EKONOMİSİZDEN GELENLERTARİHTÜRKİYE

1929 Ekonomik Buhranı

Büyük Buhranın oluşturduğu sonuçlar hem siyaset hem de kamusal düşünceler üzerinde etkili olmuştur. Bu süreç İkinci Dünya Savaşı’nın hazırlık aşaması olarak tanımlanmaktadır.

Kadir SOYLU

Selçuk Üniversitesi, Tarih Bölümü

20. yüzyılın büyük ekonomik olaylarından biri olan 1929 Ekonomi Krizi’nin çok karmaşık nedenleri vardır ve bu nedenler konusunda çok farklı düşünceler de ileri sürülmüştür. Fakat bu konuda görüş belirtenler içinde Birinci Dünya Savaşı’nın yıkıcı sonuçlarının krizi tetikleyen temel faktör olduğu konusunda birleşenler çoğunluktadır. Birinci Dünya Savaşı, ekonomilerde verimli olmayan harcamaları artırmış durumdaydı. Krizin sebepleri arasında ilk olarak, Amerika’daki şirketlerin mali güçleri yer almaktaydı. I. Dünya Savaşı sonrasında Amerika’da küçük şirketler birleşmek zorunda kalmıştır. Öyle ki Amerikan ekonomisinin % 50’si üzerinde 200 kadar holding söz sahibiydi. Fakat bu çok riskli bir durumdu, çünkü tek bir holdingin bile iflası ekonomiyi sarsmaya yeterliydi. İkinci olarak, bankaların kötü yapılanmış olmaları etkiliydi. Bankaların sermaye esaslarını, rezerv ve kredi oranlarını belirleyen yasalar yoktu. Bu yüzden yatırımcılar bankalar hakkında yeterli bilgiye sahip olamıyordu. Üçüncü bir sebep ise, Hoover yönetiminin ekonomik alandaki tecrübesizliğiydi. Hoover yönetimi 1920’li yıllarda liberal ekonomi anlayışına göre ekonomiye devlet müdahalesi yapmamayı uygun görmüştü. Fakat 1929 krizine gelindiğinde ise krize müdahale etmenin toplumsal maliyeti çok büyümüştü. Son sebep ise, Amerika’nın dünya üzerindeki net kreditör olmasıydı. Çünkü Amerika hesapsızca verdiği kredileri geri alamadı. Kriz, 24 Ekim 1929 yılında New York Borsası’nda hisse senetlerinin değerlerindeki büyük çöküşle başladı. Kısa sürede bir domino etkisi yaratarak, başta sanayileşmiş kapitalist ülkeler olmak üzere birçok ülkeyi ve bu arada Türkiye’yi de etkiledi.

Savaş sonrasında özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nin dış ticaret fazlalarının arttığı ve dünya altın stokunun önemli kısmını elde ettiği görülmektedir. Bu dönemde Amerika Birleşik Devletleri savaş sonrası ülkelerin yeniden yapılandırılmasında her ülkenin başvurduğu bir ülke haline gelmiştir. Birinci Dünya Savaşı Amerika Birleşik Devletleri’ni dünyanın en büyük gücü haline getirmekle kalmamış, aynı zamanda tüm dünyanın en alacaklı ülkesi konumuna da getirmişti. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından, tüm dünyada bir yeniden yapılanma süreci başlamıştı. Yeni teknolojilerin sanayiye uygulanmasıyla üretim ve verimlilikle artmış, buna karşılık Başta ABD olmak üzere halkın alım gücü ve buna bağlı olarak tüketim ve harcama eğilimleri aynı kalmıştı. Talep artış hızı, arzın çok altında kalınca, stoklar arttı ve fiyatlar hızla düşmeye başladı.  ABD’ye akan Avrupa parası ile birlikte borsadaki suni yükseliş birçok insanın yatırımlarını burada değerlendirmelerine sebep oluyordu. Kısa yoldan zengin olma hayaliyle başlayan hisse senedi çılgınlığı, tarihe “Kara Perşembe” olarak geçen 24 Ekim 1929 tarihine kadar devam etti. Kısa sürede zengin olma isteği emlak piyasalarında da kendini göstermekteydi. Örneğin Florida eyaletinde yaşayanlar, ileride eyaletin bir turizm cenneti olacağına inanarak ileriye dönük yatırımlar yapmak üzere gayrimenkul alımına ağırlık verdiler. 1928 yılının eylül ayında yaşanan bir kasırga, birçok insanın ölümü, binlerce evin hasar görmesi ile sonuçlanınca, insanlar yatırım amaçlı aldıkları evleri yok pahasına satmaya çalıştılar. Çok yüklü meblağlarla alınan gayrimenkuller değerlerinin altında bile satılamayınca “gayrimenkul balonu” da patlamış oldu. Neler olacağını anlamanın bir yolu yoktu. Wall Street çökmeye başlamıştı. 24 Ekim Perşembe günü ise borsa dibe vurdu ve tarihe KARA PERŞEMBE adını geçirdi. Düzensizlik, korku ve karmaşa ile tanımlanan bu dönem öyle anılmayı hak ediyordu. O gün; 1929 yılı fiyatlarıyla 4.2 milyar dolar yok oldu. Sene sonunda ise; bu rakam 30 milyar doları buldu. 4000 banka battı ve bankaların batması ülke ekonomisinde güven kaybına yol açtı. Bu durum harcamaların, talebin ve üretimin en düşük seviyelere gerilemelerine neden oldu.

1932’de de Roosevelt “New Deal” adını verdiği seçim propagandasıyla seçimi kazandı. Roosevelt’in iktidara geldiği 1933 yılının başında kriz de en şiddetli noktasına ulaşmıştı. New York Borsası’nın çökmesiyle birlikte hisse senetleri bir anda kağıt parçasına dönüşürken, olaylar birbirini izledi. Olay kısa zamanda diğer ülkelerin mali piyasalarına da sıçradı. Çözüm olarak pek çok ülke korumacı önlemlere başvurdu. Dünya ticareti hızla daralmaya, ekonomik gelişme duraklamaya başladı. ABD’nin kredi verdiği ülkeler borçlarını ödeyemez duruma düştüler. ABD’deki mali kriz de bu ülkenin yeni kredi vermesini engelledi. Bu arada 1931 yılında dünya dış ticaretinin dayanağı olan uluslararası altın sistemi de çökmüştü. 1932 yılında ABD’nin üretimi yarı yarıya düşmüş, yüzlerce banka, 90 bin imalathane kapanmış, işgücünün dörtte birini oluşturan 15 milyon kişi işsiz kalmış, ücretler yarı yarıya azalmıştı. Kriz dış ticaret ve mali piyasalar yoluyla tüm ülkelere yayıldı. Buhran kısa sürede dünya çapında bir ekonomik çöküntüye dönüştü. Bunun nedeni ise; 1. Dünya Savaşından sonra ABD ve Avrupa ekonomileri arasındaki özel ve sıkı bir iletişimin olmasıydı. Amerika, savaştan yenik çıkan ya da ulusal ekonomileri bozuk olan ülkeler için en büyük finansör ve kredi sağlayıcıydı. Fakat Amerika ekonomisi çökünce Avrupa ya yapılan destekler de durdu ve yeniden yapılanma ve kurulmaya çalışılan refah sistemi de çökmeye başladı.

Büyük Buhran en çok sanayileşmiş ülkeleri ve özellikle Amerika ya borcu olan Almanya ve Büyük Britanya’yı vurdu. 1929 un sonlarında Almanya da işsizlerin sayısı gittikçe arttı ve bu sayı 6 milyonu buldu. Büyük Britanya ise Almanya ya göre daha az etkilendi fakat sanayi ve ihracat sektörü derin yaralar aldı. Diğer ülkeler ise Büyük Bunalımdan 1931 yıllarına doğru etkilenmeye başladı. Büyük Buhran, Latin Amerika ülkeleri gibi ekonomisi hammadde ihracatına dayalı ülkelerin de ekonomik çöküşe girmesine neden oldu. Zaten Latin Amerika ülkeleri de 1920’li yılların sonuna doğru ekonomik krizdeydiler ve yeni çıkan tarım aletlerinin ve tarım metotlarının verdiği zarardan dolayı tarım ürünlerinin arzı talepten daha fazlaydı. Bu ülkeler ürünleri stoklama çalışmalarına girişmişlerdi. Fakat, stoklama yapabilmek için Amerika ve Avrupa’dan alınan borçlar gerekliydi ama Amerika kredileri kesmişti. Bunun yanında bunalımdan etkilenen birçok ülkede inşaat yapımları durdu. Fabrikalar, kurumlar ve ticarethaneler iflas etti. Milyonlarca insan işsiz kaldı ve açlığa sürüklendi. Ülkeler bu çöküntüden en az hasarla çıkmak için yeni gümrük vergileri koydular ve bunları arttırdılar. İthalata sınırlar getirerek yerli üretimi arttırmanın yollarını aradılar. Fakat bu kendi içlerine yönelme, uluslararası ticaret hacminin küçülmesine yol açtı. Diğer yandan tarım ürünleri fiyatlarında %40-60 civarında düşüş gerçekleşti. Bu da çiftçileri ve kırsal alanlarda yaşayan insanların hayatlarını kötü etkiledi. İnsanlar sebze ve meyve yetiştirerek yaşamlarına devam ettiler ve piyasadaki para aniden yok olunca insanlar ihtiyaçlarını takas yoluyla karşılamaya başladılar. İnsanlar maddi varlıklarını kaybetmeleri yanında bir de bunun sonucunda yaşam koşullarını ve ruh sağlıklarını da kaybettiler. Bunalımın etkileri 1939’a kadar devam etti.

Sanayi döneminin iktisadi anlayışı klasik iktisattır. Klasik iktisatçılar, liberal ekonomiyi, yani “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” görüşünü savunuyor, bu felsefeyi ünlü “görünmez el” ilkesine dayandırıyorlardı. Yani, ekonominin kendi kendini düzenleme mekanizması olduğuna, dolayısıyla ekonomiye müdahale edilirse, ekonominin kendisini düzenleme mekanizmasının bozulacağına inanıyorlardı. Sanayi çağında, kitle üretimine geçilmiş ve sanayi devriminin en tipik özelliği olan fabrikalar üretebildiği kadar mal üretmiştir. Çünkü, klasik iktisatçılar, “her arzın kendi talebini yaratacağını” da düşünüyorlardı. Ancak, gelişmeler klasik iktisatçıların öne sürdüğü gibi olmamıştır. Fabrikaların aşırı üretim yapması sonucunda stoklar birikmiş bu nedenle de fabrikalar iflas etmiştir. İşte, 1929 krizinin temel nedeni budur. Kısacası, 1929 krizi finans kaynaklı değil, sanayi temelli, aşırı üretim ve bunun karşısında yetersiz talepten kaynaklanan bir kriz özelliğini taşımaktadır. Bu dönemde, sanayi sektörünün krize girmesinin sonucu olarak finansal sektörde de kriz yaşanmıştır. Çünkü, iflas eden fabrikaların hisse senetleri borsada değer yitirmiştir. Bunun nedeni, sanayi kesimiyle, finansal kesimin birbirine paralel işlemesidir.

Bu yıllar Avrupa ülkelerinin genelinde ithalatın artması, ihracatın azalması ve mali sistemde sorunların yaşanmasına neden olmuştur. Savaşın etkilerinin bir başka tarafı ise savaş tazminatlarıdır. ABD için savaş tazminatları savaşa giren ülkelere verilen borçların ödenmesinde yaşanan aksaklıklardan kaynaklanmaktadır. ABD, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra uluslararası politikaların belirlenmesinde söz sahibi olmuştur. ABD bu dönemde 15 ülkeye borç vermiştir.

İngiltere’de 1921 yılında üretim, istihdam, ücretler ve fiyatlarda düşüşler yaşanmış, işçilerin ücretlerinde bir haftada meydana gelen %38’lik düşüş işçi sendikalarının sisteme karşı çıkmasına neden olmuş ve bu durum ücretlerin esnekliğini kaybetmesine yol açmıştır. İngiltere’de işçilerin ücretlerini kayar ölçeğe göre almalarından dolayı fiyatların aşağı yönlü hareket etmesi ücretlerin düşmesine neden olmuştur. Savaşın olumsuz sonuçlarından biri de İngiltere’nin deniz aşırı pazarlarını kaybetmesi ve ihracatının azalmasıdır. Dolayısıyla ihracatta meydana gelen düşüşler üretim ve istihdamı azaltmıştır.

Savaştan yenik ve borçlu çıkan Almanya, barış anlaşmalarıyla birlikte önemli miktarda savaş tazminatları yüklenmiş ve bu durumun yol açtığı enflasyonist baskı ekonomide Alman girişimcilerin sermaye kıtlığı durumuyla karşılaşmasına neden olmuştur. İngiltere dünya ekonomisinde eski konumuna gelebilmek için savaş tazminatlarının ve borçlarının kaldırılmasını önermiş, fakat ABD ve Fransa bu öneriye katılmamıştır. ABD savaş tazminatlarında ısrar etmemekle beraber savaş borçlarının geri alınmasını istemiş ve İngiltere sadece savaş borçlarını almakla yetinmiştir.

Gerek Almanya gerekse Fransa, ellerinde çok miktarlarda bulundurdukları Sterlin’den dolayı İngiltere’den faiz oranlarını artırmasını ve Sterlin’in değerini korumasını istemişlerdir. Bu yüzden İngiltere Bankası müdürü Montagu Norman, Reichbank müdürü Hjalmar Shcahct ve Fransız Banka müdür yardımcısı Charles Rist Amerika’dan faiz hadlerini düşürmesi talebinde bulunmuşlardır. Çünkü bu yıllarda dünyaya borç veren ve lider konumda bulunan ABD’nin alacağı kararlar önem arz etmektedir. ABD de faiz hadlerini %4’den %3.5’e çekmiş, bunun sonucunda İngiltere’ye doğru sermaye hareketi yaşanmış ve Sterlin’in değer kazanmasıyla birlikte elinde Sterlin bulunduran Almanya ve Fransa’nın hatta üç Avrupa ülkesinin de lehine bir durum gerçekleşmiştir. ABD’nin almış olduğu bu karar ileride piyasada oluşacak çöküşün sorumlusu olarak gösterilecektir.

Büyük Buhranın yarattığı sarsıntı, 1917 yılında Bolşevik ihtilaliyle kapitalizmden gürültülü biçimde ayrılan Sovyetler Birliği’nin bu krizden etkilenmediğini de gözler önüne sermişti. Bilindiği Üzere, 1929-1936 arasında dünyanın büyük kısmı, özellikle liberal batı kapitalizmi büyük bir durgunluk içindeyken, Sovyet Sanayii üç kat büyümüştür. Bunun yanında ülkede işsizlik de yok denilecek düzeye gerilemişti.

1921-1929 döneminde Almanya, Fransa ve İngiltere genelinde olumlu gelişmeler de  yaşanmıştır. Özellikle bu ülkelerde savaş yıllarında tüketim mallarına olan talebin azalması ve savaş sonrasında bu malların talebinin canlanması imalat sanayi üretimlerinin artmasına neden olmuştur.

1929 Buhranı öncesi ABD’de üretim ve istihdamda yükselmelerin devam ettiği, ücretler düşmese de fiyatların sabit kaldığı, insanların eskisine göre kendilerini daha zengin hissettiği yıllar olarak tanımlanabilir. Örneğin 1925-1929 arasında imalat sanayi kuruluşlarının sayısı 183.900’den 206.700’e yükselmiş, ürettikleri ürünün değeri 60,8 milyar dolardan, 68 milyar dolara çıkmıştır. 1926 yılında Amerika’da 4.301.000 otomobil üretilmiş, bu sayı 1929 yılında 5.358.000’e ulaşmıştır.

Ünlü iktisatçı Kenneth Galbraight 1929 büyük buhranının çok uzun süreli olmasını şu nedenlere bağlamaktadır. Öncelikle o dönemde ABD’de çok kötü bir gelir dağılımı bulunmaktaydı. Toplam gelirin yaklaşık üçte biri yüzde beşlik bir kesimin elinde bulunmaktaydı. Krizin çıkması yeni yatırım harcaması yapan bu kesimin gelirlerinin çok hızlı erimesine ve yatırımların durmasına neden olmuştur. İkinci olarak şirket yapılanmalarının çok kötü olduğu görülmektedir. Özellikle holdinglerin faiz üzerine kurulu bir sisteme doğru kaymaları üretim odaklı olmaktan hızla uzaklaşılmasına ve yatırımların azalmasına neden olmuştur. Üçüncü olarak, 1929 yılı ABD’sinde çok fazla sayıda banka bulunmakta ve bankacılık sistemi çok zayıf bir yapıdaydı. Banka batışları domino etkisi yaratarak bütün bankacılık sektörüne yayılmış ve tasarrufların erimesine neden olmuştur.

1929’da başlayan kriz 1932 yılından sonra en şiddetli dönemini geçirdi. 1930’lu yılların sonunda Japonya ve İsveç’in üretim düzeylerini arttırmış ve durgun olan Alman ve İngiliz ekonomilerinde canlanma görülmüştür. Ancak beklenen yükseliş gerçekleşmemiş ve dünya depresyon içinde kalmaya devam etmiştir. Bu durum hiç şüphesiz, Amerika’ da daha büyük bir sonuç meydana getirecek şekilde kendini göstermiştir. Büyük Buhran hem siyaset hem de kamusal düşünceler üzerinde etki meydana getirmiştir. Nitekim,  1930-1931 yılları arasında birçok ülkede askeri darbeyle olmak üzere hükümet ve rejimler değişmiştir. Büyük Buhran bu değişim sürecinde Amerika Birleşik Devletleri Başkanı HerbeIt Hoover gibi sağ partiler, Avustralya ve İngiltere’deki gibi sol partiler karşı görüşteki partilere yerlerini bırakmıştır. Bu siyasi değişmeler sonucunda Japonya (1931) ve Almanya (1933)’da ulusalcı, savaş yanlısı ve fiilen saldırgan partilerin zafer kazanmasına neden olmuştur. Bu gelişme, çoğu iktisat tarihçisi tarafından, Büyük Buhranın en uzun vadeli ve uğursuz sonucu olan İkinci Dünya Savaşı’nın kapılarını açtığı şeklinde yorumlanmıştır. 1931-1933 arasında Buhranın en kötü döneminde, Batı Avrupa’da radikal sağın gücü hızla artarken, sol görülmemiş biçimde güç kaybetmişti. Solun bu şekilde zayıflaması, sadece komünist sınırlar içinde kalmamıştır. Örneğin, Hitler’in zaferiyle birlikte Alman Sosyal Demokrat Partisi tamamen ortadan kalkarken, Avusturya’da Sosyal Demokrat Parti dağılmıştır. Aynı şekilde, İngiliz İşçi Partisi 1931’de üyelerinin yarısını kaybetmiş ve 1913’e kıyasla büyük bir güç kaybetmiştir. Bunlara paralel olarak Büyük Buhran döneminde liberal anlayış büyük yara almış ve dünyada ekonomik-politik hegemonya için birbiriyle yarışan üç anlayış ortaya çıkmıştır. Bunların ilki Marksist komünizmdi. Serbest piyasaların optimalliğine olan inancını kaybeden ve komünist olmayan işçi hareketlerinin ılımlı sosyal demokratlıkla birleşerek meydana getirdiği kapitalizmin yeni versiyonu ikinci anlayışı oluşturmuştur. Üçüncü anlayış ise faşizmdi. Büyük Buhran faşizmi bir anda dünya hareketine dahası dünya için bir tehlikeye dönüştürmüştür.

Büyük Buhranın dünya siyasi tarihine bıraktığı en büyük hediye olan milliyetçilik hareketleri, 1932’de Avrupa başta olmak üzere tüm dünyada hızlı bir silahlanma savaşının başlamasına neden olmuştur. Bu süreç 1939 İkinci Dünya Savaşı’nın hazırlık aşaması olarak tanımlanmaktadır.

Büyük Buhranın yarattığı sonuçlar hem siyaset hem de kamusal düşünceler üzerinde etkili olmuştur. 1930-31 yılları arasında birçok ülkede askeri darbeyle hükümet ve rejim değişikliğine gidilmiştir.

TÜRKİYE’YE ETKİLERİ

1929 Büyük Buhranının Batı Dünyası için olduğu kadar, onu kendisine en geniş ölçülerde örnek almış ve onun bir parçası haline gelmeye çalışmış Türkiye için de iktisadi politikalar ve siyasal seçmeler bakımından bir dönüm noktası olduğu açıktır. 1929 yılında ayrıca Lozan Antlaşmasının iktisat politikasını kısıtlayan bazı hükümlerinin süresi doldu. Tesadüfen çakışan bu iki olay, Türkiye üzerinde dünya sisteminin baskılarını azalttı. 1929 da merkez ülkelerin ithalatı azalınca diğer çevre ülkeleri gibi Türkiye’nin de ihraç ettiği ürünlerinin fiyatları azaldı ve ithalat kapasitesi daraldı. Türkiye, Büyük Buhranın etkilerinin en aza indirilebilmek için, ithalatı kontrol edilmeye ve ithal ikameci sanayiye yönelmeye başlandı. 1929-31 yıllarında dış ticaret kontrolü uygulandı. 1930 da Merkez Bankası kuruldu. 1933’te Beş Yıllık Sanayi Planı uygulandı. Sanayinin milli hasıladaki payı 1929 da % 10 iken 1939 da % 18 e yükseldi. 1930-39 yıllarında milli gelirin ortalama yıllık artış oranı % 6 oldu, fakat 1933-39 arasında ortalama % 9 a yükseldi. Krizin ortaya çıkması ile birlikte o zamana kadar kendiliğinden işlediği ve müdahale gerektirmediği düşünülen piyasa mekanizmasının durduğu ve her ülkenin devlet politikasının ekonomiyi daha yakından yönlendirmesi gerektiği anlaşıldı.

Türkiye de iktisadi olduğu kadar, önemli siyasal bir seçme de yaparak liberal ekonomi politikasını bıraktı ve devletçilik ilkesini benimsedi. Devletçi politikaların temel niteliği, devletin tarım dışındaki üretim alanlarına doğrudan üretici olarak girmesidir. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında desteklenen ve sanayileşmenin itici gücü olması beklenen özel sektörden beklenen atılımın çıkarılamaması, devleti doğrudan üretici olarak piyasaya girmek zorunda bırakmış ve 1930 sonrası sanayileşme çabalarının odağına devlet eliyle oluşturulan teşebbüsler oturtulmuştur. 1929 Buhranının Türkiye ekonomisini etki altına almasının ardından oluşan ekonomik ortamda yabancı sermaye girişlerinin yetersizliği, yerli özel sermayenin zayıflığı, devlet eliyle gerçekleştirilen yatırımları ve devletçi sanayileşmeyi 1930 lu yıllarda ekonomi politikalarının temel ekseni durumuna getirmiştir. Türkiye’de kriz sırasında gümrük tarifesi yükselecek diye aşırı bir ithalata gidilmiştir, buhranın tarım ürünleri piyasasında talebi ve fiyatları hızla düşürmesi nedeniyle ihracat gelirleri beklenmedik düzeyde azalmıştır, dış ticaret açığı rekor düzeye ulaşmış ve Türk lirası hızla değer kaybetmiştir. Aynı anda Osmanlının dış borçlarının ilk taksidi gelmiştir buda Türkiye’yi çok zor bir durumda bırakmıştır. Bu durumda ilkel bir tarım toplumu olan ülke nüfusunun büyük çoğunluğunu oluşturan çiftçiler hızla yoksullaşmıştır. Buğday fiyatları 13,5 kuruştan 3,5 kuruşa, tütün fiyatları 71 kuruştan 30 kuruşa düştü. 1929 yılı ortalarında tarım ürünleri­nin ortalama fiyatları düzeyine ulaşmak için çiftçiler 1939 yılını beklemek zorunda kaldılar. Dış ticaret açığı 1928 yılında 50 milyon lira iken, 1929 yılının sonunda 100 milyon lirayı aştı. Bunun sonucu olarak Atatürk’ü ve kamuoyunu üzen bir durum ortaya çıktı; Türk lirası önemli dövizler karşısında değer kaybetti. Örneğin 1928 yılında 956 kuruş olan İngiliz Sterlini, 1929 yılı sonunda 1081 kuruş oldu. Atatürk bu buhranı “… millî para buhranı” şeklinde niteleyerek Hükümetten ivedi ve köklü önlemler alınmasını istedi. Unutulma­malıdır ki, Ülkenin tüm dış ekonomik ilişkileri, o günlerde Os­manlı Bankası yöneticilerinin ve çok yakın çıkar ilişkileri içinde oldukları azınlıkların insafına terk edilmişti.

Hükümet’in tepkisini ve bakış açısını Başvekil İsmet İnönü 11 Aralık 1929’da Meclis kürsüsünde şöyle açıklamıştı:

“…Şimdi iktisadi açığın girift olan, güç olan asıl millî kısmına geliyorum. Devlet hayatında olduğu gibi millet ha­yatında da kendi menbaına yani istihsaline kifayet etmek endişesi; işte asıl büyük tedbir budur, Millet kendi istihsa­linden fazla sarfetmeyerek kanaatkar bir hayata girmek mecburiyetindedir…”

Başbakan’ın halkı savurganlıktan uzak, tutumlu olmaya ve yerli malı kullanmaya çağıran bu konuşması TBMM’de olduğu gibi ülke düzeyinde de büyük destek buldu. G. Mustafa Kemal gönderdiği telgrafla Başbakan’ı kutlayarak görüşlerini onayladığı­nı göstermiştir.

Hükümet ortaya çıkan olumlu ortamı dikkate alarak bir “Millî îktisad ve Tasarruf Cemiyeti” kurulmasını kararlaştırdı. TBMM Başkanı Kazım Özalp’in başkanlığında oluşturulan tüm milletve­killerinin üye olduğu Cemiyetin genel sekreterliğine iktisat vekilli­ği yapmış İzmir Milletvekili Rahmi Köken getirildi. Yazar Vedat Nedim Tör de Cemiyet’e “müşavir müdür” olarak katıldı. Kurucu üyeler arasında Hasan Saka, Celal Bayar, Yusuf Kemal Tengirşek, Fuat Umay, Rahmi Köken gibi devlet ve siyaset adamları vardı. Çok kısa sürede Yurt düzeyinde örgütlenen bugünkü adı Tür­kiye Ekonomi Kurumu olan Cemiyet’in ana amaçlan şöyleydi:

— Halkı israfla mücadeleye, tutumlu olmaya ve tasarruf et­meye alıştırmak,

— Yerli mallan tanıtmak, sevdirmek ve kullandırmak,

— Yerli malların miktarını, kalitesini ve rekabet gücünü ar­tırmak.

Bu temel amaçlara uygun olarak her yıl 12-18 Aralık tarihleri arasında “Tasarruf ve Yerli Mallar Haftası” düzenlenmeye baş­landı. Hafta boyunca okullarda, camilerde, askerî birliklerde ve radyoda vatandaşa iktisadi bilinç verilerek ulusal çıkarlara uygun davranmaları istendi. Atatürk Öncü olmak için yerli mallardan yaptırdığı giysilerle, 17 Aralık 1929’da halkın önüne çıktı. Cemi­yet’in girişimiyle, Ankara’da 21 Nisan 1930’da “Milli Sanayi Nu­mune Sergisi” açıldı. İki gün sonra “Birinci Sanayi Kongresi” toplandı. Bu Kongreyi 1931 yılında toplanan “Birinci Ziraat Kong­resi” izledi. Hükümet bu amaçlara ve Dünya ekonomisinin içinde bulunduğu koşullara uygun davranabilmek için yeni yasalara ihti­yaç duydu. 1930 yılının başından itibaren ard arda yürürlüğe konan ekonomik yasalarla Hükümet’e, ekonominin iç ve dış dengelerini kurma ve koruma olanakları verildi.

Tasarruf önlemlerine rağmen hızla azalan Devlet gelirlerini artırmak ve temel kamu hizmetlerini sürdürmek için 30 Kasım 1930’da “İktisadi Buhran Vergisi Kanunu ” yürürlüğe konmuştur.

Bu durumu Ord. Prof. Dr. Ömer C. Saraç şöyle özetliyor:

“…Memleketin liderleri, liberalizm ve kapitalizme kar­şı o sıralarda dışarda ve Türkiye ‘de marksist olmayan çev­relerce bile yapılan eleştirilerden de etkilenerek, 1923 ‘ten beri izledikleri iktisat politikasını değiştirmek lüzumunu duymuşlardır. Kabul edilen yeni politika Devletçiliktir.”

Ekonomik Buhran sonrası Meclis’e değişik düşünceler yansıtmak amacıyla 1930 yılında  Atatürk’ün teşvikiyle Fethi Okyar başkanlığında Serbest Cumhuriyet Fırkası (partisi) kurulmuş ve bu fırka 1930 belediye seçimlerinde başarılı olmuştur. Atatürk tarafından başlatılan Serbest Cumhuriyet Fırkası deneyimi şartlar henüz oluşamadığından partinin kurucusu Fethi Okyar tarafından kapatılmıştır. Aslında Ekonomik Buhran’ın Türkiye üzerindeki etkileri, hükümetin iktisat politikasında sanayileşmeyi hızlandırmaya yönelik yeni bir adım atma çabalarını olumlu yönde etkilemiştir. Dünya pazarlarındaki tahıl ve hammadde fiyatlarının düşmesi Türkiye’nin ihracat gelirlerini azaltmış ve bu durumdan en fazla etkilenen kesimlerden biride büyük çiftçiler olmuştur. Çünkü Türkiye’deki büyük çiftçiler benzin fiyatlarının yüksek, ürün fiyatlarının düşük olması yüzünden makineli tarım yapamaz hale gelmiştir. Öyle ki Ege ve Trakya’da bir çok çiftlik terk edilmiştir. Sanayi ve ticarette de durum pek farklı olmamıştır. Bu gelişmelerden Türk ekonomisi olumsuz yönde etkilenmiş ve şu sonuçlar ortaya çıkmıştır.

1-Dış borç ödemeleri ertelenmiş ve ithalat kısılmak zorunda kalınmıştır.

2-Türk tarım ürünlerinin fiyatı gerilemiş ve ihracat gelirleri azalmıştır.

3-Türkiye yapacağı ithalatın finansmanı için borç para bulmakta zorlanmaya başlamıştır.

4-Dış ticaret açığı artmıştır.

Bu olumsuz gelişmelerin önüne geçebilmek amacıyla 1932 yılında Türkiye’de devletçilik uygulamasıyla ilgili yasalar çıkarılmaya başlanmıştır. Buna rağmen özel sektörü güçlendirici önlemler de alınmaya devam edilmiş, 1935 yılından itibaren plânlı ekonomiye geçilmiştir.

Sonuç olarak devletçilik uygulamaları sonucunda, Sümerbank, Etibank, Madencilik Bankası gibi önemli yatırımları gerçekleştiren bankaların; şeker, dokuma, kağıt sanayi işletmelerinin kurulduğu; geniş ölçüde demiryolu, şose ve liman inşaatlarının gerçekleştirildiği görülmektedir. Ayrıca ağır sanayi üretiminin arttığı, dolayısıyla ithalat oranının düştüğü ve dış ödemeler dengesinin olumlu yönde gelişmeler gösterdiği izlenmektedir.

1929 Büyük Bunalımı’nın yıkıcı etkileri, bütün dünyada oldu­ğu gibi, Türkiye’de de “piyasa ekonomisi” ve özel girişimciliğe olan güveni sarsmıştı. Her ülke kendi sosyo-ekonomik koşulları içinde çıkış yolları veya alternatif düzen arayışı içine girmişti. 1930 Türkiyesi’nde Prof. Dündar Sağlam’ın belirlediği gibi, parola değişti. Artık konuşulan veya kabul gören “özel teşebbüsün yapa­madığını devlet yapsın” görüşü değil, “ülke için yararlı ve gerekli olanı devlet yapsın” görüşü idi.

KAYNAKLAR

1-Uğur Özgöker, 1929 Dünya İktisadi Buhranı, Subcon Turkey Yan Sanayi ve Tedarikçi Gazetesi, Nisan 2011 Sayısı.

2-Moment Expo Dergisi, Şubat 2009 Say: ı9.

3-Prof. Gülten Kazgan,Türkiye’de Ekonomik Krizler: (1929-2001) Nedenleri ve Sonuçları Üzerine Karşılaştırmalı Bir İrdeleme, kazgan.bilgi.edu.tr

4-Feyzullah Ezer, 1929 Ekonomik Buhranı ve Türkiye’ye Etkileri Üzerine Bir Değerlendirme, Doğu Anadolu Araştırmaları 2005.

5-İbrahim Bakırtaş, Ali Tekinşen, Dünya Savaşları ve Büyük Buhran Arasındaki Etkileşimin Ekonomi Politiği.

6-Feyzullah Ezer,1929 Dünya Ekonomik Krizinin Türkiye’ye Etkileri, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, C20,S1,s.427-442.

7-Rıdvan Turhan, 1929 Krizinin Türk Basınına Yansımaları, Sosyoloji Dergisi, 3. Dizi, 14. Sayı, 2007.

8-Arif Yavuz, İşgücü İstihdam ve Kriz Olgusu, İstanbul 2012.

9-Doğan Duman, 1929 DÜNYA EKONOMİ KRİZİ VE ULUSAL EKONOMİYİ GÜÇLENDİRME MÜCADELESİNDE KADINLAR, Turkish Studies – International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 8/5 Spring 2013, p. 211-224, ANKARA-TURKEY.

10-Ali Ünal Hüseyin Kaya, Küresel Kriz ve Türkiye, Ekonomi ve Politika Araştırmaları Merkezi İSTANBUL,2009.

11-Erhan DUMAN, KRİZLERİN ANATOMİSİ: 1929 EKONOMİK BUHRANI VE 2008.

KÜRESEL KRİZİ’NİN KARŞILAŞTIRILMASI, Yüksek Lisans Tezi, Karaman 2011.

12-Ömer Açıkgöz, 1929 DÜNYA EKONOMİK BUHRANI ve TÜRKİYE EKONOMİSİNE  ETKİLERİ, Mevzuat Dergisi, Sayı: 136,2009.

13-Zübeyir Turan, DÜNYADAKİ VE TÜRKİYE’DEKİ KRİZLERİN ORTAYA ÇIKIŞ NEDENLERİ VE EKONOMİK KALKINMAYA ETKİSİ, Niğde Üniversitesi İİBF Dergisi, 2011, Cilt: 4, Sayı: 1, s. 56-80.

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın

Kapalı
Başa dön tuşu
Kapalı