur. Kazanan ve kaybeden taraflar vardır. Bu taraflardan biri iktidara geçtiği takdirde diğer grubu düşman olarak görmekte ve onlara karşı yanlış uygulamalarda bulunmaktadırlar. Başarılı devrimlerin mülteci akımına sebep olduğu gibi devrim denemeleri başarısız olsa dahi mülteci akımına sebep olmaktadır. Fransız İhtilali, Rusya Devrimi mülteci akımına sebep olduğu gibi Amerika’da gerçekleşen Tory devrim girişimi de mülteci akımına sebep olmuştur.[4]

Mülteciler kendilerine hedef ülke olarak coğrafi açıdan kendilerine yakın ülkeleri tercih etmektedirler. Yani Afrika’daki ülkelerden Afrika’daki diğer ülkelere, Asya’daki ülkelerden Asya’daki diğer ülkelere doğru gerçekleşir. Amerika Mülteciler Komitesinin 1999 yılında yapmış olduğu çalışmaya göre 1998 yılında evini terk ederek mülteci olan 13.5 milyon insandan 11 milyonu yaşamak için gelişmekte olan Afrika, Asya ve Ortadoğu ülkelerini tercih ederken sadece 2.5 milyon insan gelişmiş ülkeleri tercih etmiştir (US Committee for Refugees, 1999).  İlginçtir ki hedef ülkelerin gelişmişliği coğrafi yakınlığından sonra gelmektedir.

Ulusal ve Uluslararası Güvenlik Açısından Mülteciler

Günümüzde milyonlarca insanın savaş, etnik çatışma, otoriter rejimler, insan hakları ihlalleri sebebiyle ülkesini terk etmek zorunda kalarak hayatlarını başka yerlerde devam ettirmeleri sadece insanlık adına bir trajedi teşkil etmemektedir aynı zamanda ulusal, bölgesel ve uluslar arası güvenliği de tehdit etmektedir (Dağı ve Polat, 2004: 61). Güvenlik gerekçesi ile ülkelerini terk eden insanlar gittikleri ülkenin güvenliklerini tehdit etmektedirler. Zira bu insanlar gittikleri ülkelerin ekonomik yapılarını, politik ve sosyal istikrarını, askeri düzeni, çevreyi ve çevresel yapıyı etkilemektedir. Bu faktörlerin güvenlik olgusu ile yakın ilişki içerisinde olması nedeniyle mülteciler ülkelerin güvenliğini de etkilemektedir.

Mülteciler ve göçmenler gittikleri ülkelerde muhaliflerle yaptıkları işbirliği ile terörist saldırılarda bulunarak ülkelerin güvenliği için sorun oluşturmaktadırlar. Mültecilerin ve göçmenlerin gittikleri ülkelerde silah, insan ve uyuşturucu kaçakçılığı suçlarına karışmaktadırlar. Bu sebeplerle gittikleri ülkelerde hem toplum yapısı için hem de ülkenin güvenliği için tehdit oluşturmaktadırlar. Devletler mültecileri kabul ederken belirli kıstasları göz önünde bulundurmaktadırlar. Ülkelerin ekonomik durumu, dış politika anlayışı, mülteci olarak gelmek isteyenlerin etnik kökeni ve sayısı bu kıstaslar içerisinde en önemlilerindendir.

Ülkelerin dış politika ve siyaset anlayışı mülteci kabulü konusunda bir diğer önemli faktördür. Mülteci göçü vermek ülkelerin saygınlığını azaltan bir durumdur. Dolayısıyla iyi ilişki içerisinde olan devletler birbirinden mülteci talebi ile gelen insanları kabul etmekten yana değillerdir ve bu konuda bürokratik ve prosedürsel sorunlar çıkartmaktadırlar. Kötü ilişki içerisinde olan devletler birbirinden mülteci talebi ile gelen insanlar için bürokratik ve prosedürsel kolaylıklar sağlamaktadırlar. Mesela Amerika soğuk savaş döneminde komünist rejimlerden kaçan insanlar için her türlü kolaylığı sağlamıştır. 1962-1980 yılları arasında Küba’dan Amerika’ya gelen insanlar için 1.3 milyar dolar para harcamıştır. Böylelikle iltica eden kişi sayısının artmasını sağlamış ve bu insanların komünist rejimlerden kaçtığını dolayısıyla komünist rejimlerin iyi rejimler olmadığını belirtmiştir. -Yine güncel örnek olarak Türkiye’nin sınır kapılarını iktidarın baskıcı ve zulümcü olarak nitelediği Esad rejiminden kaçan Suriyeli mültecilere açması da bu duruma örnek teşkil edebilir- Ülkelerin mülteci kabulünde dikkat ettikleri diğer kıstas ise gelen insanların etnik kökeni ve sayısıdır. Eğer mültecilik statüsünü isteyen kişinin etnik kökeni ülkedeki sorunlu bir etnik grubundan ise ülkeler bu kişilere çok sıcak bakmamaktadır. Zira bu insanlar ülkenin etnik, din ve dilsel olarak nüfusunu etkilemektedir. Mülteci olarak gelen insanlar ile kültürel bağ ve benzerlikler ne kadar çok ise mültecilerin ülkeye adaptasyonu o kadar kolay olur ve sorun o kadar azdır. Benzer etnik köken ve dinsel köken mülteciler ile alıcı ülke arasında uyumu olumlu etkilerken bunun aksi olumsuz olarak etkilemektedir. Türkiye yıllarca Bulgaristan’dan gelen Türk kökenli mültecileri kabul etme ve onlara kolaylık sağlama politikasını takip etmiştir. Ev sahibi ülkeler bazen mültecilerin kaynak ülkelere karşı yaptığı terörist aktiviteleri ve silahlı saldırıları desteklemektedirler. Fakat bu destek açıktan değildir. Destek verdiklerini inkâr etmektedirler.  Ev sahibi ülkeler böyle aktiviteleri önleyemediklerini bahane olarak ileri sürerken el altından lojistik, silah, personel ve maddi destek sağlamaktadırlar. Mülteciler bazen gittikleri ülkeler için faydalı olabilmektedirler. Beyin göçü olayı böyle bir duruma örnektir. Ülkenin en eğitimli ve akıllı kişileri ülkeyi terk etmek zorunda kalabilir. Bu durumda ülkeyi terk etmelerinin temel sebebi baskıcı otoriter veya devrimci rejimlerdir. Örneğin; II. Dünya Savaşı’ndan sonra Hitler Almanya’sından kaçarak Türkiye’ye sığınan bilim adamları başta İstanbul Üniversitesi olmak üzere çeşitli eğitim ve öğretim kurumlarında görev almışlar ve yeni nesillerin yetiştirilmesini sağlamışlardır. Keza Sultan II. Mahmud askeri nitelikte yapmak istediği reformlarda hem Müslüman olan hem de Avrupa savaş tekniğini çok iyi bilen 1848 Devriminden sonra Osmanlı’ya sığınan Macar ve Polonyalı mültecilerden faydalanmıştır.

Uluslararası İlişkiler Açısından Mülteciler

Mülteciler uluslararası ilişkilerde bir aktör olabilmekte, bir araç olarak kullanılabilmektedir. Mülteci hareketleri ve uluslararası göç hareketleri uluslararası ilişkilerde güvenliği üç düzeyde etkilemektedir.

  1. Göç alan ve transit ülkeler kitle halindeki insan hareketlerini, ekonomik, refah, sosyal düzen, kültürel ve dini değerler ve politik istikrarlarına bir tehdit olarak algılamaktadırlar.
  2. Sınırlar arası hareketlerin ikili ilişkilerdeki tansiyonu ve yükü artırması nedeniyle uluslararası ve bölgesel ilişkilerin dengesi etkilenmektedir.
  3. Düzensiz göç akını ve nüfusun hesap edilmeyen yer değişimi, göçmen ve sığınmacıların bireysel güvenliği ve değeri üzerinde ciddi etkiler oluşturmakta ve onları uluslararası ilişkilerin ne olacağı ve ne yapacağı bilinmeyen aktörleri haline getirmektedir.

Mülteciler kaynak ülke tarafından kullanılarak kaynak ülke ile ev sahibi ülke arasındaki ilişkileri etkileyebilmektedir. Örneğin; 1981 yılında Haiti’nin Amerika’dan daha fazla yardım alabilmek sebebiyle vatandaşlarını Amerika’ya mülteci olarak gitmeleri için desteklediği Amerika tarafından iddia edilmektedir. 1981 yılında Haiti’den Amerika’ya göçün artması ile Reagan hükümeti göçün azalması şartıyla yardımları artırmıştır. Böylelikle Haiti hükümeti istediğini elde etmiştir. Benzer şekilde; Fidel Castro 1980’li yıllarda Küba’daki suçlu ve zihinsel özürlü bir grup insanı Amerika’ya sığınmacı olarak göndermiştir. Castro böylelikle bu insanları ülkesinden uzaklaştırmış ve Küba’dan gelen bütün mültecileri kabul etme politikası izleyen Amerika’yı zor durumda bırakmıştır. Amerika 1993 yılında bu politika anlayışını değiştirdi. Castro’nun halk desteğini kaybettiği iddialarının yayıldığı sırada mültecileri kabul etmeyip ülke sınırları içerisinde tutarak Castro rejimini zayıflatma hesapları yapmıştır. Devletler uluslararası ilişkileri mülteciler vasıtasıyla etkiledikleri gibi uluslararası nüfus hareketlerine verdikleri tepkilerle de Uluslararası çatışmaların kaynağı olabilmektedirler.

Ezidi-kadın-main

Suriye Krizi

Suriye’de 15 Mart 2011 tarihinde başlayan barışçıl ve sivil halk ayaklanması geçen süre zarfında iç savaşa dönüşmüştür. Ortaya çıkan istikrarsızlık Suriyelilerin güvenli bölgeler arayışı içinde zorunlu göçe maruz kalmalarına neden olmuştur. Suriye’de hâlihazırda iç ve dış göç yaşanmaktadır.

Buna karşılık çeşitli ülkeler ve kuruluşlardan gelen yardımlar Suriyelilerin ihtiyacının sadece %54’ünü karşılamaya yetmektedir. Mülteci meselesi ne sadece Suriye’nin ne de Ortadoğu bölgesinin sorunudur. Zorunlu göçe maruz kalan Suriyelilerin yaşadığı insanlık trajedisi tüm uluslararası sistemin sorunudur. Kitlesel göç ve insani trajedi hem bölge hem de uluslararası sistemin güvenlik ve istikrarını da tehdit eder boyuta ulaşmıştır. Bu çerçevede, Suriyeli mülteci krizinin çözümünü sadece komşu ülkelerin sorumluluğu gibi düşünmek durumun daha kötü bir hal almasına neden olacaktır. Uluslararası sistemin üyeleri sorunun çözümü için rol üstlenmelidir. Suriye krizinden birinci derecede etkilenen komşu ülkelere daha fazla destek sunulması gerekmektedir.

Üç yıldır devam eden Suriye iç savaşı şimdiden Ortadoğu bölgesinde siyasal, ekonomik ve bu sonuçlardan öte Suriye krizini önemli kılan unsurlar toplumsal etkiler bırakmış durumdadır. Bu sonuçlardan öte Suriye krizini önemli kılandan biri insani boyuttur. Suriye’de resmi rakamlara göre 130 binden fazla kişi hayatını kaybetmiştir. 3 milyona yakın Suriyeli ülke dışına göç etmek durumda kalmış, 6 milyona yakını evlerini terk ederek ülke içinde güvenli bölgelere göç etmiştir. Dolayısıyla 10 milyon civarında Suriyeli iç savaştan doğrudan etkilenmiştir. İç savaş öncesi toplam nüfusun yaklaşık 23 milyon olduğu düşünülecek olursa, Şubat 2014 itibarıyla nüfusun neredeyse yarıya yakını iç savaşın etkilerine doğrudan maruz kalmıştır. Mültecilerin yarısından fazlasını ise 18 yaşın altındaki çocuklar oluşturmakta ve büyük çoğunluğu kamplar dışında zor koşullar altında yaşamlarını sürdürmektedir. Suriyeliler iyi bir yaşam sürmekten ziyade; güvenlik, beslenme, barınma, sağlık gibi temel ihtiyaçlarını karşılama arayışındadır. Mülteciler, ev sahibi ülkeler açısından da olumsuz etkiler doğurmaktadır. Ekonomik paylaşım, sosyal sorunlar, salgın hastalıklar gibi sağlık problemleri veya etnik-mezhepsel dengelerin değişmesinin yarattığı gerginlikler mültecileri kabul eden ülke halkı arasında tepki gelişmesine neden olmaktadır.

Türkiye’deki kamplarda bulunan Suriyelilerin durumu diğer ülkelerdeki örneklerle karşılaştırıldığında iyi olmasına rağmen, kampların dışındaki yaşam zorluklarla doludur.  Akrabalarının yerleştiği bölgeye gitme isteği gibi nedenlerden dolayı kamp dışında yaşamak isteyenlerin sayısı artmaktadır. Kamp dışında yaşayanların sayısı artsa da bu insanların önemli bir kısmı yine Türkiye’nin yardımlarıyla hayatlarını sürdürmektedir. Kamp dışındakiler kiraladıkları evlerde son derece kalabalık gruplar halinde, genelde zor koşullarda yaşamaktadır. Parası tükenenler çalışmaya başlamasına rağmen, piyasa koşullarının altında ücretlere istihdam edildikleri için temel yaşam ihtiyaçlarını güçlükle sağlayabilmektedirler

Tablo: 1

Suriye İç Savaşı Sonucu Sınır Ötesi Göçe Yönelen Suriyeli Mülteci İstatistiği

 

ÜLKE SURİYELİ MÜLTECİ/GÖÇMEN
Türkiye 1,2 milyon
Lübnan 1,1 milyon
Ürdün 640 bin
Irak 250 bin
Mısır 150 bin

 

Suriyeli Mülteci Krizinin etkileri: Lübnan

Lübnan, küçük bir ülke olması, mezhepsel dengelere dayalı hassas toplumsal ve siyasal yapısı nedeniyle Suriyeli göç dalgasından en fazla etkilenen ülkedir. Şubat 2014 itibarıyla Lübnan’da BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR)’ne kayıt olmuş 934.895 Suriyeli mülteci bulunmaktadır. Yaklaşık 50.000 kişi kayıt için beklenmektedir. Resmi rakamın yanı sıra, çok sayıda kaydını yaptırmamış Suriyelinin Lübnan’da yaşadığı bilinmektedir. Lübnan’da toplam Suriyeli mülteci sayısı hakkında 1,2 ile 1,5 milyon arasında değişen rakamlar verilmektedir. Bu rakamın önemi Lübnan toplam nüfusunun 4 milyona yakın olduğu düşünülürse daha iyi anlaşılacaktır. Lübnan, orantısal olarak bakıldığında, Türkiye’ye 25 milyon civarında Suriyeli mültecinin akın etmesine benzer bir durum ile karşı karşıyadır. Lübnan hükümetinin Suriyeli mültecilere “açık kapı ve sınır dışı etmeme” politikası uygulaması bu yüksek rakamları açıklayan önemli bir sebeptir. Lübnan’da en temel sorun, mülteciler konusunda çözüm geliştirecek ve bunu uygulayabilecek güçlü bir hükümetin olmamasıdır. Suriye iç savaşının etkisiyle uzun süredir hükümet krizi ile boğuşan ülkede hükümet kurulsa dahi mülteciler gibi hassas bir konuda uzlaşıya dayalı bir strateji belirlenmesi ve uygulanabilmesi neredeyse imkânsız gibidir. Lübnan’da ilginç olan, aralarında akrabalık bağı olması ve Suriye iç savaşında aynı pozisyonda yer almalarına rağmen Lübnanlı Sünni toplumun mültecilere tepki geliştirmiş olmasıdır. Bu da mültecilerin yarattığı ekonomik, sosyal ve güvenlikle ilgili etkilere Lübnanlı Sünnilerin doğrudan muhatap olmasından kaynaklanmaktadır. Suriyeli mültecilerin Lübnan’da en büyük sıkıntısı barınmadır. Bunun nedeni Lübnan hükümetinin mültecilere kamp yapmayı reddetmesidir. Filistinli mülteciler tecrübesi bu yaklaşımın temel nedenidir. 1948 Arap-İsrail Savaşı sonrası gelen Filistinli mülteciler halen Lübnan’da kamplarda yaşamaya devam etmektedir. Bu da, kamp inşa edilirse Suriyeli mültecilerin ülkede kalıcı olacağı endişesini körüklemektedir. Kamp olmadığı için mültecilerin %70’e yakını kiralık ev, depo veya dükkânlarda yaşamlarını sürdürmekte, bir evde genelde iki ya da üç aile birlikte kalmaktadır. Lübnan için felaket senaryosu, Suriye’nin en büyük kenti Şam’da çatışmaların yoğunlaşması ve aynen Halep’te olduğu gibi şehrin büyük ölçüde boşalmasıdır. Bu durumda Şamlıların büyük bölümü coğrafi yakınlık sebebiyle Lübnan’a yönelecektir. Lübnanlılar “Eğer Şam boşalırsa ortada Lübnan kalmayacak” demektedir.

Suriyeli Mülteci Krizinin Etkileri: Irak Kürt Bölgesi

Suriye’den Irak’a göç eden toplam mülteci sayısı Şubat 2014 itibarıyla 222.574 olarak verilmektedir. Bu göçün büyük bölümü Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) topraklarına gerçekleşmekte ve göçmenlerin neredeyse tamamını Kürt kökenli Suriyeliler oluşturmaktadır. Suriyeli Kürtler dil yakınlığı, IKBY’nin Suriyeli mültecilere yönelik esnek politikası, coğrafi yakınlık, istikrar ve iş imkânları gibi sebeplerle Irak Kürt bölgesini tercih etmektedir. Göç dalgası Suriye’deki Kürt bölgelerinde ciddi bir demografik değişim yaratmaktadır. Suriye’de 2 milyon civarında Kürt kökenli vatandaşın yaşadığı düşünülecek olursa, toplam nüfusun %10’u kadar bir Kürt nüfus Irak’a göç etmiştir. Suriyeli Kürtler Irak’ın yanı sıra Türkiye’ye göç etmektedir. Dolayısıyla, Suriye Kürt nüfusunun yaklaşık %20’si ülkelerini terk etmek durumunda kalmıştır. Suriye Kürtlerinin yaşadığı kent ve kasaba merkezlerinden fazla göç yaşanmasa da kırsal bölgeler büyük oranda boşalmıştır.

Suriyeli Mülteci Krizinin Etkileri: Ürdün

Ürdün’de Şubat 2014 itibarıyla UNHCR’a kayıtlı ve kamplarda yaşayan toplam 574.410 Suriyeli mülteci bulunmaktadır. Kayıt altına alınmamış çok sayıda Suriyelinin de ülkede yaşadığı tahmin edilmektedir. Esas sıkıntı Ürdün’ün tam bir “mülteciler ülkesine” dönmesi ve Ürdünlülerin azınlık durumunda kalmış olmasıdır. Yaklaşık 7 milyonluk nüfusun 3 milyondan fazlasını Filistinliler oluşturmaktadır. Irak işgalinden sonra Ürdün’e göç eden Iraklı mülteci sayısı 200 bin civarındadır. Dolayısıyla toplam nüfusun 4 milyondan fazlasını mülteci konumundaki Filistinli, Suriyeli ve Iraklılar oluşturmaktadır. Coğrafi yakınlık sebebiyle Suriyeli mültecilerin yarıya yakını Dera vilayetinden gelmektedir. Dera’yı %30 ile Humus ve %10 ile Şam takip etmektedir.

Ürdün’ün ekonomisi zayıf ve başta su olmak üzere kaynakları son derece sınırlıdır. Bu durum Ürdünlüler arasında bir tepki gelişmesine neden olmaktadır. Diğer bütün ev sahibi ülkelerde görülen Suriyeli kız çocukların erken yaşta evlendirilmesi, çok eşlilik gibi sosyal problemler ve salgın hastalıklar Ürdün’de de görülmektedir. Mültecilerin en büyük sıkıntıları ise eğitim, barınma ve sağlık hizmetlerinin yeterli düzeyde sağlanamamasıdır.[5]

Durum Değerlendirme

Dikkat çeken en temel sorunlardan biri, her bir bölge ülkesinde yaygınlık kazanan Suriyeli mültecilere yönelik zenofobik tavır, yani yabancı düşmanlığı. Daha evvel Lübnan’daki Suriyeli işçilere yönelik sosyo-ekonomik ırkçılıktan bahseden yayınlar da yapılmış, aynı etnik kökenden insanların nasıl kendi içinde bir ötekileştirme mekanizması kurdukları gözler önüne serilmişti. Bu vakaya benzer şekilde yerli halklar, Suriyelilerin uzayan sığınma durumundan şikâyet etmeye başladılar; zira zaman ilerledikçe geri dönme umudu azalıyor, Suriyelilerin yeni yerlerine adapte olmaları kaçınılmaz bir sosyal gerçekliğe dönüşüyor. Bu ise ev sahibi toplumlarla mülteciler arasında imkân paylaşımı alanında bir rekabete, dolayısıyla sosyo-ekonomik ırkçılığa ve “yabancı düşmanlığına” kapı aralıyor. Her ne kadar Lübnan, Ürdün ve Irak’a sığınmak zorunda kalan Suriyelilerin, yerli halkla etnik ve mezhepsel/dini bağları çok güçlü olsa ve aynı dili konuşmak gibi önemli bir avantajları bulunsa da söz konusu edilen “ekonomik imkanların paylaşımı” olduğunda “yeni gelenleri” sisteme entegre etmek ve varlıklarını kabullenmek, en başta ekonomik açıdan hayli çetrefilli bir konu.

Bütün bölgeyi etkisi altına alacak olan ve uzun dönemli problemlere gebe ikinci husus ise eğitim. Tahmin edileceği gibi Suriyeli göçü, başta ve en fazla çocuklar olmak üzere milyonlarca insanın hayatında geri döndürülmesi çok zor değişikliklere neden oldu. Bugün eğitime erişimi olmayan onbinlerce çocuğun “kayıp nesil” olmasından endişe duyuluyor. Zira insanca yaşamak için gereken şartlardan mahrum olan Suriyeli çocuk sayısı hiç de az değil, eğitime erişimleri son derece zor, hatta bazı yerlerde olanaksız. Türkiye’de eğitim önündeki en büyük engel dil farkı ve elbette ekonomik kaynak sıkıntısı. Lübnan ve Ürdün gibi eğitim dilleri Arapça olan ülkelerde Suriyeli çocukların okula gitmeleri görece daha kolay olsa da maalesef bu ülkelerde de Suriyeli mülteci çocukların önüne maddi imkânsızlıklar çıkıyor.

Son olarak, mevcut Suriyeli mülteci sorunuyla yüz yüze olan ülkelerin işbirliği kurabilme kapasitesine ilişkin de ciddi şüpheler var. Bu nedenle Suriye insani krizini sona erdirebilecek bir güce erişebilmek -yani kayda değer siyasi bir birlik olabilmek- de, yük paylaşımı mekanizmasını hayata geçirmek de -mevcut şartlar altında- imkân dâhilinde görünmüyor. Ancak en azından, maddi bir yük paylaşımı değilse bile, bölgesel bir ortak akıl alışverişini sürekli kılmak adına böylesi toplantılara ciddi ihtiyaç var.

Suriyeli mülteciler sorunu, reel politik Ortadoğu ülkelerinin mevcut krizi çözecek güçte olmadığını bir kez daha gösterdi, ancak her şeye rağmen insani yaraların daha da büyümesini engellemek, Suriye krizinden en fazla etkilenen komşu ülkeler arasındaki iletişim ve insani işbirliği kanallarının açık tutulmasına bağlı.[6]

Ulus ötesi göç dalgaları ani ve büyük göçler imparatorlukları dahi yıkacak ölümcül bir güce sahiptir. Örneğin pek çok tarihçi Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasının temel nedeni olarak dışarıdan gelen göçleri gösterirler. Günümüzde de devletlerin güvenliğinde göçlerin ve iç demografik hareketlerin önemli bir yeri vardır. Bundan dolayıdır ki ABD ve İngiltere gibi ülkeler turist, öğrenci veya yatırımcı ziyaretlerinde bile aşırı düzeyde güvenlik önlemi alırlar. Eğer ülkeye girecek olan yasadışı insanlarsa sorun daha da büyür. Komşu ülkelerde yaşanan sosyal veya siyasal bir dalgalanmayla ev sahibi ülkeye yönelecek yüzbinler ise her halükarda büyük bir güvenlik riskidir. Kontrolsüz bir şekilde sınıra yığılacak kalabalıklar ister istemez ülkede sosyal, siyasal, askeri, adli, ekonomik ve ahlaki sorunların artmasına, geçmişte karşılaşmadığı sorunların ortaya çıkmasına yol açar.

Çoğu kez kendilerine dahi bakacak durumda olmayan, varını yoğunu ülkesinde bırakmış olan kitleler önce güvenlik, ardından barınak, sonrasında ise iş, aş ve hizmet talebiyle sınır kapısına yığılırlar. Böylece zaten kıt olan kaynaklar kısa sürede talepleri karşılaması gereken davetsiz misafirlerce bölüşülmüş olur. Bölüşmek istemezse, ev sahibi ülke artan suç oranları ve yasadışı faaliyetlerle daha fazla uğraşmak zorunda kalır.

Komşu ülkelerden akın halinde gelen milyonların en büyük riski ise geldikleri yerlerdeki kavga/savaş nedenlerini gittikleri yeni ülkeye de taşımalarıdır. Başka bir deyişle sorunlu misafirler kabul etmek kimi durumlarda büyük sorunları kendi ülkenize davet etmek anlamına gelebilir.

Büyük Göçlerin Ev Sahibi Ülkeye Faturası

Suriyeli mülteci sorunu sığınılan ülkeler için hayati sonuçlar yaratabilir -öyle ki Türkiye’de iktidar sorunun büyüklüğünü hala kavrayabilmiş değil-  1-1,5 milyon mülteci hiçbir ülkenin kolayca karşılayabileceği bir rakam değil… Bu manzaraya baktığımızda Suriyeli mülteciler sorununun kısa vadede, orta vadede ve uzun vadede sığınılan ülkelere pek çok farklı alanda olumsuz etkisi olacağı apaçıktır.

Kısa vadede, Suriye’de iç çatışmanın yaşandığı ilk günlerde Uluslararası toplum ve özellikle sınır komşu ülkeler içerindeki halk tarafından Suriye toplumu zulüm gören, basıcı rejim tarafından sömürülen, ezilen, iyi bir gelecekten yoksun bırakılan olarak görülmüş ve hükümetin Suriye yönetimine tepki göstermesini desteklemiş, baskıdan kaçan halka hoşgörü geliştirmiştir. Yani bu dönemde yerel halk insani iyi niyetiyle hareket etmiştir.

Orta vadede, Suriye sorunu komşu devletlerin iktidar ve muhalefetinin çekişme, bu konu üzerinden siyaset yapma ve haklılık payı geliştirme çabasına dönüşmüştür. Sürekli biçimde artan göçler beraberinde sığınılan ülke toplumunda huzursuzluk ve güvensizlik ortamı yaratmıştır. Zira suç oranları artmış ve ekonomik denge bozulmaya başlamıştır. Diğer taraftan mülteciler ile yerel halk arasında da zaman zaman sürtüşmeler yaşanıyor. Çok düşük ücretlere ve karlara razı olan Suriyeliler iç piyasada fiyat kırarak yerel halkın işsizlik problemi yaşamasına neden. Bu da toplumsal kızgınlıkları ve düşmanlıkları körüklüyor.[7] Fikrimce şuan Türkiye orta vadeyi yaşamaktadır. Uzun vade ise tahminlerin çok daha ötesinde ciddi sorunlara yol açabilecek niteliktedir.

Uzun vadede, zaten halihazırda güvenlik ve azınlık problemi yaşayan ve güçlü hükümetlere sahip olmayan bu ülkeler-Türkiye de dahil- Suriyeli mülteciler ülkede bulunduğu sürece daha da yıpranabilir. Zira Suriye’de gidişat her geçen gün kötüleşiyor ve oradaki sorunların biteceği düşünülse bile Suriyeli sığınmacıların yerleştikleri ülkeden kendi ülkelerine tekrar göç edeceğinin hiç bir garantisi yok. Lübnan’ın 1948 Arap-İsrail savaşıyla sığınan Filistinlilerin ülkeyi terk etmediği gibi… daha önce de belirttiğimiz gibi zaten yeterince kırılgan olan ve hem siyasi hem ekonomik hem de sosyal sorunlarla boğuşan bu ülkelerin Suriye sorununa doğrudan müdahil olması kırılgan yapıyı tamamıyla koparabilir ve bu noktada geri dönülmez yola sürüklenilebilir. Zaten kuruluşundan bu yana azınlık sorunuyla boğuşan ve hala bu konuda pratikte iki taraf için de tatminkâr adımlar atamayan ve hep arada kalmışlıklarla boğuşan Türkiye, bir buçuk milyondan fazla suriyelinin ülkesine dönmemesi durumunda- ki gidişat onu gösteriyor- iç siyasi krize bir azınlık sorunu daha eklenmiş olacaktır ve Türkiye bunu kaldırabilecek durumda değildir. Zira bu durumda Türkiye hem azınlıkların talepleri, iç karışıklıklar hem de büyük ve komşu devletlerin müdahalesine doğrudan açık hale gelecektir ve bu durum da ülkeyi iç savaş ve bölünmeye kadar götürebilir…

Suriyeli sığınmacılar konusu hala iç çekişmelerde malzeme olarak kullanılıyor ve bu hususta eleştiri getiren herkes hain, paralel, alçak vs. olarak değerlendiriliyor.  Bu büyüklükte bir göç devletleri yıkabilir bile…[8] İç savaş halindeki ülkelerden göç eden mülteciler gittikleri ülkelere iç savaşı ve şiddeti taşıyabilirler. Mülteciler çatışmalarda taraf olmasalar dahi böyle bir potansiyelleri bulunmaktadır.
Bu konuda en ciddi çalışmalardan birini yapmış olan Idean Salehyan ve Kristian Skrede Gleditcsh bu durumu makalelerinde şöyle özetliyor: “Bir ülkede yaşanan iç savaş komşularda iç savaş ihtimalini arttırmaktadır… Nüfus hareketleri çatışmaları tüm bölgede yaymada en önemli mekanizmalardır… Mülteciler ve yer değiştiren üfuslar kaynak ülkede ve misafir olunan ülkede çatışma risklerini arttırırlar. Mülteciler isyancı sosyal ağını genişletir ve iç savaşın dış yönünü oluşturur. Geniş mülteci kitleleri hiçbir zaman şiddete bulaşmamış olsa da mülteci akımı çatışmaya neden olan silahların, savaşçıların ve ideolojilerin sınır aşan şekilde yayılmasına yol açabilir; devletin etnik kompoziyonunu değiştirebilir, ekonomik rekabeti azdırabilir.” (Refugees and the Spread of Civil War’, International Organization, 60, Spring 2006, ss. 335-366, s. 335)

1,2 milyon Suriyelinin ülkemize kontrolsüz girişi ve bu yılın sonunda rakamın 1,5 milyonu aşacağının anlaşılmış olması Suriye’deki ve hatta Irak’taki iç savaş unsurlarının Türkiye’ye taşınması anlamına gelir. Gelenlerin silahlı gruplarla bağlantısı, hatta rejimin uzantılarının Türkiye’ye giriş yapıp yapmadığı meçhul olmakla birlikte gelenlerin çatışan taraflar arasında olmaması dahi Türkiye’yi büyük risklerden korumamaktadır. Reyhanlı’da 11 Mayıs 2013 tarihinde gerçekleşen terör saldırısı komşu ülkelerde yaşanan istikrarsızlığın Türkiye’ye nasıl kolayca yayılabileceğinin acı bir göstergesi olmuştur. Reyhanlı saldırısı Suriye sorununa doğrudan müdahil olmanın ve çözüm üretilememesinin Türkiye açısından maliyetinin giderek hangi boyutlara ulaşabileceğini göstermesi açısından önemlidir. Suriye sorunu dış kaynaklı saldırılara açık hale gelmenin yanı sıra toplumsal barış ortamının bozulmasına neden olmaktadır.

Suriyeli Mülteci Sorununun Sosyal Boyutu: Toplumsal Bölünmeler

Suriyeli mülteci sorununun neden olduğu en büyük risklerden biri de gelenlerle yerleşik vatandaşlar arasında çıkan sürtüşmeler, çıkar çatışmaları ve nefretleşmelerdir. Bugüne kadar pek çok ilde mültecileri istemeyen ahali gösteri yapmış, hatta mültecilerin yoğun olarak yaşadığı yerleri işgal etmeye, onları tartaklamaya çalışmıştır. Söylem her geçen gün sertleşmekte ve hatta kalıcı bir yabancı düşmanlığına zemin hazırlamaktadır.
Sorunun kaynağında öncelikle kaynak paylaşımı yatmaktadır. Zaten kıt kaynakları paylaşmak isteyen yeni ortaklar düşük ücretlere, ağır iş koşullarına razıdırlar ve piyasada işçi ücretlerini ve kar marjlarını kısa sürede radikal bir şekilde aşağı çekmektedirler. Aynı şekilde mal alırken de pazarlık güçleri az olduğundan ve içlerinden hatırı sayılır bir kısmı hazır ve kaynağı belirsiz paraları harcadığından piyasada kira ve mal satış fiyatlarını da arttırmaktadırlar. Böylece mülteciler Gaziantep, Kahramanmaraş gibi şehirlerde hem fiyat artışlarının, hem de ücretlerde düşüşün an sebebi haline gelirler. Bu da o kentlerde yaşayanlar için fakirleşme ve hayatın daha zor hale gelmesi demektir. Çıkar çatışması kısa sürede şiddete dayalı çarpışmaları getirir. Türkiye, bu sorun ile ilgilenmezse mesele kanun dışında, doğa kanunlarıyla çözülecektir ki bu çözümden ziyade yeni sorunların patlak vermesi demektir. [9]

Çözüm Önerileri

Mülteci krizi ev sahibi ülkelerin kendi başına altından kalkabileceği boyutu aşmıştır. Türkiye ve Irak Kürt Bölgesi, imkânları itibarıyla nispeten daha az risk altında olsa da ekonomik olarak zayıf, kaynakları sınırlı, hassas siyasal ve toplumsal yapıya sahip Lübnan ve Ürdün için mülteciler giderek bir güvenlik sorununa dönüşmektedir. Bu ülkelerde ortaya çıkacak istikrarsızlık tüm bölgeyi olumsuz etkileyecektir. Suriye’de iç savaş sonlanmadığı sürece yeni göç dalgaları yaşanmaya devam edecektir. Mülteci akınının engellenmesi hem insani bir sorumluluktur hem de Ortadoğu’nun güvenliği açısından kaçınılmazdır. Yeni göç dalgalarını engelleyecek ve evlerinden uzakta zor koşullarda yaşayan Suriyelilerin ülkesine dönmesini sağlayacak tek faktör çatışmaların sona erdirilip istikrarlı bir ortama geçişin zemininin hazırlanmasıdır.[10]

  • Kaynak devletler çeşitli önlemler alarak sebep oldukları mülteci sayısını azaltmalıdırlar. Sınırlarda daha özenli bir kontrol ve yeni gelenlerin kayıtlarının ve takiplerinin daha iyi tutulması gerekir. Eskiden gelmiş olanlara geçici bir kimlik verilmesi ve seyahat sınırlandırmaları da düşünülebilecek diğer önlemlerdir.
  • Her il ve ilçeye mülteci kotası konmalı, o sayıların aşılmasına asla müsaade edilmemelidir. Sokaklarda çocukları dilendirenler, fuhuşa zorlayanlar vs. sınır dışı edilmeli veya cezalandırılmalı, özellikle İstanbul gibi büyükşehirlerde sokakta yaşayan mülteci manzaralarına izin verilmemelidir.[11]
  • Devletler etnik çatışmaları önlemek için tedbir alabilirler. Ayrıca devletler ülkedeki etnik gruplar açısından ve cinsiyetler açısından eşitliği sağlamalıdır. Dolayısıyla ülkedeki etnik gruplar kendilerine eşit davranıldığının farkına varır ve bölücü hareketler içerisinde yer almazlar. Ülke yönetiminde sorun varsa bu sorun giderilmeye çalışılmalı giderilemiyorsa ülke yönetimi yeniden şekillendirilmelidir. Mültecilerin korunmasında ve ülkelerin güvenliği için bir tehdit olmasının önüne geçilmesi için sadece devletlere değil uluslar arası camiaya da iş düşmektedir.
  • Kaynak devletler önleyici önlemler almalı ve uluslararası toplumun dikkatini çekerek yardım talebinde bulunmalıdır. Özellikle olası bir iç savaş durumuna karşı uluslararası örgütler yardıma çağırılmalıdır. Bosna Hersek’teki, Irak’taki Haiti’deki, Ruanda’daki çatışmalara daha önce müdahale edilseydi, önlenmeye çalışılsaydı etkileri daha az olur, daha az insan ülkesini terk etmek zorunda kalabilirdi.
  • Suriyeli mülteciler eğitim durumları, yaşları, meslekleri ve diğer açılardan tasnif edilmeli, buna göre yerleşimlerine dikkat edilmelidir.
  • Irak’ın içinde oluşturulabilecek kamplar ileride yaşanabilecek pek çok sorunu engelleyebilir. Türkiye, bu doğrultuda Irak Hükümeti ile temasa geçebilir, Irak Hükümeti ile işbirliği halinde kuzeyde kamplar oluşturabilir, bu kampları geçici bir süreliğine Türk Ordusu yerel güçlerle birlikte koruyabilir. Aynı şekilde BM’den ve diğer uluslararası aktörlerden işbirliği istenebilir, bu kamplar için uluslararası bir güç de oluşturulabilir.

Sonuç

Mültecilik olgusu geçmişten günümüze dek devam eden ve devam edecek olan bir olgudur. Bu sorun sadece ülkesini terk eden kişiyi etkilememektedir. Hem ülkesini terk eden kişiyi hem de hedef ülkeyi ve vatandaşlarını etkilemektedir. Bu sorun hem kaynak ülkenin, hem ülkesini terk den kişinin hem de hedef ülke ve vatandaşlarının sorunudur. Dolayısıyla bu sorun ekolojik sorunlar gibi tüm insanların sorunudur. Mültecilik sorunu uluslararası alanda barışı, istikrarı ve güvenliği etkilemektedir. Dolayısıyla sorunun çözümü için politikalar geliştirilmelidir. Yukarıda mülteci hareketlerinin sebepleri açıklanmıştır. Şayet bu hareketlerin sebepleri ortadan kaldırılırsa veya minimize edilirse mültecilik sorunu da minimize edilecektir. Elbette ki yukarıda sayılmış olan sebeplerin tamamen ortadan kaldırılması mümkün değildir. Böyle olmasını düşünmek ütopya hayal etmekten öteye geçemez. Ancak bu sebepler minimize edilebilir. Üstelik bu sorunların minimize edilmesi -ki bu ülkelerin daha demokratik hale gelmesini sağlayacaktır- sadece mültecilik sorununun değil demokrasi, hak ve özgürlükler ile alakalı çeşitli sorunların da minimize edilmesini veya ortadan kalkmasını sağlayacaktır. Mültecilik sorununun çözümü için hem kaynak ülkeler hem de hedef ülkeler üzerine düşen görevi yerine getirmelidir. Sadece bu devletler değil bu sorunda etkilenme ihtimali olan tüm ülkeler tabir-i caizse elini taşın altına koymalıdır. Daha önce de belirtildiği gibi bu sorunun çözümü için atılacak adımlar sadece bu sorunu değil çeşitli sorunları da etkilemektedir. Dolayısıyla bu sorunları çözülmesi ile dünya daha da yaşanabilir bir hale gelecektir. [12]

 

Dipnotlar

[1]Göçmenlerin Sosyo-Kültürel Uyum Sorunları, İlknur TUNÇ, Aralık 2013

[2]Ulusötesi Göçün Yerele Etkisi: Mekan ve Yönetim,Yasemin Çakırer Özservet, Marmara Üniversitesi, Kent Sorunları ve Yerel Yönetimler Araştırma ve Uygulama Merkezi, 25 nisan 2014

[3]Demografi:Nüfus Müdahalelerine Sosyolojik Bir Bakış: Göçler, Doç.Dr.Didem DANIŞ, Galatasaray Üniversitesi

[4]Mülteciler ve Ulusal/Uluslararası Güvenlik, Oğuzhan TÜRKOĞLU,Uludağ Üniversitesi İİBF Dergisi,Cilt XXX, Sayı 2, 2011

[5]Suriye İç Savaşının İnsani Maliyeti: Mülteci Krizi, Oytun ORHAN, ORSAM, Sayı:61 Cilt: 6, Mart-Nisan 2014

[6]     Ortadoğu Ülkelerinin Savaş ve İnsani Krizle İmtihanı: Suriyeli Mülteciler Örneği, Sema KARACA, Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu, 10.02.2014

[7]Mülteci Sorunu Türkiye’yi Suriyenin İçlerine Çekiyor, Sedat LAÇİNER, http://www.internethaber.com/, 18.07.2014

[8]Mülteci Sorunu Türkiye’nin İçlerine Yayılıyor, Sedat LAÇİNER, http://www.internethaber.com/, 17.08.2014

[9]Mülteci Sorunu Türkiye’nin İçlerine Yayılıyor, Sedat LAÇİNER, http://www.internethaber.com/, 17.08.2014

[10]Suriye İç Savaşının İnsani Maliyeti: Mülteci Krizi, Oytun ORHAN, ORSAM, Sayı:61 Cilt: 6, Mart-Nisan 2014

[11]Mülteci Sorunu Türkiye’nin İçlerine Yayılıyor, Sedat LAÇİNER, http://www.internethaber.com/, 17.08.2014

[12]Mülteciler ve Ulusal/Uluslararası Güvenlik, Oğuzhan TÜRKOĞLU, Uludağ Üniversitesi İİBF Dergisi, Cilt XXX, Sayı 2, 2011

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı