SİYASETSOSYOLOJİTARİHULUSLARARASI İLİŞKİLER

Türkiye’de Tarih ve Siyaset İlişkisi Üzerine Bir Değerlendirme

Bu çalışmada, Türkiye’de tarih ve siyaset ilişkisi hakkında bir değerlendirme yapabilmek amacıyla Türk Tarih Tezi (Tez) siyasi yönüyle analiz edilecektir. Bu amaçla, Türk Tarih Tezi’nin ulus-devlet inşa sürecinde nasıl kullanıldığı ve bunun sonraki dönemlerde tarih ve siyaset anlayışına nasıl bir etki oluşturduğu değerlendirilecektir. Siyasi iktidar tarafından Tez doğrultusunda şekillenmesi amaçlanan “tarih” anlayışının Türkiye’de tarih ve siyaset arasında nasıl bir ilişki ortaya çıkardığı sorusuna cevap aranacaktır.

DERYA KAP

Marmara Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler

Ulus-devlet inşa sürecinde diğer ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de tarih ve tarih yazıcılığı yeni ulus-devlete ulusal bir kimlik ve bilinç kazandırma amacı ile şekillenmiştir.

Türk Tarih Tezi kapsamında kurgulanan “tarih”, siyasi alanda güçlü bir tarih bilinci ve aidiyet hissi oluşturmamıştır ancak tarih ile siyaset arasındaki bağımlılık ilişkisinin,siyasi iktidarlar lehine olacak şekilde günümüze dek sürdüğü görülmektedir (Ersanlı, 2003:26). Bununla birlikte, Türkiye’de tarih ve siyaset ilişkisinin bağımlılık ilişkisinin ötesinde “sorunlu” olarak değerlendirilmesinin altında yatan temel sebep, Türk Tarih Tez’inin şekillendiği yıllardan günümüze dek siyasi iktidarların belirlediği tarih anlayışının “tarihsel gerçekler” olarak dayatılması ve tartışılmasının dahi engellenmiş olmasıdır.

Üç bölümden oluşan bu çalışmada öncelikle tarih ve siyaset ilişkisi Lepold von Ranke’nin görüşleri ışığında analiz edilecek; ardından Türk Tarih Tezi ile Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasının ardından yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti devletinin, yönetici kadrolarının yeni bir tarih inşa ederek hangi siyasi amaçlara ulaşmak istediği incelenerek, erken Cumhuriyet döneminden günümüze dek resmi tarih tezi ve siyaset ilişkisi analiz edilecektir.

I. TARİH VE SİYASET BİLİMİ İLİŞKİSİ

Akademik bir disiplin olarak tarih, beş asırlık bir zaman diliminde 14. yüzyıldan 19. yüzyıla dek, doğaüstü açıklamalardan uzaklaşıp seküler bir yaklaşım geliştirebildiğinde sosyal bilimlerde ayrı bir disiplin olarak yerini aldı. Diğer sosyal bilim dallarında olduğu gibi, tarihçiler de Yaratan’ın tarihteki ve doğadaki yerini çalışmalarından çıkararak, açıklamalarında inanç ve otoriteden ziyade kanıtlara dayanmaya gayret göstererek tarihin bir “bilim” olmasını sağladılar.

Gimbatista Vico ve Leopold Von Ranke, tarih çalışmalarının bilimsel bir nitelik kazanmasında ve günümüze dek uzanan gelişiminin çerçevesini ortaya koymada önemli rol oynadılar. Tarih biliminin kurucusu olarak kabul edilen Leopold von Ranke, tarihi birincil kaynaklara dayanarak, nesnel ve bilimsel yöntemle ”gerçekte var olan şeyin” tespit edilmesi olarak tanımlamıştır.

Tarih ve siyaset bilimi arasındaki ilişki, her iki disiplinin sınırları ve kesiştikleri ortak alanlar çerçevesinde açıklayan Ranke’nin görüşleri ile açıklanabilir. Ranke, hem sanat hem bilim öğelerini içeren tarih ve siyasetin bilimsel alanda birbirlerine “daha bağımlı ve aynı zamanda yakın” olduklarını söyler. (Ranke 1986:105-120) Ona göre, siyaset ve tarih birbirine bağımlıdır zira geçmiş bilgisi olmadan bugünün anlaşılması imkânsızken, bugünün bilgisi olmadan da geçmiş tam olarak anlaşılamaz.(Ranke 1986:105-120) Bununla birlikte, tarih geçmiş bilgisine sahip iken, siyaset bugün ve gelecekle daha çok ilgilidir. Tarih bilimi“ var olanı” tespit ederken aynı zamanda bugünün siyasi iktidarlarına güçlerini korumaları ve geliştirebilmelerine ilişkin gerekli olan tarihsel bilgiyi sağlar. (Ranke 1986:105-120) Bu nedenle, Tarih ve siyaset biliminin “karşılıklı bağımlılık ilişkisinde”, tarih biliminin sağladığı tarihsel bilgiyi kullanarak siyasi kurumları oluşturma ve geliştirme görevi siyaset biliminin alanındadır (Ranke 1986:105-120). Siyaset biliminin görevi, tarihin sağladığı geçmiş bilgisini kullanarak siyaseti şekillendirmektir. Ranke, “tarihi siyaseti şekillendirmek için bir araç” olarak değerlendiren siyasetçilerin tarihi sıklıkla tahrif ederek kullandığından söz ederek, siyasete yol gösterecek“doğru” tarihsel bilgiye ulaşmanın güçlüklerini vurgular. (Ranke 1986:105-120 )

Tarih bilimi ile siyaset bilimi arasındaki karşılıklı bağımlılık ilişkisine işaret eden bu değerlendirmeler, tarihin bilincimiz üzerindeki etkisi yanında, onun siyasi ve toplumsal rolünün kaçınılmazlığına vurgu yapmaktadır. Tarihin aynı zamanda “siyasal bir savaş alanı” olması ve her toplumun kullanabileceği bir geçmişe ihtiyaç duyması, toplumsal düzen konusunda farklı anlayışa ve inanışa sahip farklı siyasi aktörlerin birbirine rakip, farklı tarih okumaları yapabilmeleri sonucunu doğurur. (Tosh, 2005: 11) Bu nedenle, hem otoriteye başkaldıranlar ve hem de onları engellemeye çalışanlar, tarihin desteğini yanlarına almaya çalışırlar zira tarih, her iki taraf için de malzeme sunar. (Tosh,2005: 11)
Günümüzde tarihin siyasetle olan bağını, siyasi iktidarların hâkim konumdaki tarih yorumlarında, ders kitaplarında, basın ve TV aracılığıyla her yerde görmek mümkündür. (Tosh, 2005: 11) İktidarın tarih anlayışının baskın olması, doğal olarak muhalif-eleştirel tarih anlayışlarının çok daha sınırlı ölçüde varlık göstermesi ve yaygınlık kazanmasını sonucunu doğurur. (Tosh ,2005:11)

Siyasetle tarih arasındaki bağın yansıması, uzun bir süre devletin siyasi ve toplumsal değişimin kaynağını oluşturmasında da görülebilir. (Tosh,2005: 73) Devletin sahip olduğu bu güç, 18. yüzyıldan itibaren tarih bilimine ve tarih yazıcılığının gelişim süreci olarak yansımışken, siyaset bilimine ulusların ve ulus-devletlerin kuruluşu tarih yazıcılığının dönüşümü olarak yansımıştır. Tarih yazıcılığı, tarih boyunca bir hegemonya alanı olarak siyasi aktörlerin kullandığı araçların en önemlilerinden biri oldu ; yapılan eylemlerin meşruiyetini sağlamak ve gelecekte geçerli kılmak için kullanıldı. Tarih yazıcılığının zirveye ulaştığı dönem olan 19. Yüzyılda, tarih çalışmalarının ana meselelerinden olan ulusçuluk akımları ve milliyetçilik fikri oluşturdu. (Tosh,2005: 73) “Ulus-devletler çağı”nda ulus-devletlerin inşa surecinde tarihçiler,“danışman, rehber veya sözcü” olarak tarihin siyaseti şekilendirmesinde önemli rol oynamışlardır.

Modern tarih biliminin kurucularından olan, tarih yazıcılığında orijinal kaynakların nesnel değerlendirilmesine dayanan bilimsel yöntemi savunan ve “sadece gerçekte ne olduğunu” ortaya koymak isteyen Alman ulusunun fikir hazırlayıcılarından Ranke, “her ulusun kendine has bir ideale ve özgün karaktere” sahip olduğunu iddia ederek, ulus-devlet anlayışını yücelten bir tarih yazımını benimsediği söylenebilir.

Tarihi bilgilere dayanarak siyasi unsuru ön plana alan bu tarih anlayışı, tarih ve siyasetin karşılıklı bağımlılığını ortaya koyarak siyasetin şekillenmesinde, tarihin ve tarih yazıcılığının ulus-devletlerin kurulması sürecinde sahip olduğu rolü yansıtmaktadır.( Ranke ,1981:108-125) Tarihin tarihçiler dışında, özellikle siyasetçiler tarafından kendi konumlarını güçlendirmek ve meşruiyetlerini sağlamak için kullandıkları bilinmektedir.

Esasen tüm ulus-devletler, tarihi “ulusal kimliğin inşası” için bir araç olarak kullanmışlardır. Bu sayede, geçmişlerini yücelterek, idealleştirilmiş kahramanlar oluşturmuş, geçmişte bu tarihi lekeleyecek olayları görmezden gelerek, ulusal kimliklerini temiz tutmaya çalışmışlardır. Tarihe ulusun ve ulus-devletlerin inşasında hayati işlevler yüklenmesi sonucunda, ulus devletlerde vatandaşın düşünce yapısını belirleyen eğitim sisteminde tarih dersleri özel bir önem kazanmış ve bu derslerde ulus-devletlerin ideolojilerine göre şekillenen “resmi tarih” okutulmuştur.

II. TÜRK TARİH TEZİ: “TARİHTEN KOPUK” BİR TARİH KURGUSU

Tarih ve siyaset ilişkisinin Türkiye’deki yansımalarına bakıldığında, tarihin siyaset tarafından nasıl şekillendirildiğine dair en dikkat çekici örneklerden birinin Türk Tarih Tezi olduğu söylenebilir. Türk tarihinin belirlenmesi ve topluma anlatılması gerektiği meselesini politik bir sorun olarak ele alan Erken Cumhuriyet Dönemi’nin siyasi kadroları, bu amaçla Türk Tarih Tezi”ni oluşturmuş ve eğitim – öğretim sistemiyle ilgili olarak yapılacak reformlar üzerinde önemle durmuşlardır. Türk Tarih Tezi adı altında tanımlanabilecek olan Erken Cumhuriyet Dönemi’nin resmî tarih anlayışı ve tarih yazıcılığı, Osmanlı ve İslam kimliği yerine, Türklük kavramı ile şekillenen bir milliyetçi bir yurttaşlık bilincinin oluşturulmasını amaçlamıştır. Bu dönemde, tarih yazımının ve tarihçiliğinin şekillenmesinde, Kemalist ideolojinin ve Atatürk’ün doğrudan veya dolaylı yönlendirmeleri etkili olmuştur.

Halil İnalcık’a göre, “derin bir tarih şuuruna sahip” olan ve tarih çalışmalarını “milli bir dava olarak” gören Atatürk’ün Türk tarihine bakışı, tarih anlayışının şekillenmesinde önemli bir etkendir.(İnalcık, 2007:139-147) 1930’da Atatürk tarih yazarlarını toplayarak “Türk Tarihinin Ana hatları” adlı bir seri kitap yazdırmış, tarih araştırmalarını bilimsel bir temele oturtmak için Türk Tarih Kurumu’nu kurmuş ve Kurum’un çalışmalarını organize ederek, konferanslara katılmıştır. Atatürk, 1931 yılında okullar için çıkarılan genel tarih kitaplarının bizzat okumuş ve düzeltmeler yapmış; 1932’de birinci Türk Tarih Kongresi’ni açmış; beş yıl sonra da ikinci tarih kongresini düzenlemiştir.( İnalcık, 2007:139-147)
Türk Tarih Tezi’nin, tarih yazımı ve tarihin siyasal yönü açısından taşıdığı önemi anlamak için, öncelikle siyasi iktidarın neden yeni bir tarih yazıcılığına ve yeni bir tarih tezine ihtiyaç duyduğu sorgulanabilir. Hem ulus-devletin ana unsuru olan ulusun oluşturulmasında ve eğitiminde bir araç olarak, hem de Batı’nın tarih görüşlerine cevap vermek amacıyla tarihe ihtiyaç duyulmuş ve Türk Tarih Tezi eliyle Erken Cumhuriyet Dönemi’nin bu resmî tarih anlayışı siyasi iktidar tarafından şekillenmiştir. Kurulan yeni cumhuriyetin ve ulus-devletin, ortak bir geçmişe ve tarih anlayışının varlığına duyduğu gereksinim, yeni bir tarih yazıcılığı ortaya çıkarmıştır.

Türk Tarih Tezi’nin oluşturulmasında Türk Tarih Kurumu kurulması ile öncelikli olarak tarih ders kitaplarının yazımına hız verilmiştir. Öğrencilerle halkın eğitiminde tarihi kullanarak millî kimlik ile Türklüğün yeniden kurulması ve “Türk”ün kendi kimliğinden ve geçmişinden gurur duymasının sağlanması isteniyordu. Böylece, kutsallaştırılmış bir Türk kimliği resmî tarih yazımının merkezine yerleştiriliyordu. Buna ek olarak, 1930’larda şekillenen resmi tarih tezinin, Batı kökenli tarih yazımına bir cevap oluşturma niteliği, Batı’nın “Türkler’e yönelik dışlayıcı ve küçümser tutumundan” kaynaklanmıştır. “Bilimsel olarak kanıtlanmış” bir tarih anlayışı sunduğunu iddia eden Tarih Tezi, Türklerin tarih boyunca “uygarlıklar kuran” bir ulus olduğunu iddia ederek Batı’nın iddialarına karşılık veriyordu.

Türk Tarih Tezi ile Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran siyasi kadronun benimsediği yöntem ise, tarihten ve gelenekten radikal bir kopuş ile toplumu yeniden inşa etmek üzerine kuruldu. Bu amaçla, ulus-devletin geçmişi, yüzyılları aşan bir sıçrama ile İslami niteliklere sahip Selçuklu ve Osmanlı mirası reddedilerek, bunların yerine Orta Asya Türklüğü ve Anadolu Türklüğü kurgulandı. Siyasi iktidar desteğiyle tarihin yeniden yazımında, Türklerin devlet olmalarına ve Türk kültürel mirasının Osmanlı ve Selçuklu öncesi dönemine özel bir vurgu yapılarak, Osmanlı öncesi geçmiş yüceltilmiş ve İslâm geri kalmışlığa sebep olarak gösterilmiştir.

Kemalist devrimin simge ve araçları, toplumun zihnini şekillendirmeye yönelmiş, yeni ulus devletin yurttaşlarına “Türklük” kimliği aşılanmaya çalışılmıştır. Dönemin tarih politikası aracılığıyla, Türklük kimliği altında toplumun bir yandan “hafızasızlaştırılması”, diğer yandan da hafızasının yeni rejimin belirlediği çerçevede yeni bir tarihsel kimlikle inşasının gerçekleştirilmesi isteniyordu. “Tarihin sıfırlanması” ya da “tarihten koparak tarih yapma” olarak da nitelendirilebilecek bu durum, hem tarihten, hem de gelenekten radikal bir kopuş gerçekleştirerek toplumu yeniden inşa etmeye çabalıyordu. (Özlem, 1999: 26)

Türk Tarih Tezi siyasi yönü ile değerlendirildiğinde, dönemin tarih yazıcılığı ve sunulan “tarihsel doğruların” asıl olarak çeşitli siyasi amaçlara hizmet ettiği görülmektedir. Tarihçiliğin ve eğitim sistemi içerisinde verilen tarih dersleri, ulusun siyasi eğitiminde araç olarak önemli bir işlev üstlenmiştir. Dolayısıyla, bu dönemde tarihin politik niteliği çok baskın olarak görülebilmektedir. Şekillenen Türk tarih Tezi ile siyasi iktidar ulus- devlet yapılanma sürecinde tarihi yeniden yorumlayarak, yeni devletin resmi ideolojisinin temel yapı taşlarından birisi haline getirmiştir. (Hanioğlu,2006: 213). Osmanlı Devleti de benzer şekilde, tarihi resmi ideolojisinin meşruiyetini sağlamada bir araç olarak kullanmış ve değişen siyasi ideoloji ile birlikte tarihi tekrar yorumlamıştır. (Hanioglu , 2006:213) Bu anlamda, yeni bir ulus-devlet olan Türkiye ve cumhuriyet rejimi “yeni” olanın gerekliliğini yerine getirmek amacıyla, “resmi ideolojinin bir çimentosu işlevini tarihe yükleyerek onu kutsamıştır”. (Hanioğlu , 2006:213)

Türk Tarih Tezi, siyasi açıdan değerlendirildiğinde sonuç olarak, “yeni-ulusçu, laik ve devrimci” ve “ulusçu bir tarih tezi” oluşturmuştur.(Ersanlı, 2003:236) Tarihi, ulusçu amaçlarla kullanan bu “ulusçu tarih tez’i, geçmişi abartarak kimlik –benlik oluşturma amacı ile Türk kimliğinin baskıcı etkisini arttırmış ve siyasal iktidarla sınırlı kalan bir tarih anlayışının meşruluğunu sağlamıştır”.(Ersanlı, 2003:16)
Kendisinden beklenen siyasal sonuçları itibariyle millî kimliğin inşasında araç olarak kullanılan tarih, geçici niteliğine rağmen Türk Tarih Tezi ile geçmişi, Orta Asya ve Atatürk devrimlerinden ibaret görmüş, Türkiye Cumhuriyeti tarihini ve Kemalist devrimleri Osmanlı’dan yeni devlete devam eden tarihsel bir süreç olduğunu redderek, Türkiye tarihini Osmanlı mirasından koparmıştır. (Ersanlı,2003: 241) Bu durum, Kemalist rejimin “tarihsiz bir tarih yazma garabeti” olarak da değerlendirilebilir.(Özlem 1999:28)

Tarihin bu şekilde kurgulanması, her toplumsal grubun kendi kutsal resmi tarihini oluşturma çabasına girmesine neden oldu.( Hanioğlu:2006: 214) Bunun sonucunda, resmi tarih Türkiye’de, vatandaşlarına güçlü bir kimlik- aidiyet hissi kazandıramadı. (Ersanlı: 2003:11) Ayrıca, resmi tarih tezi ile şekilenen tarih eğitimi “darbeci bir tarih anlayışı” ile Atatürk dönemi siyasi iktidarının kısa vadeli amaçları çerçevesinde hızlıca yorumlanmıştır. (Ersanlı, 2003:241)Kemalist rejimde, kendini Türk kimliği ile tanımlayan siyasal yönetim, tarihe resmi ideoloji ve Tarih Tezi sınırları dışında bir bakış açısının geliştirilmesini engellemiştir. (Ersanlı, 2003:241)

III. TÜRKİYE’DE TARİH VE SİYASETİN SORUNLU İLİŞKİSİ

Erken Cumhuriyet döneminde, siyasi iktidarın tarihi, “ulus-devlet oluşturma ve ulusçu amaçlarla kullandığı” değerlendirmesi, sonraki dönemlerde siyasi kadroların tarihi ne şekilde kurgulayarak yorumladıkları sorusunu gündeme getirmektedir. Bu soru aynı zamanda, bugünün Türkiye’sinde tarihin siyasal yönünü değerlendirmek acısından da önem arz etmektedir. Türk Tarih Tezi ile şekillenmiş olan tarih anlayışı ve tarih yazıcılığı, yeni ulus-devlet projesi ve yönetici kadroların politik tercihlerinin devamlılığına bağlı olarak geçici bir süre varlık göstermiş, ancak Atatürk’ün ölümünün ardından İnönü döneminde Türk Tarih Tez’inin konumu zayıflamıştır. Bununla birlikte, bu dönem tarih anlayışının belirli bir süreklilik gösterdiği iddia edilebilir. Türk Tarih Tezi’nin, Türkiye’deki tarih yazıcılığı ve tarih eğitimi üzerinde günümüze değin devam eden kalıcı etkileri, özellikle ilk ve orta öğretimde kullanılan ders kitaplarında görülmektedir.

Tarih ve siyasetin kopmaz birlikteliği yanında, Türkiye’de tarih ve siyaset arasında her zaman problemli bir ilişki olduğu; dahası Türkiye’de siyaset ve tarih arasında, bunun yanında “devlet ile tarihçiler arasında köklü ve zehirleyici bir ilişki” olduğu da iddia edilebilmektedir.(Özel:2012:32) Şükrü Hanioğlu’nun tabiriyle Osmanlı’dan Cumhuriyete “tarihsel kopukluğu resmî ideolojisinin önemli bir parçası haline getirmiş” bir toplum olmasına rağmen, Türkiye’de tarihin gündelik siyasi tartışmalara sıklıkla dâhil edildiği ve siyasi alan ile tarihsel alanın karıştığı söylenebilir. (Hanioğlu, 2006:224) Türkiye’de tarih ve siyaset arasındaki bu “tehlikeli ilişkide”, temel sorunun devletin gücüne ve otoritesine karşı sadakat beklentisinin toplumda yaygın bir kabul görmesinde yattığı savunulabilir. (Özel, 2012:32) Bu nedenle, “milli çıkarlar” kaygısı taşıyan bir tarihçi, siyasi iktidarlara akıl ve öğüt veren durumuna düşebilmektedir. (Özel, 2012:32) Milli davaya dönüşen pek çok tarihi meselede, Türk Tarih Kurumu başta olmak üzere akademisyen olan ancak “siyasi tarihçi” tutumu sergileyen tarihçilerin “milli hassasiyet” sınırları içinde kalarak ve milli duyguları ile hareket ettikleri görülebilmektedir. (Özel,2012: 32)

Günümüzde pek çok tartışmalı konuda, siyasetçilerin sıklıkla kullandıkları “tarihi tarihçilere bırakma” söylemini uygulamak imkansızdır ; aynı zamanda siyasetin ve siyasetçilerin tarihi yorumlamaması da kaçınılmazdır. (Hanioğlu,2012) Türkiye’de tarih ve siyaset ilişkisinin sorunlu olmasının asıl nedeni, siyasetin ve siyasetçilerin tarihi yorumlaması değil ; kendi yorumunu “Türk Tarih Tezi” ya da “resmi tarih” adları altında, tek geçerli ve gerçek bilgi olarak topluma dayatması, tartışılmasının engellenmesi ve hatta yasaklamasıdır. (Hanioğlu, 2012) Bu nedenle, milli dava ve milli çıkarlar aleyhine söz söyleyen muhalif tarihçiler, vatan hainliği ile suçlanabilmektedir.

Günümüzde Türkiye’de siyasi iktidarın tarih üzerindeki gücünün göstergelerinden birini, tarihçilerin “milli ambargo” nedeniyle arşivlere tam olarak ulaşamamaları ve “milli hassasiyetler” nedeniyle akademik özgürlüklerin kısıtlanması oluşturmaktadır. (Özel,2012:33) Arşivlerin kapalı ya da kısmen açık olması sonucunda, bilimsel etkinliğin sınırlandırması sonucunu doğurmuştur. Bu durum aynı zamanda, “tarihsel alanın bilgisi üzerinde devlet tekelini kurarak gerçeğin dikte edilmesi” sonucunu doğurmuş ve söz konusu siyaset anlayışı günümüze dek sürmüştür. (Özel,2003: 33) Siyasi iktidarla tarihçilerin tehlikeli yakınlığı ve tarihçilerin siyasetçilerin sözcüleri gibi davranmaları sonucunda, toplumda güçlü bir tarih bilinci ve aidiyet hissi oluşmamıştır.(Ersanlı,2003: 26) Tüm bunlar, Türkiye’de tarih ve siyasetin kopmaz beraberliği ve bağımlılığına işaret etmektedir.

Tarihin geçmişin bilgisini, bugünü ve geleceği anlamlandırmadaki rolü dikkate alındığında Kemalist tek parti rejiminin ürünü olan Türk Tarih Tezi konusunda üzerinde uzlaşılan temel husus, modern Türkiye’yi doğuran tarihsel sürecin günümüze yönelik önemli etkilerinin olduğudur. (Hanioğlu, 2006:225)Tarihi, ulusal kimliğin inşa surecinde bir harç olarak kullanan Türk Tarih Tezi”nden bugüne gelinen aşamada, vurgulanması gereken husus, Türkiye’de tarihin iktidara egemen olanlar tarafından her zaman farklı amaçlarla kullanılmak istenmiş olmasıdır. Dolayısıyla, Türk Tarih Tezi’nden, 1970’lerden 1990’lara, Türk- İslam Sentezi’ne, 1990’lar sonrası Orta Asya’ya uzanan çizgide, siyasi kadrolar iktidarlarını güçlendirmek ve siyasi hedeflerini meşrulaştırmak için tarihi ve tarih yazımını kullanmayı sürdürmüşlerdir. Tarih, her zaman siyasi iktidarın vazgeçilmez bir aracı olmuş ; bilimsel niteliğinden çok ona yüklenmek istenen politik amaç çerçevesinde değerlendirilerek, eleştirilmiş ya da övülmüştür.

Türkiye’de siyasetin tarih üzerindeki baskın etkisi, siyaset kurumu ile tarihçi arasındaki problemli ilişkisinin de bir yansımasıdır. Bu bağlamda, tarih ve siyaset arasındaki ilişki Türkiye’nin demokratik gelişmişlik düzeyinin önemli bir göstergesidir. Demokratik bir toplumda, tarihçiden tarihe her zaman bilimsel bir şüphe ile yaklaşması ve kendini mümkün olabildiğince siyasi etkilerin dışında tutması beklenir. “Toplumsal barışa şiddetle ihtiyaç duyulan bir dönemdeyiz” söyleminin neredeyse her dönem geçerliliğini koruduğu bir toplumda, bilimsel tarih anlayışı ile bir tarihçinin kendini konumlandırmasının kolay olmadığı iddia edilebilir ancak tarihçinin kendini mümkün olabildiğince politik ve ideolojik beklentilerin dışında tutması gerektiği açıktır. (Özbaran,2012:32)

SONUÇ YERİNE

Erken Cumhuriyet Dönemi siyasi iktidarının, gerçekleştirmeye çalıştığı ulus-devlet ve toplum projelerinin inşasında Türk Tarih Tezi ideolojik bir araç işlevi görmüş, Kemalist yönetim siyasi hedeflerini gerçekleştirilebilmek amacıyla tarih biliminden yararlanmıştır. Atatürk başta olmak üzere, yönetici kadroların oluşturdukları Türk Tarih Tezi, aynı zamanda yeni bir ulus-devlet ve kimlik inşa etme sürecinin bir parçası olmuştur. Böylece siyasi aktörler, tarih bilimi üzerinde ideolojik ve politik baskı oluşturmuş, bu da tarih tezi geliştirilmesine ilişkin çalışmaların iktidara bağımlılığı sonucunu doğurmuştur.
“Türk Tarih Tezi” adıyla anılan resmi tarih anlayışı ve bu anlayışın günümüze gelen etkileri, tarih ve siyaset biliminin karşılıklı bağımlılık ilişkisi çerçevesinde değerlendirildiğinde, Türkiye”de siyasetle tarih arasında kurulan sorunlu ilişkide, uygulanan politikaların siyasi meşruiyetini sağlamada araç olarak kullanılan tarihin, çeşitli dönemlerde “farklı kötüye kullanma biçimlerinin” ortaya çıkabildiği görülmektedir. (Özbaran,2010: 32) Bu anlayış, tarihe resmi ideoloji ve Tarih Tezi sınırları dışında bir bakış açısının geliştirilmesini engelleyerek, tarihin siyasetle olan bağımlı ve sorunlu ilişkisini sürdürmesine neden olmuştur.

Bunun sonucunda, tarih ve siyasi etki, “milli çıkarlar” arasında tercih yapmak durumunda kalan tarihçilerin, kolaylıkla “devletine ve milletine sadakat” söylemi ile tavırlarını meşrulaştırdıkları görülebilmektedir.(Özel, 2012:32) “Tarihin tarihçilere bırakılmayarak” şekillenen ve resmi tarihin tek geçerli bilgi olarak dayatıldığı bu anlayış nedeniyle, 1930’lu yıllardan günümüze tarihle siyaset arasındaki sorunlu ilişkide bir devamlılık olduğu söylenebilir.

KAYNAKÇA

ERSANLI, Büşra, “İktidar ve Tarih – Türkiye’de “Resmî Tarih” Tezinin Oluşumu (1929-1937)”, İletişim Yayınları, İstanbul, 2003.

GILDERHUS, T. Mark, “Tarih Ve Tarihçiler :Tarih Yazıcılığına Giriş”, Birleşik Yayınevi, Ankara,2011.

HANİOĞLU, Şükrü, “Osmanlı’dan Cumhuriyete Zihniyet Siyaset Ve Tarih”, Bağlam Yayınları, İstanbul, 2006.

İNALCIK, Halil, “Atatürk Ve Demokratik Türkiye”, Kırmızı Yayınevi, İstanbul 2007.

ÖZBARAN, Salih , “Tarih,Tarihçi Ve Toplum”, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 2005.

ÖZBARAN, Salih,”Üniversite Kürsüsünden Medya Sözcülüğüne Tarih Tasarımı”, Toplumsal Tarih, Tarih Vakfı Yurt Yayınları,Nisan 2010.

ÖZLEM, Doğan, “Siyaset, Bilim ve Tarih Bilinci”, İnkılap Yayınevi, İstanbul, 1999.

ÖZEL, Oktay, “Arşivler Meselemiz: Siyaset Kurumunun Tarihçiyle Tehlikeli Dansı Ve Meşruiyet Kaybı”, Toplumsal Tarih, Tarih Vakfı Yurt Yayınları Ocak 2012.

ÖZEL, Oktay, “Dün Sancısı Türkiye’de Geçmiş Algısı Ve Akademik Tarihçilik”, Kitap Yayınevi, İstanbul 2009.

RANKE, Leopold Von, The Secret of World History Selected Writings on The Art And Science of History, Fordham Unıversıty Press, New York, 1981.

TEKELİ, İlhan ‘Siyasilerin Tarihle İlişki Kurma Ahlakı Üzerine’,Cogito, Yapı Kredi kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul, Bahar 2013.

TUNÇAY, Mete, “Eleştirel Tarih Yazıları”, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 2005.

TOSH ,John, “Tarihin Peşinde”, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 2005.

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı