ORTA DOĞU / AFRİKASİZDEN GELENLERTARİH

Türkiye’nin Ortadoğu Hikayesi

Ayşen KAMİL

Çukurova Üniversitesi, İktisat

Orta Doğu ve Türkiye ilişkileri oldukça karışık bir seyir izlemiştir. Çünkü günümüzde Ortadoğu ülkelerinin yaşadığı siyasi ve idari problemler ilişkileri daha da karmaşık hale getirmiştir Türkiye ise izlediği politikanın bir uzantısı olarak Ortadoğu’nun hem içinde ama aynı zamanda da uzağındadır; bir diğer deyişle coğrafi, siyasi, tarihi ve sosyo-kültürel bağları açısından Ortadoğu ülkesidir. Lakin hem kurucu devlet politikasının temel tercihi hem de dış politikada, Batı dünyasıyla yakınlaşmayı hedef edinmesinden dolayı bir o kadarda Orta Doğu’ya uzak bir konumdadır. Aşağıdaki bölümlerde, Türkiye’nin Orta Doğu ile olan ilişkileri idari, değişen sebepler ve siyasi liderlik olmak üzere üç temel kıstasa göre analiz edilmiştir.

Türkiye’nin 1930-1940 arası politikalarına bakıldığında Orta Doğu uzakta gibi görünür. Bu dönemde egemen olan “Kemalizm’in İlkeleri’ne” göre Türkiye yönünü Batı’ya çevirmiş ve o dönemin liderinin ideolojik görüşlerinin etkisi altında şekil almış ve siyasi liderliğin bu konuda etkisi büyüktür. Ayrıca Fransız ihtilali ve onun sonuçlarından doğan milliyetçilik akımı ile Türkleri ve Arapları bir ulus devleti olma çabası içerisine sokmuştur. Bunların dışında Türkiye’nin başlangıçtan itibaren Orta Doğu’dan kopmasında rol oynayan önemli sebep, o dönemde Orta Doğu bölgesinin Batılı ülkelerin işgali altında olmasıdır. Bunun yanında Arap milliyetçiliğinin İngiliz dış politikası gereğince şekillendirilip Osmanlı Devleti’ne sırt çevirmesi de Türkiye Cumhuriyet’inin kurucularını daha farklı bir politika izlemeye sevk etmiştir. Yeni Cumhuriyet hem askeri ve diplomatik hem de ideolojik olarak kendini modernleşme yoluna sokmuş ve o dönemden itibaren Doğu’dan uzaklaşmaya başlamıştır.

1950’lere gelindiğinde Soğuk Savaş ve NATO üyeliğinin etkisini Türk dış politikasında görmeye başlarız. Gerçekten de bir yandan uluslararası sistemde ortaya çıkan ABD-Sovyet rekabetinin Orta Doğu bölgesine yansıması ve eş zamanlı olarak İsrail Devleti’nin kurulması; diğer yandan Türkiye’de Adnan Menderes ve ekibinin iktidara gelmeleri, Türkiye’nin Orta Doğu’ya olan eğilimini önemli ölçüde etkilemiştir. Özellikle, İkinci Dünya Savaşı sonrası Orta Doğu ülkeleri batıya karşı tavır almışlardı. Sovyetler Birliği ise bunu fırsat bilerek Orta Doğuyu etkisi altına almaya çalışıyordu. İngiltere ise Sovyetlerin o bölgeye girmesini istemiyordu ve Türkiye’nin de Orta Doğuda rol oynamasını ve hatta başrol oynamasını istiyordu. Ancak dönemin siyasi liderleri Adnan Menderes ve Fuat Köprülü İngiltere’nin bu projesine sıcak bakmıyorlardı.

Orta Doğu’nun sahip olduğu enerji kaynakları, jeopolitik konumu, siyasi atmosferi ve en önemlisi bölgenin Sovyet tehdidine açık olması ve Arap milliyetçiliğinin gelişmesi, Batılı ülkelerini ama özellikle Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve İngiltere’yi tedirgin ediyordu. Bu yüzden İngiltere Türkiye’nin etkin rol oynamasını istemekten vazgeçmedi. Bu yüzen İngiltere ABD ile işbirliği neticesinde Türkiye’yi NATO’ya alarak Sovyet Birliği’nin Orta Doğu’daki etkin siyasetine bir cevap vermek istiyordu. Türkiye’nin bir Müslüman devlet olarak NATO üyeliği, ayni zamanda Batı’nın elini Sovyetlere karsı biraz daha güçlendirecekti. O dönemin Türk Dış İşleri Bakanı Fuat Köprülü ile olan görüşmeler sonucunda Türkiye NATO’ya Batı bloğundan üye olmuş. Akabinde hemen ABD Kuzey Kuşağı ya da Yeşil Kuşak projesi çerçevesinde bölgede Türkiye’nin öncülüğünde NATO’nun bir uzantısı olacak bir askeri-siyasi pakt oluşturmak istedi. Burada sorulması gereken soru dönemin Türk dış politikasının önceleri İngiltere ile işbirliğine yanaşmayıp daha sonra neden kabul etmesidir.

Burada verilen sözlerin tutulacağı düşüncesi ile beraber Menderes ve arkadaşlarının siyasi, ideolojik ve ekonomik görüşleri Amerika ve NATO’nun stratejileriyle tam bir uyum içindeydi. Menderes’in dış politika felsefesinde Türkiye’nin güvenliği, siyasi ve ekonomik gelişmesinin en önemli kaynağının ABD olduğuna inanıyor, Türkiye’nin çıkarları ile ABD’nin çıkarlarının özdeş olduğunu düşünüyordu. Bu yüzden Menderes hükümetinin oluşumunda başrol oynadığı Bağdat Paktı böyle bir inancın ürünüdür. Bağdat Paktı ile İngiltere’nin de içinde bulunduğu bir birlik ile Orta Doğuda Sovyet karşıtı birliktelik genişletilmeye çalışılmıştır. Fakat Orta Doğu ülkeleri tarafından Türkiye’nin batı ülkeleri ile işbirliği yapması sömürgecilik anlayışı yüzünden bir tehdit olarak görülmüş ve bu Pakta sıcak bakmamışlardır. Ayrıca o ülkeler Sovyetleri bir tehdit olarak görmüyorlardı ve hatta Mısır’ın öncülüğündeki Arap milliyetçisi ülkeler Rusya ile siyasi ve askeri işbirliğine girmiştir. Burada gördüğümüz gibi Orta Doğu ülkeleri Türkiye’nin tam tersine batı ülkelerini sevmediği için Batıyla işbirliği içerisinde olan Türkiye’ye karşıda tavır almışlardır. Hatta Batı ülkelerinin beklediğinin tam tersi olmuş Orta Doğu ülkeleri Sovyetler’den yana olmuştur. Böylece Sovyetler Birliği bölgeye girmeyi başarmıştır. Başbakan Adnan Menderes’in Batı ile işbirliği Türkiye’deki sol çevrelerin tepkisine neden olmuş ve1960 askeri darbesinin nedenlerinden birini de teşkil etmiştir.

1960 darbe sonrasında Türkiye Batı ülkelerine karşı biraz temkinli yaklaşmıştır. Özellikle Küba füze krizi sonrası Türkiye’nin ABD ile olan ilişkisi biraz gerginleşmiş ipler Kıbrıs sorunu ile kopma noktasına gelmiştir. Çünkü Kıbrıs sorunu bu süreçte Batı ülkelerinin Yunanistan’ı desteklediğini gören Türkiye rotasını Doğuya çevirerek dış politikasını değiştirmiştir.

1970’li yıllara gelindiğinde Türkiye’nin Orta Doğu ilişkilerinde yeni bir boyut, yani “ekonomik” gündem ortaya çıkmıştı. Özellikle 1973-74 Petrol krizi ve sonrasındaki gelişmeler, Türkiye’nin Orta Doğu’yla ilişkilerini sıkılaştırmasında çok önemli rol oynadı. Zira, Türkiye, petrol ihtiyacını kesintisiz karşılayabilmek için başta Irak olmak üzere petrol zengini ülkelerle ilişkisini geliştirmeyi hedef almıştır.

1983 yılındaki halk seçimlerinde Anavatan Partisi lideri Turgut Özal iktidara gelmiştir ve sonraki 10 yıl tam bir Özal dönemidir. Özal’ın Türkiye’nin Orta Doğu ve İslam dünyasıyla ilişkilerini geliştirilmesi arzusu, ilişkileri daha da geliştirmiştir. Onun “ekonomik refah ve zenginliğin artması ile birlikte bölgedeki sorunların, anlaşmazlıkların, çatışmaların ve savaşların sona ereceği” düşüncesi, Doğu ile ekonomik işbirliğine sokmuştur. Turgut Özal,  Orta Doğu ülkeleri ile tıpkı Avrupa Birliği’ne üye ülkelerin arasındaki ekonomik işbirliğine benzer bir yapılanmayı Orta Doğu’da başarmayı hedefliyordu.

1990’larin hemen basit tüm dünya siyasetini etkileyecek olaylar zinciriyle başlamıştır. Sovyetler Birliği’nin yıkılması Berlin Duvarı’nın yıkılmasını tetiklemiş ve tam manasıyla pandoranın kutusu açılmıştır. Tam bir ikilem içerisinde kalan Türkiye maalesef bu süreçten politik olarak tam anlamıyla istifade edememiştir. Bu duruma hazırlıklı olmayan Türkiye rotasını Orta Asya ve Kafkas ülkelerine cevirmiş lakin bu politikası Türkiye’nin Orta Doğu politikasını zora sokmuştur. Bu dönemde Türkiye’nin Orta Doğu politikasının gündem maddelerinden biri, her zaman olduğu gibi Arap-İsrail çatışmasıdır. Önceleri tarafsız davranmaya çalışan Türkiye 1990’ların özellikle ikinci yarısından itibaren İsrail ile olan ilişkilerini tarihindeki en üst seviyeye yükseltmiştir. Türkiye’nin Israil olan yakınlaşması diğer Müslüman Orta Doğu ülkelerince soğuk karşılanmıştır. Bunun yanında Türkiye Orta Doğu politikasında Irak sorununa, PKK sorununa ve dolayısıyla Suriye ile ilişkiler üzerine yoğunlaşmıştır. Bu ilişkiler ise, Türkiye’nin ABD ve Birleşmiş Milletler ‘in Irak politikasına bağlı olarak devam etti. Sonuç olarak, Türkiye’nin 1990’lardaki Orta Doğu politikası ABD’nin bölgedeki hegemonyasının etkisi altında gelişti ve işledi.

Günümüze bakacak olursak komşumuz olan Orta Doğu ülkelerinden bahsetmek gerekir. İran ile ilişkilerimiz Orta doğuda liderlik konusundaki kapışma nedeniyle pek sıcak değildir. Ayrıca iki ülke arasındaki rejim farklılıkları da önemli bir faktördür. Irak ile olan ilişkimizi ise günümüzün en önemli gündem maddelerimizden olan Kürt sorunu yönlendirmektedir. Suriye’de yaşanan iç savaş ve Suriyeli mülteciler konusunda Türkiye etkin bir rol oynamaktadır. Velhasıl, Orta Doğu’da yaşanmış olan bir “Arap Bahar’ından’’ ziyade bir Sonbahar etkisinin hakim olduğunu söylemek daha doğru olur. Tunus dışındaki bu rüzgârın estiği tüm ülkeler hala demokratik bir atmosferi teneffüs etmemektedirler. Türkiye ise yaşanan olaylardan dolayı önemli ölçüde önem kazanmıştır.

Sonuç olarak; Türkiye’nin Orta Doğu politikası, öncelikle onun genel devlet ideolojisinin ve bu çerçevede oluşan dış politikasının bir türevidir. Türkiye temel dış politikasını belirleyen Batılılaşma arzusu ve Batı ile işbirliğinin durumu, onun Orta Doğu politikasının eğilimini ve durumunu da belirlemiştir. Göründüğü gibi Türkiye’nin bölgeden kopmasında ve yakınlaşmasında, bölgedeki ve dünyadaki gelişmeler belirleyici rol oynamıştır. Bu süreçte, ideolojik tercihler genellikle ikinci planda kalırken, daha çok liderlerin kişisel özellikleri ön plana çıkmıştır.

Kaynakça

GÖZEN, D. D. (tarih yok). TÜRKİYE’NİN ORTA DOĞU POLİTİKASI: GELİŞİMİ VE ETKENLERİ.

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı