HUKUKSİYASETSİZDEN GELENLER

Tanınma Politikasını Yeniden Düşünmeyi Ele Almak

HASAN YURDAKUL
Gazi Üniversitesi,Gazetecilik

Kimlik mücadeleleri farklı, kimliklerin tanınması, etnisite ve cinsiyet kimliği konuları başta sosyoloji alanı olmak üzere diğer birçok sosyalbilim alanın ve tüm dünyanın merkezine oturan bir tartışma haline gelmiştir. Daha önceki yüzyılın tartışma konusu olan sınıfsal mücadeleleri artık günümüzde yerini kimliksel mücadelelere bırakmıştır. 1970 ve 1980’lerden sonra değişen dünya sistemleriyle beraber “farklığın tanınması” kavramı farklı bir boyut kazanmıştır. Özellikle 1980’lı yıllardan itibaren tanınma politikaları ve kimlik sorunları, etnik ve soykırım kampanyalarını körüklediği görünmekle beraber bu tür kampanyalara veya bu tür davranış ve söylemlere karşı hareketleri ve toplulukları doğurduğu da ayrı bir görüntü olarak karşımıza çıkmaktadır. Etnisite ve tanınma hatta tanınmayı yeniden yorumlamak veya biçimlendirmek sadece sosyal hayatın değil siyasal hayatın da çekişmeli konuları olmuştur ve halen de olmaktadır. Bu perspektiften baktığımızda günümüzde meydana gelen birçok toplumsal çatışmalar da temelde tanınma ya da tanınmayı yeniden ele almak konularını kapsamaktadır.

Bugün toplumsal eylemlerin, toplumsal çatışmaların asıl söyleminin kendi farklılıklarını hâkim iktidar sistemine iletmek olduğu çok açıktır. Yapılan eylemler bu eylemlerdeki jargon etnisite, cinsiyet, toplumsal cinsiyet, farklı kültürlerin ve toplumların tanınması söylerimin ötesinde daha somut olarak kendilerinin hukuksal ve kültürel zeminde kabul görme yönünde olduğu da artık bilinmektedir. Niteliksel tanınmanın yanında niceliksel tanınmanın da vurgusu olarak değerlendirilebilir. Bir başka değişle; iktidara, toplumsal refaha ortak olmak yeniden dağıtımını istemek olarak yorumlaya biliriz. Tanınma istemleri, tanınma politikaları mevcut siyasal sistemlerce kullanılan bir argümandır dememiz yanlış olmayacaktır.

Küreselleşmenin, neo – liberalizmin eşitçiliğe karşı söylemleri, kapitalizmin ekonomik eşitsizliği arttırması komünist sistemin yıkılması ve alternatif sosyalist sistemlerin yetersiz olması eşitçi yeniden dağıtım politikalarını bilinçli olarak arka plana atmıştır. Bu tür göz ardı politikaları diğer kültürleri, diğer topluluk ve görüşleri ötekileştirip bağalaştırarak kimliğin şeyleşmesi kavramını oluşturmaktadırlar. Özellikle hukuksal zeminde kendine yer eden kültürler örneğin; heteroseksüel toplumsal kültür ve yapı homoseksüel grupları kimlikleri basitleştirerek onların kimliksel yapısını, varoluş mücadelelerini göz ardı ederek kimliklerin şeyleşmesine yol açmaktadırlar. Yeniden dağıtım, kimliklerin tanınması bu çerçevede artık günümüzde birçok tartışmaların, çatışmaların merkezini oluşturan iki konu olarak değerlendirilmektedir.

Tanınma politikalarında temelde bir adaletsizlik söz konusudur. Hukuksal ve kültürel çerçevelerde kendilerine en baştan beri yer bulamamaları ve daha sonra kültürel ve hukuksal güce sahip olanlarca ötekileştirilmeleri daha kolay hale gelmiştir. Yeniden tanınma adına bugün yapılanların temel noktasını bu konu oluşturmaktadır. Sistemler baskılar, ekonomik çıkarların devamı adına yapılan politikalar yeniden dağıtım ve yeniden tanınma taleplerine ve söylemlerine kulak tıkamaları bugün üzerinde tartıştığımız birçok konunun belkide temelini oluşturmaktadır.

Kimlik modellerine genel yaklaşımın Hegel’ci düşünce temellerine Hegel’e dayandığını söylememiz yanlış olmayacaktır. Hegel’e göre bireysel özne olabilme, özgür birey olabilmekten geçer ve diğer öznelerce yani ötekilerce tanınma gerektirir düşüncesinden hareketle kimlik ve kimlik politikaları ile ilgili tartışmalar yürümektedir. Daha sonra bu çerçeve genişleyerek farklı bir durum almakta ve yeniden yorumlanıp kültürel ve politik süreçlerde dâhil olmaktadır.

Kimliksel mücadelelerde ve bu mücadelelerin başlangıcında kötü dağıtım politikaları da aslında temel bir sorun teşkil etmektedir. Konunun temelinden kaynaklanan bir süreç olarak karşımıza bir tanınma mücadelesi çıkmaktadır. Kültürel adaletsizlik aslında ekonomik adaletsizliklerle de ilişki yargısı kötü dağıtımın temel perspektifi olarak sunulmaktadır. Kimlik modelleri ve statü farklılıklarından daha ciddi bir sorun “kötü dağıtım” dır. Kötü dağıtımda en genel yaklaşım olarak toplumsal ve ekonomik yaşama katılımında bir engel söylemini koymamız yanlış olmayacaktır.

Yapılan bu çalışma beş ana başlık altında şekillenmekte olup bize tanınma politikalarının yeniden ele alınması konuları hakkında genel bir perspektif oluşturacaktır. Bu başlıklardan birincisi, tanınma politikasını yeniden düşünmeyi ele almaktadır. Çalışmanın ikinci ana başlığı ise kimlik modellerinin temel felsefi yaklaşımı olan ve Hegel’e kadar dayanan kimlik modeline genel yaklaşımdır. Derinlemesine incelenen yerinden etme kavramı ise çalışmamızın üçüncü önemli başlığıdır. Kimliğin şeyleşmesi, statü, yanlış tanınma kavramaları dördüncü bölümde irdelenmiştir. Son olarak beşinci ana başlığımız ise kötü dağıtım politikalarıdır. Kötü dağıtımı ele almayı tekrar yorumlayarak çalmamız sonuç ve değerlendirmeler üzerinden son bulmaktadır.

1. TANINMA POLİTİKASINI YENİDEN DÜŞÜNMEYİ ELE ALMAK

1970 ve 80’lerde “farklılığın tanınması” mücadeleleri özgürleştirici bir vaatle yüklü görünüyordu. Cinsellik, toplumsal cinsiyet, etnisite ve ırk gibi bayrakları taşıyan çoğu kimse, yalnızca o ana kadar inkâr edilmiş kimliklerini ileri sürme hedefinden değil, aynı zamanda iktidar ve refahın yeniden dağıtımı mücadelelerine daha zengin ve genişletici bir boyut ekleme amacından da ilham alıyordu (Fraser, 2014:259). Daha önceki yüzyılın tartışma konusu olan sınıfsal mücadeleler yerini günümüzde kimlik ve tanınma konularına bırakmıştır. Etnisite, cinsiyet, toplum cinsiyeti konuları ve kavramı başta sosyoloji olmak üzere birçok sosyalbilimin ve dünyanın merkezine oturan konular haline gelmiştir. Günümüz sosyolojisi ondokuzuncu ve yirminci yüzyılda hâkim olan toplumsallık biçiminden farklı bir toplumsallık biçimine tanıklık etmektedir (Özyurt, 2009:60).

Yüzyıl dönüşümüyle beraber özellikle 80’ li yıllardan sonra dünya daha küresel hale gelerek siyasal, ekonomik, kültürel değişimlerin yaşanması ile tanınma politikaları da farklı boyut kazanmıştır. Yirminci yüzyılın son kırk yılı, yerli haklar, ulusal azınlıklar, etnokültürel uluslar, eski ve yeni göçmenler, feministler, eşcinsel erkek ve kadınlar ile yeşiller gibi farklı grupların başını çektiği bir grup düşünsel ve politik akımın ortaya çıkmasına tanık olmuştur (Parekh, 2002:1). Farklılığın tanınması mücadeleleri sadece etnisite, cinsiyet, toplumsal cinsiyet kavramalarının tanınması ve özgürce söylenmesi değil, aynı zamanda kültürel, hukuksal zeminlerde de kabul görme ve iktidar ve refahın yeniden dağıtılması konularını da mücadelelerini kapsamaktadır.

Değişen, bu mücadelelerin sadece karakteri değil, aynı zamanda ölçeği de değişmiştir. Karakteristiksel ne niceliksel olarak bu değişim yorumlana bilir. Farklılığın tanınması talepleri ulusal bağımsızlık kampanyalarından ulus altı özerkliğe, çokkültürcülük etrafındaki mücadelelere, hem ortak insanlık adına evrensel saygıyı hem de kültürel özgürlük bağlamında saygınlığı yükseltmeye çalışan yeni uluslararası insan hakları hareketleri günümüzde birçok toplumsal ayrışma ve çatışmaları sürüklemektedir (Fraser, 2014:259-260). Bu mücadeleler hiç kuşkusuz özgürlükçülüğü kapsasa da geniş bir isteği de içinde barındırmaktadır. Toplumsal eylemlerde neden çok fazla tanınma ile ilgili argümanlar kullanılmaktadır? Sorunun cevabını ise siyasal ekonomik sistemlerin tanınma konularına bakışından, hakim ideolojik sistemin bazı konuları göz ardı ettiğinden şeklinde vermek yanlış olmayacaktır. Genel olarak egemen grubun eşitsizce ve farklı davranma hakkını elinde tutması da etkilidir (Boynukara, 2007: 14). Küreselleşmenin, neo – liberalizmin eşitçiliğe karşı söylemleri, kapitalizmin ekonomik eşitsizliği arttırması komünist sistemin yıkılması ve alternatif sosyalist sistemlerin yetersiz olması eşitçi yeniden dağıtım politikalarını bilinçli olarak arka plana atmıştır. Bu sistemsel politikalar, toplumsal çatışmalara sahne olmaktadır ve kimliksel argümanlar bu toplumsal çatışmalarda çok güçlü bir sesle dile getirilmektedir. Günümüz çağdaş demokrasilerinin en önemli sorunu tanınma politikalarıdır. Charles Taylor, modern toplumsal ve siyasal yaşamın büyük bir kısmının tanınma sorunları etrafında döndüğü konusunda kuşkusuz haklıdır. Liberal geleneğimizde tanınmayı, büyük ölçüde bireyleri ve onların kimlikleri dediğimiz şeyi kabul etme meselesi olarak görüyoruz (Appiah, 2005:146). Aynı zamanda kabul etmeden öte kollektif yaşamada var olabilme çabası, refahtan yararlanılabilme çabası, en başta kültürel zeminlerde kendilerine yer bulabilme çabasıdır.

Tüm bu tanınma söylemlerinin, tanınma istemleri çokkültürlü kozmopolitik kollektif biçimlerinin sorunu olduğunu söylememiz yanlış olmayacaktır. Çokkültürlü bir toplum, içinde açık anlaşmazlıkları, ihtilafları ve bunlara dayalı olarak da yer yer çatışmaları barındıran bir toplumdur (Gündoğan, 2010:2). Çokkültürlü toplumsal yapılarda birçok milliyetçi karşı söylemlerde bazen şiddet eğilimli faşizan yapılı saldıralar da buluna bildiği açıkça görülmektedir. Kürselleşme siyasal alanlarda ki çekişmeler ve politik siyasal sistem özellikle çoğulcu liberalizm söylemleri, tanınma politikalarına yaklaşımı günümüzde kimliksel mücadele faaliyetlerine farklı bir boyut kazandırmıştır. Politikada kültürel grupların tanınıp tanınmaması ya da nasıl tanıması gerektiğiyle ilgili sorunlar, bugün birçok demokratik ve demokratikleşmede olan toplumun siyasal gündeminde en çarpıcı ve en tedirgin edici sorular arasında yer alıyor (Amy, 2014:25).

Sonuç olarak tanınma söylemleri çokkültürlü toplumların sorunu olarak karşımıza çıkmaktadır. Hızla küreselleşen dünyada fiziki sınırların kalkması büyük göçlerin yaşanması ile kozmopolitik bir yapıya bürünen ulus ülkeler bu sorunun merkezindedir. Bununla beraber modern toplumsal ve siyasal hayatın çoğunlukla etrafında döndüğü dört tanınma politikası basitçe bireyin etnik kökeninin, derisinin renginin, kültürünün siyasal olarak kabul edilmesi gerekliliğini ifade etmektedir (aktaran Erincik, 2011:221). Modern çağda kimlik konusu, bireylerin özellikle kendileriyle özdeşleştirdikleri belirli kimlik belirleyicilerine, özdeşleşmenin derecesine ve farklı toplumsal gruplar arasında tanınma, haklar ve menfaatler için verilen mücadeleye bağlı hale gelmiştir (Toruk, Şeker, & Sine, 2012: 178). Demokratik toplumlarda ki hatta dünyadaki birçok toplumsal hareketler bu perspektiften kollektif bir şekilde meydanlarda tanınmanın veya yeniden gözden geçirilerek tanınmanın mücadelelerini vermektedirler.

2. KİMLİK MODELİNE GENEL YAKLAŞIM( FELSEFİ BAKIŞI AÇISI)

Kimlik modeline genel yaklaşım; tanınma politikaları temelleri, Hegelci düşünceye dayanmaktadır. Hegel kimliğin oluşumunu karşılıklı diyalojik bir süreçte ele almaktadır. Hegel’e göre tanınma, özneler arasında onların her birinin diğerini hem kendisinin eşiti hem de kendisinden ayrı olarak gördüğü, ideal bir karşılıklı tanınma ilişkisine işaret eder (Fraser, 2014:62). Aynı zamanda Hegel, öznelliğin de insanlar arasında kimliklerin karşılıklı tanınması için yapılan bir mücadele aracılığıyla yaratıldığına inanır (Douzinas, 2014:209). Hegel için tanınma bireysel öznellikten, özbilinçten geçmektedir ve insanların özne haline gelebilmesi için özbilincin bağımsız olması vurgusu yapmaktadır. Tanınmada bu doğrultuda özgür bireyler arasında ve ötekinin karşısındakini tanımasıyla gerçekleşir bununla beraber bir evrensellik kazanır. Hegel’e göre, insan tekinin hakikat olarak kabul ettiği bir şeyin ( kendinsin bir özbilinç, bir insan olduğunun) öznel bir kanı olmaktan çıkıp, tam anlamıyla bir hakikat olması için, diğer özbilinçler tarafından bilinmesi, kabul edilmesi gerekir (Bumin, 2013:20). Yaklaşımın temelinde sorunu oluşturan asıl konu bu tanınma düzleminde gerçekleşen hatalı veya yanlış tanınmadır. Yanlış tanınma, gereken saygının gösterilmediğini belirtmekle kalmıyor.

Günümüz bazı düşünürleri Hegel’ci kavram modelini ve düşüncesini siyasal (politik) ve kültürel zeminlere entegre edip Hegel’ci yaklaşıma farklı boyutlar katmaktadır. Bu perspektif bizim karşımıza başka bir sorunu çıkartmaktadır oda “ yanlış tanınma”. Bu durum acı verici yaranın açılmasına neden olarak kurbanlarını, sakatlayıcı bir biçimde kendilerinden nefret ederek yaşamaya mahkûm ediyor. Varlıklarının hak ettiği biçimde tanınması, insanlara gösterilmesi gereken saygının gereği olmakla kalmaz. Bu can alıcı, önem taşıyan bir insan gereksinimidir (Taylor, 2005:43).

Egemen kültüre ve güce sahip, yasal olarak meşrulaşmış gruplar tarafından ötekileştirilmiş, hor görülmüş gruplar(kollektif) ve kimlikler yanlış tanınma kavramının temellerini oluşturur. “Genel olarak egemen grup eşitsiz ve farklı davranma hakkını elinde tutması” (Boynukara, 2007:14), sadece kültürel ve egemen olarak değil aynı zamana yasama gücünü de elinde bulunduran egemen güçler hem siyasal hayattan hem de sosyo-ekonomik hayattan da bir dışlama politikası uygulayabilirler yâda bir tehdit unsuru olarak kullanabilirler. Egemen güçlerin, baskın grupların bakışları sürekliği hor görülmüş gruplar üzerinde olması, egemen güçlerin politikalarını içselleştirerek yeniden dağıtımda sağlıksız kimliklerin oluşmasına neden olmaktadır. Bu sağlıksız kimlikler farklılaştırılmış ve adalet duygusundan yoksun şekilde yaşamaya itilmiş olarak insanlık tarihiyle beraber karşımıza çıkan bir olgudur.

İnsanlar arasında tarih boyunca beden yapısı ( cinsiyet, ten rengi, bedensel güç veya güzellik gibi) soy bağı, ekonomik imkânlar ve sosyokültürel avantajlar ya da dezavantajlardan kaynaklanan farklılaşmalar hep var olmuş ve olmaya da devam etmektedir. Doğuştan getirilen farklılıklar daha çok doğal karşılanırken, sonradan kazanılanlar, özellikle bunların adaletsiz paylaşımı genellikle insanlar arasalında şikayet konusu edilmekte ve çeşitli çatışmalara yol açmaktadır (Karaca, 2012:228). Birçok toplumsal eylemlerin kimlik mücadelelerin temelini bu adaletsiz dağıtım politikaları oluşturmaktadır ve bu durum geçmişten günümüze içselleşerek bozuk kimliklerin oluşmasına neden olmaktadır. Bununla beraber tanınma politikaları kimlik politikalarıyla zekice karıştırılmaktadır ve hem teorik hem siyasal anlamda tekrar yeniden tanınma da problemler meydana getirilmektedir. Özelikle ekonomik anlamda da tanınma politikaları kimlik politikaları söylemleriyle göz ardı edilerek adaletsizce yaklaşımlar sergilemektedir.

Amerikalı siyaset bilimci Nancy Fraser adaletin sağlanması için asgari iki boyutun birlikte ele alınması gerektiğini ileri sürüyor: “ yeniden dağıtım” ve “tanınma”. “Menfaat”, “suiistimal” kavramaları ile “ yeniden dağıtımı” ele alan sosyalist dünya görüşünün yanı sıra çokkültürlülüğün, “kimlik”, “farklılık”, “kültürel egemenlik” ve “tanınma” ilkeleri arasında ki ideolojik gerginliğe işaret ettikten sonra, “tanınma” için kritik bir kuramın temellerini atamaya çalışıyor (Somersan, 2004:106-107). Bu yaklaşım, farklılıkların bütünleştirici eşitçi yönleriyle ele alınarak yeniden dağıtımın daha eşitçi ve adaletli bir şekilde tekrar ele alınmasını göstermektedir. Ayrımcılıktan, çatışmadan yana değil birleştiricilik, bütünleyicilikten yana farklılıkların, zenginlik olduğu söylemlerinin tarafında olunması birçok çatışmaların en azından kimliksel, etnisite ve cinsiyet çatışmaların bir nevi başka boyut kazanmasına neden olabilir. Bu süreçte adalet vurgusu ve fırsat eşitçiliği söylemleri ve özellikle yanlış tanınmış grupların yeniden tanıma boyutlarında eşitçi dağıtım politikaları da ayrı bir öneme sahiptir.

Adalet anlayışı, birkaç kişinin, çoğunluğun mutluluğu adına feda edilmesine izin vermez. Dolayısıyla adil bir toplumda, eşitliğe dayalı özgürlükler temel alınır ve bunlar toplumsal ilgilerin veya siyasi pazarlıkların konusu yapılmaz (Aktaran Hazır, 2012:5). Tanınma politikalarının özgürlükçü söylemleri bu perspektiften değerlendirilirse yanlış tanınmış veya hatalı tanınmış grupların kimliklerinin daha sağlıklı ve normal bir hal alması daha gerçekçi olacaktır. Belirli grupların, hâkim ideolojinin ve kültürel, siyasal, hukuksal zeminde olan hegemonyacı egemen kültürün istekleri ve mutlulukları doğrultusunda yapılan yeniden dağıtım politikaları temelde sorunlu ve yanlış olmaya devam edecek olup hor görülmenin ötekileştirmenin sadece şekli ve adı değişecektir.

Son yüzyıldır özellikle çokkültürcü yapıya sahip ülkelerin sorunu gibi olan tanınma istekleri ve söylemleri bir yüzyıl daha tüm insanlığın ve dünyanın merkezi sorunu olması içten bile değildir. Özellikle liberalist söylemler içinde olan ülkeler her ne kadar heterojen yapıya sahipmiş gibi görünseler de aslında içlerinde bir homojenlik gösterir. Farklılıkların tanınmasının hukuksal ve kültürel anlamda halen tam anlamıyla karşılığını bulamaması bu söyleme örnek olarak gösterilebilir. Yeniden dağıtım politikalarında ve kimlik mücadelelerinde eşitçi ve adaletçi yaklaşımlar normalleşme sürecinde çok önemli yere sahiptir.

3. YERİNDEN ETME KAVRAMINA BAKIŞ

Yerinden etme kavramı, yeniden tanınma açısından iki söylem üzerinden değerlendiriliyor. Birinci söylem kültürel değersizleştirme sorunu, ikincisi ise kötü dağıtım politikasıdır. Birinci akımda temelde belirli kültürlerin hukuksal zeminde kurumsallaşarak egemen kültür hale gelmesi ve diğer kültürleri ötekileştirme politikasının uygulanması söz konusudur. Bu söylemde yanlış tanınmayı kurumsal zeminden soyutlayarak yeniden dağıtım politikalarını bilinçli ve zeki bir şekilde göz ardı etmesi olarak yorumlayabiliriz. Bu akım, kültürü tözleştirerek, hem yanlış tanınmayı kurumsal temelinden soyutlar hem de onun dağıtım adaletsizliğiyle çakışmasını gözden saklar (Fraser, 2014:263). Tanınma politikasını sadece kimlik politikasına indirerek baskın kültürler ve kimlikler yeniden dağıtımı yerinden etmektedir.

Kimliksel politikalarda ikinci akım olarak ele alınan söylem ise; kötü dağıtım politikalarını basitçe göz ardı eden bir yaklaşım sergilememektedir. Birinci söylemde ki kültürel adaletsiz yaklaşımları aslında bir görüntü bir kandırma söylemi olarak yaklaşılabilir. Arka planında bu kültürel adaletsizlik ekonomik adaletsizlikle ilişkisi gözden kaçan veya bilerek kaçırılan bir olgu. Yine bu yaklaşımda adalet ve eşitçi yaklaşım vurguları ön plana çıkmaktadır. Adaletsizce değerleştirilen kimliklerin yeniden değer kazandırılarak ekonomik eşitsizlikleri ortandan kaldırılması saldırıları ön plana itmektedir. Bu aslında doğal bir süreçtir. Saldırı, sisteme karşı verilen doğal bir mücadeledir. Yeniden dağıtım politikasında ekonomik adaletsizliği yerinde etme olarak bir yaklaşım sergilenmektedir.

Bu perspektifte toplumların farklıkları kabul etmesi sadece yasal düzenlemeler kabul etmesi değil, düşüncelerin ve bakışların da değişmesi kötü yeniden dağıtımı yerinden etmekte önemli ve kalıcı ilerlemeler sağlar. Farklılıkların kabul edilmesi sadece toplumun yasal düzenlemelerinde değişiklik öngörürken, bunlara saygı duyulması toplumun tavır ve düşünce biçimlerinde değişikler gerektirir (Parekh, 2002:2). Bununla berabere göz ardı edilen ekonomik dağıtımlar kötü dağılımda, yeniden dağıtımda ele alınarak daha eşitçi yaklaşımla sorunun çözülmesi daha sağlıklı olacak. Kimliklere yeniden değer kazandırmak ekonomik eşitsizliğin derin yapılarına karşı verilen bir mücadeledir. Buna rağmen yeniden dağıtım politikaları bu anlamda göz ardı edilmektir. Bu açıdan, kimlik politikasının destekçileri, basit bir biçimde vülger Marksist ekonomizmin daha erken formunun iddialarını ters çevirmektedir (Fraser, 2014:264). Sorunun temelimde hem kültürel açıdan hem de siyasal-ekonomik anlamda değersizleştirilmiş kimlikler vardır. Yeniden dağıtım politikaları kimlik politikası gibi görülmesi ve bu bağlamda değerlendirilmesi, grup farklılıklarını teşvik etmesi ve ekonomik yapılanmaları ret etmesi aslında kendi içinde paradoks bir yapıda olduğunu gösterir.

Fraser’a göre, sosyalist ekonomi, üretim ilişkilerinin yeniden yapılmasını; dönüştürücü kimlik politikaları da, grup farklılıklarının “melezleşmesini” sağlayacağı için bazı yanlış tanıma biçimlerinin tedavisi olacaktır. Mevcut kültürel kimliklerin yapbozumu kültürler arası ilişkilerin derinden ve yeniden yapılmasına, böylelikle de grup farklılıklarının bulanıklaşmasına yol açacak (Somersan, 2004:107).

Sonuç olarak; kimlik, kişinin bir insan olarak kendini tanımlayan temel nitelikleri anlaması gibi hususları gösterir ve kısmen tanınma veya tanınmama, çoğu zamanda başkalarının yanlış tanıması yoluyla biçimlendirilir. Dolayısıyla çevredeki insanların veya toplumun onlara kendileriyle ilgili aşağılanan, kerih görülen bir imaj yansıtmaları halinde, insanların veya grupların zarar görmeleri söz konusu olabileceği gibi, tanınmama yahut yanlış tanınma, insanı gerçeği yansıtmayan ve çarpıtılmış bir kimliğe hapsederek baskıya dönüşebilir (Taylor, 2005:42). Bununla beraber kötü dağıtım politikalarını tanınma politikalarıyla düzeltmeye kalkmak bir yanılsamadır. Dominant kültürlerin öteleyici bakışları içselleşen yanlış tanıma politikaları sağlıksız kimliklerin oluşumu ve süreklik kazanmasında önemli bir etmendir. Adaletsizliğin iki söylem biçimi de yanlış tanınmayı başarılı bir biçimde düzelten bir tanınma politikası kötü dağıtım politikalarına karşı koyabilir. Günümüz için tanınmanın önemi her yerde bir biçimde kabul görmektedir. Toplumsal olarak eşit tanınma talepleri yaygındır (Erincik, 2011:223). Bundan hareketle yerinden etme söylemleri bu zeminlerde daha anlaşılır bir hal alarak karşımıza çıkmaktadır.

4. KİMLİĞİN ŞEYLEŞMESİ VE STATÜYE BAĞLI YANLIŞ TANINMA KAVRAMLARI

Tanınma politikasının kimlik politikalarıyla eşitlenmesi temelde bir sorun olarak görülür. Bu eşitleme basitçe özellikle kollektif ve grup kimliklerinin şeyleşmesi kavramını etkilemektedir. Aslında tanınmanın kimlik mücadeleleri veren politikalar gibi olması ve böyle görülmesi arkasında o kimliğin şeyleşmeye yatkın olmaya iter. Kimliklerin şeyleşmesi daha çok kollektif yapılarda görülür kültürel anlamda değersizleşme, bağalaşmaya, şeyleşme grup kimlikleri daha yatkındır. Bireylerden oluşan kollektif kimlikler bireyler üzerinde baskı oluşturmaktadır. Şeyleşme kavramı ve kollektif – bireysel kimlilere aşağıda kısaca değinilerek konuya derindik kazandırılmaktadır.

Kısaca şeyleşme kavramına bir bakış sergileyecek olursak; şeyleşme, bir anlamda yabancılaşmadır. İnsanın kendi ürettiği gerçekliğe yabancılaşarak, onu kendisinin ürettiğini algılayamaması ve sanki doğada var olan herhangi bir kanunmuş gibi kabul etmesidir; bir anlamda fâilinden arındırılmış bir gerçeklik anlayışıdır (Metin, 2011:78). Yukarıda da belirtildiği gibi şeyleşmeye en yatkın ve en fazla maruz akalan kollektif kimliklerdir peki bu kollektif kimlikler nelerdir? Bireysel kimlik ve kollektif kimlik arasında ki temel fark nedir?

Kimlikler iki düzlemde ele alınmakta ayrılmaktadır. Bunlar bireysel kimlik ve kollektif kimliklerdir. Bireylerin ortak bir alandan birleşerek oluşun kimlikler kollektif özelliği taşıya bilmektedir. Bir başka değişle bireysel kimlikler çok yönlü ( aile, toplumsal cinsiyet, sınıf, bölge, din etnik ve millet) ve sıklıkla durumsal olup, farklı zamanlar da koşullara bağlı olarak önem dereceleri değişebilir. Bununla birlikte,kollektif kimlikler ( etnik ve milli) çoğu zaman “durumsal” değil, “kapsayıcı” dır. Kollektif düzeyde önemli olan bireylerin seçenek ve hisseli değil, kollektif bağın niteliğidir (Karaduman, 2010:2887-2888). Kollektif kimlikler arasında kültürel etkileşimler daha hızlı ve kolaydır bireysel kimliklere göre ve tanınma politikası ile kimlik politikasının beraber aynı gibi görülmesi baskın kültür ve grupların diğer kollektifleri şeyleştirmede kültürleri bağalaştırmada etkili olduğu bilinmektedir. Adaletsizlik ve eşitsizlik bu kollektif kimlikler üzerinde de etkilidir.

Tanınma veya karşılıklı eşit bir biçimde kabul görme sorunu, Hegel’in Tinin Fenomenolojisi’nde ele aldığı “köle-efendi diyalektiği” ne kadar geri gider (Gündoğan, 2010:3). Ama kimlik modeli, paradoksal bir biçimde kendi Hegelci vaatlerini inkâr etme eğilimindedir(Fraser, 2014:265). Kimliğimizi her zaman, önemli saydığımız öbür kişilerin bizde görmek istedikleri şeylerle diyalog içinde bazen de çatışma içinde tanımlarız (Taylor, 2005:48).Kimlik diyalojik ve etkileşimli bir süreç yaklaşımına karşı tekçi kültür yapılarının ve yanlış tanınmış kişilerin kimliklerini yeniden oluşturabileceği buna örnek olarak gösterilebilir. Temelden sorunlu olan yaklaşım kimlik politikalarının tanınma politikalarıyla eşitlenmesi bu yaklaşımdan dolayı grup kimliklerin şeyleşmesine yol açarak yeniden dağıtımın yerinden edilmesinde karşımıza çıkartır.

Tanınma sorununa alternatif bir yaklaşım, statü modeli bu model ile kimlik politikasının oluşturulması tanınma politikasını basit anlamda ele almak demektir. Temelde kültürel yozlaşmaya uğrayan ve değerlerinden kültürlerinden ötekileştirilen toplumların yanılış tanınmaya maruz kalmış toplumların toplumun geri kalanlarıyla eşit şekilde ve tümün bir parçası olarak kabul ederek statünün üstesinden gelme hedeflenmektedir. Toplumda etkin aktör rolünü oynayan ve baskın, hukuksal zeminde yer etmiş kültürlerin diğer kültürleri farklılaştırması, onların istek ve taleplerinin reddedilmesi topluma eşit katılımı engellemektedir. Çokkültürlü uluslarda toplumlar arası etkileşim eşitçiliğe mani olduğu zaman statü modeli devreye girer kurumsal kimliklere sahip değerler vasıtasıyla kültürel normlarda düzenlemeler yapılmış baskın kültürlerin statü modelini devreye sokarak gerçekleştirmesini sağlar. Kollektif, toplumsal kimliklerde bu değerlendirmeleri daha çok görürüz.

Kollektif kimlik; diğerine karşıtlık içinde, bir kontrast ve diğerlerinden fark olarak tanımlanır ve bu nedenle belirli bir alanda kök salmış bir takım grupların diğer gruplardan farklarını ortaya koyma, vurgulama talebi olarak nitelendirilmektedir (Aktaran Toruk, Şeker & Sine 2012:178). Toparlayacak olursak statüye bağlı tabi kalınma grup kimliğine kollektiflere değer atfetmeyi hedeflemekten ziyade tabi kılınmanın üstesinden gelmeyi hedeflediğinden, bu tanınma talepleri, tabi kılınmış tarafı toplumsal yaşamda yetkin ötekilerle onarlın eşiti olarak etkileşime geçebilen bir oyuncu olarak kabul ettirmeye çalışır(Fraser, 2014:268). Başka bir değişle kişinin sosyal kimliği, kişiler arası iletişimde kişinin sosyal kategorisini öne çıkararak ve bir sosyal statüye bağlı davranışlar göstererek sunar (Karaduman, 2010:2887). Toplumun kollektiflerin etkileşimi din, ırk, kültürel, etnisite açısından daha fazla olması tabı kılınmada grup kimliklerinin ön plana çıkması etkindir. Bu bağlamda baskın kültürlerin kurumsal kültürlerin diğer toplumlara ve bireyleri biçtikleri roller statü modeliyle ele alınmadır ve topluluklar arası etkileşim toplumsal düzleme katılım eşitçiliğini daha adaletli bir şekilde sağlamalıdır.

5. KÖTÜ DAĞITIMI ELE ALMAYI YORUMLAMAK

Kötü dağıtım; kimlik modelleri ve statüye bağlı tabi kılınmadan daha önemli ve ciddi bir konu, statü ve kimlik modelleri aslında kötü dağıtım adına birer maske, yanılsama biçimi. Kötü dağıtım en geniş ifadeyle toplumların, grupların, bireylerin ekonomik, sosyal, siyasal yaşama katılmada engeldir. Eşit katılım adına, bazı aktörler ötekilerle etkileşime geçmemeleri bir engelleme olarak adlandırılabilir. Kimliksel ve ekonomiksel adalet, Fraser’ın dediği gibi kültürler ve kimlikler “ yapı bozumundan” geçerek eşitçi adaletçi yaklaşımlar yeniden ele alındığında bir sağlıklı sonuca varılabilinir. Katılım eşitliğinin sağlana bilmesi için asgari boyuttur yapbozumu. Tüm çalışmada olduğu gibi söz konusu adaletsizlik aslında yanlış tanınma ve yanlış dağıtım politikalarıdır. Kötü dağıtımı diğerlerinden ayıran ve önemli kılan, diğer modellerdeki gibi sadece kültürel açıdan konuyu ele almamasıdır, kültürel formların yanında aynı zamanda ekonomik formları da ele alarak bize bir yaklaşım sunar.

Toplumsal düzlemde, kimliklerin önceden belirlenmiş bir toplumsal senaryo tarafından biçimlendirilmeden, açık diyalog içinde oluşturduğu anlayışı eşit tanıma politikasına daha büyük bir ağırlık ve vurgu kazandırmıştır (Taylor, 2005:50). Demokratik toplumlarda bu önemli bir yere sahiptir ama temelde sorunlu olan şey kötü dağıtımdır, adaletsizliktir ve bu sorunlar analitiktik olarak farklı boyutlarda ele alınmaktadır. Tanınma boyutundaki söz konusu adaletsizlik bilinçli bir şekilde ötekileştirilenleri hem ekonomik hem de kültürel açıdan kötü dağıtım politikaları uygulanarak yanlış tanınmaya maruz bırakılmalarıdır. Buna karşın dağıtımcı boyut açısından karşılık gelen adaletsizlik, ekonomik yapılar, mülkiyet rejimleri yâda emek pazarlarında aktörleri yetkin katılım için gerekli olan kaynaklardan yoksun bırakan kötü dağıtımdır (Fraser, 2014:271). Özellikle kapitalist sisteme karşı marksist söylemler tanınma politikalarına öncülük eden yeni hareketlerin bazen sadece kimlik ve farklılık sorununa eğiliyormuş gibi görünmelerine rağmen farklılıkların daha kapsamlı ekonomik ve politik yapıdan da kötü dağıtım adına tekrar yararlanabilmelidir yaklaşımını sergilemektedir.

Kötü dağıtım politikaları, yeniden dağıtım ile daha sağlıklı hale getirilmeleri sorunun çözülmesinde önemlidir. Hâkim ideolojinin, hâkim sistem ve kültürlerin kurumsallaşması ve bu kültürlerin çoğunluğu temsil etmesi diğer kimlik ve gruplar adına adaletsiz devletçi yaklaşımlar, ötekileştirilmeleri ekonomik ve politik anlamda da eşitsizliklere uğramalarına neden olmuştur. Toplumsal ve ekonomik eşitsizlikler mantıklı biçimde her bireyin, grupların, kollektiflerin yararına olacak biçimde düzeltilmelidir (Aktaran Hazır, 2012:7). Kötü dağıtım politikaları, tanınma mücadelelerinin temellerini oluşturmaktadır ve bugün birçok herekteler tanınma söylemlerini yoğun bir şekilde kullanmaktadır bu söylemler sadece kültürel anlamda karşılık bulmayı içermemektedir ekonomik politik mücadeleleri kazanımları eşitçe dağıtımı da istemektedir. Sorunun temelini oluşturduğu ve sistemlerin bilerek uyguladığı özellikle siyasal ekonomik anlamda kapitalizm ve liberalizm sistemleri ve bu yapıda ki devletler kötü dağıtım politikaları üzerinden birçok saldırıya maruz kalmaktadırlar. Bununla beraber, kaynağı olmayan gruplar geçmişte seslerini günümüz de ki kadar güçlü çıkartamamalarının altında da bu kötü dağıtım politikaları yatmaktadır.

SONUÇ VE DEĞERLENDİRME

Kimlik mücadeleleri, tanınma politikaları başlığı altında toplanan etnisite, ırk, cinsiyet, kollektif cinsiyet, renk gibi kavaramlar özellikle 1970 ve 1980’li yıllardan itibaren farklı boyutlar kazanmıştır. Hem bu kavramaları dile getiren gruplar hem de bu kavramlara karşı politika üreten gruplar için 70’li yıllarla beraber değişimler görülmüştür. Büyük göçlerin başladığı yıllarla beraber kozmopolitikleşen ve çokkültürlü yapıya bürünen devletler en çok tanınma ve kimlik mücadelelerini en derinden yaşamaya başlamıştır. 80’li yıllardan itibaren kürselleşmenin hız kazanması, Neo liberalizmin eşitçiliğe karşı söylemleri, alternatifsiz ve yetersiz sosyalist yaklaşımlar tanınma ve kimlik mücadelelerinin günümüz yansımalarında ve toplumsal eylemlerin jargonlarının oluşmasında etkili bir yere sahiptir. Bu süreçle beraber tanınma politikaları günümüz sosyalbiliminin özellikle sosyoloji-psikoloji-siyaset bilimlerinin önemli sorunu ve konusu haline gelerek dünyanın da merkezine oturan tartışmalara da yol açmıştır.

Bugün birçok toplumsal eylemin ana sebebi kimlik mücadeleleri ve tanınma mücadeleleridir. Bu eylemler bize, öteden beri ötekileştirilmiş, hor görülmüş, dışlanmış, hukuksal zeminde kendilerine yer bulan baskın kültürlerce şeyleştirilmiş grupların kültürel mücadelelerinin yanı sıra kurumsal karşılık ve ekonomik refahtan eşitçe yararlana bilme isteklerinin seslerinin büyüklüklerini göstermiştir. Halen devam eden mücadeleler, toplumsal eylemler sadece sosyal yaşamın biçimlerini ve sınırlılıklarını değil aynı zamanda siyasal ve ekonomik yaşamın biçimlerini sınırlılıklarını da değiştirmeyi başarmıştır. Son yüzyılın içerisinde yaşanan birçok toplumsal hareketin ve yüzyılın en çetin sorunu tanınma politikaları ve kimlik politikaları.

Tanınma politikalarında temelde bir adaletsizlik ve eşitsizlik söz konusudur. Hukuksal ve kültürel çerçevelerde kendilerine en baştan beri yer bulamamaları adaletsiz mücadele daha sonra kültürel ve hukuksal güce olanlarca uygulanan ötekileştirilme siyaset çoğunluğunun, ekonomik sistemin ve hukuksal anlamda meşrulaştırıcı yapının baskın kültürlerin elinde olması tanımayı yanlış olarak ele almayı daha kolay hale getirmiştir. Yeniden tanınma adına bugün yapılanların temel noktasını bu konu oluşturmaktadır. Sistemler baskılar, ekonomik çıkarların devamı adına yapılan politikalar yeniden dağıtım ve yeniden tanınma taleplerine ve söylemlerine kulak tıkamaları bugün üzerinde tartıştığımız birçok konunun beklide temelini oluşturmaktadır.

Tanınma sorununa alternatif bir yaklaşım, olarak karşımıza statü modeli çıkmaktadır. Bu model ile kimlik politikasının oluşturulması ve tanınma politikasını aslında basit anlamda ele almak demektir. Temelde kültürel yozlaşmaya uğrayan ve değerlerinden, kültürlerinden ötekileştirilen toplumların ve yanlış tanınmaya maruz kalmış toplumların, toplumun geri kalanlarıyla bu geri kalan toplumsal ve ekonomik hâkimiyete sahip olanlar eşit şekilde ve tümün bir parçası olarak kabul edilerek statünün üstesinden gelme hedeflenmektedir. Bu hedefleme aslında bir kandırmadır, yanılsamadır. Sorunun temelinde olan şey aslında kötü dağıtımdır. Sadece statü veya yerinden etme ile bu sorunun görünümü değişmiştir. Temelde hâkim olan ekonomik refahtan ve politik alandan yararlanamama, adil olmayan bir yaşam mücadelesidir.

Yerinden etme kavramı, yeniden tanınma açısından iki konu üzerinden değerlendiriliyor. Birinci konu kültürel değersizleştirme sorunu, ikincisi ise kötü dağıtım politikasıdır. Tanınma politikalarıyla, kimlik politikalarının karıştırılması yerinden etme konuları içerisinde bir paradoksu ve yanılsamayı da oluşturmaktadır. Bununla beraber kötü dağıtım kavramı daha görünür bir duruma bürünmektedir.

Kötü dağıtım; kimlik modelleri ve statüye bağlı tabi kılınmadan daha önemli ve ciddi bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır. Kötü dağıtım; en geniş ifadeyle toplumların, grupların, bireylerin ekonomik, sosyal, siyasal yaşama katılımlarında engeldir. Ciddi bir toplumsal eşitsizlik ve adaletsizliktir, kötü dağıtım diğer tüm kimlik modelleriyle maskelenmeye çalışılmaktadır. Siyasal-ekonomik sistemlerin, sermayedarların rahatsız olduğu bir konudur ve hiçbir zaman bu kötü dağıtımı tekrar ele alıp eşitçi paylaşımı istemezler.

Aslında tüm mesele kimliğe nerden ve nasıl baktığımızdır. Kimlik modelleri Hegelci düşünce ve köle efendi diyalektiğine kadar dayanan bir süreç olarak ele alınmaktadır. Farklı grupların olması ve bu grupların birbirleriyle ilişkisi diyalojik bir süreçtir. Etkileşim her zaman vardır. Burada önemli olan hâkim kültürlerin baskı unsuru olması ve diğerini ötekileştirmesidir. Aslında öteki olduğu için biz varızdır ama sorun dağıtım politikalarındadır. Son yüzyılın en tartışmalı konuları belkide gelecek yüzyılda bile çözülemeyen konular olarak devam edebilecek türden, tanınma mücadeleleri ve istemler. Dünyanın merkezine oturan bu konular, önlerinde hiçbir kimsenin ve engelin duramayacağı bir hal almıştır.

KAYNAKÇA
Amy, G. (2014). Çokkültürcülük Tanınma Politikası. (G. Amy, Ed., F. Aydoğan, Trans.) (Vols. 1–4). İstanbul: YKY.
Appiah, A. (2005). Kimlik, Sahicilik, Hayatta Kalma Çokkültürlü Toplumlar ve Toplumsal Yenidenüretim. In A. Gutmann (Ed.), N. Ötken (Trans.), Çokkültürcülük Tanınma Politikası. İstanbul: YKY.
Boynukara, H. (2007). Yahudi-Amerikan kimliği sorunu : Saul Bellow ve Philip Roth. Van: Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Yayınları.
Bumin, T. (2013). Hegel. İstanbul: YKY.
Douzinas, C. (2014). Kimlik, Tanınma, Haklar: Hegel Bize İnsan Haklarıyla İlgili Ne Öğretebilir. In F. Mollaer (Ed.), N. Erkul & F. Mollaer (Trans.), Kimlik Politikaları. Ankara: Doğubatı Yayınları.
Erincik, S. (2011). Kimlik ve Çokkültürcülük Sorunu. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2(52), 219–241.
Fraser, N. (2014). Tanınma Politikasını Yeniden Düşünmek. In F. Mollaer (Ed. & Trans.), Kimlik Politikaları. Ankara: Doğubatı Yayınları.
Gündoğan, A. O. (2010). Demokrasi Ve Kabul Görme Sorunu. Muğla Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi.
Hazır, M. (2012). Çokkültürlülük Teorisine Çağdaş Katkılar ve Bireysel Haklar-Grup Hakları Ekseninde Çokkültürlülüğü Tartışmak. Akademik İncelemeler Dergisi (Journal of Academic Inquiries), 7(1), 1–28.
Karaca, M. (2012). Farklılaşma, Bütünleşme Ve Birlikte Yaşam Üzerine. Dicle University Journal of Ziya Gokalp Education Faculty, 18, 226–238.
Karaduman, S. (2010). Modernizmden Postmodernizme Kimliğin Yapısal Dönüşümü. Journal of Yasar University, 5(17), 2886–2899.
Metin, A. (2011). Kimliğin Toplumsal İnşası ve Geleneksel Kadın Kimliğinin Aktarımı. Çankırı Karatekin Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 2(1), 74–92.
Özyurt, C. (2009). Toplumu Yeniden Düşünmek: Kozmopolitanizm Ve Çokkültürlülük. In Toplumsal Dönüşümler ve Sosyolojik Yaklaşımlar. Aydın: Adnan Menderes üniversitesi.
Parekh, B. (2002). Çokkültürcülüğü Yeniden Düşünmek. (B. Tanrıseven, Trans.). Ankara: Phoenıx.
Somersan, S. (2004). Sosyal Bilimlerde Etnisite Ve Irk. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
Taylor, C. (2005). Tanınma Politikası. In G. Amy (Ed.), Y. Salman (Trans.), Çokkültürcülük Tanınma Politikası (pp. 42–80). İstanbul: YKY.
Toruk, İ., Şeker, M., & Sine, R. (2012). Medyada Sunumu: Hrant Dink Olayı. Global Media Journal: Turkish Edition, 3(5).

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı