DIŞ POLİTİKAEKONOMİKÖŞE YAZILARI

Stratejik Konum’un Ekonomisi

Bilal Bağış,

Sabancı Üniversitesi, Ekonomi

Daha ilkokul yıllarında bize hep anlatılan ya da sokaklarda, hatta arkadaş sohbetlerinde hep üzerinde durulan bir konu vardır: Türkiye’nin jeopolitik konumu onu çok çok önemli bir ülke kılmaktadır. Nedense, çocukluktan bu yana geçen onca zamanda, bu jeopolitik önemi bir türlü göremezdim. En azından para etmiyordu varsa da böyle bir stratejik konum. Ancak, son bir kaç yılda, artık sıradanlaşan enerji boru hatları haberleri ve değişen global güç dengeleri ile bu önem gerçeklik kazanıyor.

Bu anlamda, bugün, Türkiye’nin geleceğine dair cevaplanması gereken en temel sorulardan biri (hiç şüphe yok ki) yeraltı kaynakları bakımından oldukça şanssız olan Türkiye, diğer kaynaklarını ve konumunu (daha özelde de var olduğuna inanılan stratejik konumunu) kullanarak bu şanssızlığını şansa dönüştürebilecek mi? Ben bu konuyu, spesifik olarak, kendi insanımızın refahını arttırmak için, Türkiye’nin kendi faydasını maksimizasyonu gözüyle ele almamız gerektiği kanaatindeyim.

Ekonomi bilimindeki ‘insanlar, her şartta, kendi faydalarını maksimize ederler’ düstur ya da varsayımı, onun bilim olarak gelişmesinde oldukça faydalı olmuştur. Bu sayede bireylerin tercihleri modellenebilmiştir. Benzer şekilde, ülkeler de, her fırsatta kendi faydalarını maksimize etmekle uğraşırlar. Ülkeler arası karşılıklı ilişkiler de fayda esasına dayanır. Politik bilimciler ve siyasiler bunun, ülkeler için en doğru politika olduğu fikrinde birleşmiş görünüyorlar. Nitekim ünlü ekonomist Adam Smith, milletleri refaha götüren yolun da buradan geçtiğini iddia ediyordu. Bu, stratejik konum ve izlenmesi gereken politikalara bir ülkenin kendi faydasını maksimize etmesi gözüyle bakmak, sıkıştığımız politika darboğazından çıkış için de önemli bir yoldur. Türkiye, her bir vatandaşının refah seviyesini arttırmak için, doğru politikalarla, yine kendi faydasını maksimize etmeye odaklanmalı. Bunu yaparken de, en temel kaynağı, stratejik konumunu kullanamaması, büyük acizlik olur doğrusu.

Etrafı sorunlu komşularıyla çevrili de olsa, bu komşularıyla ilişkilerde de tansiyon hiç tükenmese de; Türkiye’nin doğusunda ve güneyinde, hatta kuzeyinde, ciddi doğalgaz ve petrol kaynakları mevcut. Dünyanın ispatlanmış doğalgaz ve petrol rezervlerinin %70’inin (doğalgaz rezervinin ise yüzde 75’inin) olduğu Ortadoğu ve Hazar coğrafyasına komşuyuz. Doğru hamlelerle hem petrol, hem doğalgazda önemli bir merkez; güçlü bir oyuncu olabilir Türkiye. Bunun yanında, merkez olamazsa da, izlenecek politikaların kazandıracağı çok şey var. Anglosakson ekolun, enerjinin üretici ve dağıtıcısını ayırma politikasıyla da gayet uyumlu olur bu politika. O yüzden nispeten kolay görülüyor.

Türkiye, global enerji sahnesinde büyük rol oynayabilir; oynamalıdır da. Nitekim Türkiye, son dönemde, sadece dünyanın en hızlı büyüyen ekonomilerinden biri değil, ayrıca en hızlı büyüyen enerji ekonomilerinden de biri. Kişi başına enerji tüketimi OECD ülkeleri ortalamasının altında olsa da, Türkiye enerji piyasası, ekonominin gelişmesi, nüfusun artması ve şehirleşme dolayısıyla hızlı bir şekilde büyüyor.

Sahip olunan bu konumu kullanabilmenin, enerjide söz sahibi olmanın niye bu kadar önemli ve öncelikli olması gerektiği sorgulanabilir haklı olarak. Enerji, Türkiye için çok önemli, çünkü benzerleriyle sürekli karşılaştığımız aşağıdaki grafikten de görüleceği üzere, dış dünyaya karşı verdiğimiz açıkların (daha doğrusu şu anki en büyük sorunumuz cari açığın) önemli bir kısmı enerji açığımız. Enerji ithalatı hariç tutulursa, ekonominin performansı çok da fena değil aslında. Bu sorunun önemini vurgulaması için şu örneği de ekleyeyim. Enerji Bakanı Yıldız, bir kaç ay önce, “Doların 2’den 2,10 liraya çıkması bize 4 milyar dolar ek yük getiriyor” şeklinde konuşmuştu. Bu yorum, sorunun derinliği ve enerji açığının ülke ekonomisi üzerindeki etkisi hakkında daha açık bilgi sunuyor

 

Resim 2: Resmi istatistikler, enerji açıklarının, cari açığın en temel kalemi olduğunu gösteriyor. Kırmızıçizgi, enerji hariç tutulursa cari açığı; mavi çizgi güncel toplam cari açığı gösteriyor.

Sadece bu açık değil elbette enerjiyi önemli kılan. Bu konumun, uygulanacak politikaların ve becerilebilirse, ondan faydalanmanın Türkiye ve ortakları için önemi ve katkıları çok yönlü olabilir. Örneğin, Avrupa’nın enerji güvenliğine katkı sağlanabilir. Türkiye bunun için kritik önemde bir yerde duruyor. İkincisi, kendi enerji ihtiyacını karşılayıp, dışarıya olan bağımlılığını azaltmış olacak. Politik ve güvenlik açısından stratejik bir önemi var bunun. Tarihsel olarak rekabet içinde olduğumuz İran ve Rusya’ya enerji konusunda bağımlı durumundayız hala. Üçüncüsü ve bence en önemlisi, Türkiye, doğalgaz alım fiyatının aşağı düşmesi nedeniyle vatandaşını ucuz doğalgaza kavuşturacak. Güney’den gelecek gazın, Rusya’dan gelen gazın yarı fiyatına olması bekleniyor örneğin.[1] Dördüncüsü, Türkiye’nin politik önemidir. İstanbul veya Ceyhan çok rahat önemli birer merkez (ya da enerji piyasalarındaki deyimiyle HUB) olabilir. Türkiye’nin bu sayede politik olarak eli güçlenmiş olur.

Güney gaz koridoru diye adlandırılan ve Irak’taki Kürdistan bölgesini de kapsayan güney bölgesi, en önemli konu kanımca burada. Konunun uzmanlarının hep vurguladığı gibi, Doğu Akdeniz’deki İsrail ve Güney Kıbrıs gazı ve Kürdistan’daki (Kuzey Irak) gaz ve petrol için en uygun güzergâh Türkiye’dir. Nitekim yeni projeler de bunu destekliyor. Bildiğim kadarıyla, Kuzey Irak’tan yeni bir boru hattı da yapım aşamasında şuan. Bu yeni boru hattının, TANAP’ın dışında, özelikle iç talebe yönelik olması planlanıyor demişti enerji bakanı ki, bu bizim gibi tüketiciler için iyi haber. Ancak, bu politikaların para etmesi için, bölge politikasında yaşanan değişimin de devam etmesi gerekiyor.

Bir kaç yıl önce yapımına başlanan yeni bir Erbil-Türkiye petrol boru hattı, bölge politikasında önemli bir dönüşümü ifade ediyordu. 15 Kasım 2013’te Erdoğan-Barzani görüşmesinden çıkan sonuçlardan biri de bu Kürt boru hatlarıydı. Bu boru hatlarından biri, Türkiye-Irak Kürdistanı sınırında Kerkük-Yumurtalık hattına bağlanırken, bundan bağımsız yeni bir boru hattı inşası projesi de bulunuyor. Bu sayede Erbil’den yola çıkan petrol ve doğalgaz uluslararası pazarlara Türkiye vasıtasıyla ulaşacak. Kürdistan bölgesinden ilk etapta petrol (yıllık 16 milyar dolardan bahsediliyor), ardından da 2015 gibi doğalgaz ihracatı (yıllık 10milyar dolar gibi) planlanıyor. Suriye’nin kuzeyindeki petrol yatakları da bir o kadar önemli burada. Bu anlamda, Türkiye’nin Suriye politikasını da gözden geçirmesi herkesin faydasına olabilir.

Doğu’dan gelecek hatlar da bir o kadar önemli elbette. Azerbaycan’dan gelen Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) petrol boru hattı ile Bakü-Tiflis-Erzurum doğalgaz boru hattı zaten aktif şuan. Azerbaycan’ın Hazar Denizi’ndeki doğalgazı, Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşıyacak olan Trans Anadolu Doğalgaz Boru Hattı Projesi (TANAP), Türkiye’yi bölgenin en önemli enerji oyuncusu yapacaktır. TANAP’ın transferini sağlayan Türkiye projeden yılda bir kaç milyar dolar civarında para kazanabilir. Ayrıca doğalgaz alım fiyatının aşağı düşmesi nedeniyle vatandaş ucuz doğalgaza kavuşacak.

Görüldüğü gibi fırsatlar bol, değerlendirilmeyi bekliyor. Bir enerji uzmanı, ‘20’nci yüzyıl petrol yüzyılıydı, orada treni kaçırdık. Bu yüzyıl, doğalgaz yüzyılı, hem üretim, hem sahipliğinde, hem satış, hem ticaretinde pay almalıyız.’ demişti. Umarım bunun için gerekli adımlar en yakın zamanda atılır; ülkemiz, bunu becerecek kapasitede, politikacılarımızın da bu konuda ellerini taşın altına koyamamaları için hiç bir sebep yok. Yine, Financial Times (FT) enerji yazarı Nick Butler da, Türkiye’nin yüzyılı aşkın süredir ilk defa dünya ekonomisinde kritik role sahip olabileceğini, bunun da farklı bölgelerden yapılan petrol ve gaz ticaretinde kilit transit yolu oluşturmasından geçtiğini söylemişti. Aynı yazar, Osmanlı’dan bu yana Türkiye’nin önündeki en büyük tarihi fırsatın enerjide olduğunu ve “Türkiye’den geçen enerji hacmi, yakında Hürmüz Boğazı’nı aşabilir” iddiasında bulunmuştu[2].

Yabancıdan al haberi demişler. Doğru da demişler. Çoğu zaman, bizi bizden iyi anlıyor elin yabancısı. Asıl önemli soru, burada, biz kendi potansiyelimizi keşfedebilecek miyiz?

 

Umuyorum, Türkiye, bu fırsatları değerlendirir ve epeyi uzun süredir kapandığı kış uykusundan uyanır. Bu, hem bir fırsat, hem önemli bir sorumluluktur politika yapıcılar için. Diliyorum, sıkışıp kaldığımız bölünme korkusunu ve dar vizyonlu dış politikayı aşmaya devam edip; bölge ve dünya politikasında daha fazla söz sahibi oluruz. Henüz çok geç değil. Biraz aktif olmak, rekabetçi Dünya ekonomisinin parçası olmak gerekiyor. Geçmiş yüzyılın hataları tekrarlanmamalı. Dünya politikasında ve fırsatların değerlendirilmesinde aşırı cömert davranılıp, Batılı ülkelere yol gösterilmemeli.

Kaynakça:

 Çandar, Cengiz, “Kürdistan Petrolü, Türkiye ve Ortadoğu Jeopolitiği”, Radikal, erişim tarihi 21.04.2013, http://www.radikal.com.tr/yazarlar/cengiz_candar/kurdistan_petrolu_turkiye_ ortadogu_jeopolitigi_2-1130556.

Smith, Adam, Wealth of Nations, Londra: W. Strahan and T. Cadell, 1776.

[1] Merve Erdil, “Irak Gazı Rusya’nın Yarı Fiyatına Gelir”, Hürriyet, erişim tarihi 23.11.2013, http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/25186169.asp.

[2] Nick Butler, “The Turkish Choice – Rhetoric or Relevance”, FT, erisim tarihi 02.10.2013, http://blogs.ft.com/nick-butler/2013/10/02/the-turkish-choice-rhetoric-or-relevance/.

* Bu metin ilk olarak Akademik Perspektif Dergisinin Şubat 2014 sayısında yayınlanmıştır.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı